Günler hızla geçiyor dedi. Handiyse aynı yerde saatlerce oturmakta olan yaşlı kadın. Diğeri ona sükûtla cevap veriyordu. Sustular. Aynı anda, aynı yerde sustular. İki koca çınar. Aynı anda, aynı yerde bir çığ gibi büyüdü sessizlik. Onlar susunca daha çok konuştu taş duvarlar, taş duvarlı evler, evlerin önünde doğal döşeme kayraklar, görevini hakkıyla ifa etmiş olmanın huzuruyla duvara dayanmış yabalar, dirgenler. Hemen yanı başlarındaki incir ağacı, ondan yaşça büyük ilkyazla gölgesinin yanına verimli, vefalı, al kırmızılı meyvelerini de katan dut dalı. Pervazlara yuvalanmış kırlangıçlar, olukların üstündeki guguklar, damdaki ala kız, mahalleyi ortasından ikiye bölen toprak yol. Toprak yolun üstündeki sıcak başlarına vurmuş, temre yüzlü çocuklar, tarla kuşları, taşların arasından başlarını çıkartıp çıkartıp dillerini sarkıtan kertenkeleler, ayaklarımıza dolanan kediler, ekmek dilenen köpekler. Yumurtasını bırakacak yer arayan tavuklar. Koyunlarını dama doldurup hemen yanı başındaki saçakların altına yeri minder döşek kılarak ikindiyi bekleyen Mehmet Emmi. Caminin etrafında öğleyi yenice eda etmiş ihtiyarlar. Onlar da sustular. Ne de olsa sükût kelamın öncüsüydü.
Bir yaz günü.
Taş duvarlı evin dibinde bir hengâme. Kaşıklı Mehmet Emmi kendisi gibi yaşlı katırına yüklediği küfelerini nihayet işte bu duvarın dibine indirdiğinde her ikisi de derin bir soluk almışlardı. Hayvanın yağır olmuş sırtları kan revan içinde kalmış, terden sırılsıklam olmuştu. Dün akşamdan beri handiyse iki yüz okkalık yük Karataş dağının yüksek taşlarına sürtüne sürtüne, kâh eniş aşağı, kâh yokuş yukarı devam eden soluk soluğa yolculuğunu nihayet bu tepenin başında evin gölgesinde sonlandırmıştı. Dile kolay iki yüz okka kiraz ve üstünde yetmişlik Mehmet Emmi. Yetmişlik dediysem sözün gelişi. Yoksa asla yaşını kabul etmezdi o. Ne zaman söz yaşa gelse evelellah ben taşı sıksam suyunu çıkaracak kadar diri ve gencim diye efelenmeyi elden bırakmazdı.
Bu kara kuru adam, kasketli şapkasının altından sarkıtmış zümrüt karası saçları, coğrafyanın topoğrafyasını çıkarmış gibi kırışık yüzü ile tipik bir Anadolu insanı sen de kırk ben diyeyim elli kilo ya var ya yoktu. Tepesinden vurup tırnağından çıkan kızgın güneşe rağmen üzerinden atmadığı ceketi, onun altında oduncu gömleği, bacaklarına sarılmış sımsıkı tutan İngiliz pantolonu eksik etmiyordu. Bu kirazlar karşılığında alınan arpa buğday, yün, kıl kış boyu karınlarını ve sırtlarını ıscak tutacak. Bakmak zorunda olduğu yedi baş insan onun eline bakıyordu. Küçük oğlu geçen yıl bir traktör kazasında ölünce üç çocuğu ve gelininin nafakası da onun yaşlı omuzlarına kalmıştı. O ise bunu hiç yüksünmeden işte böyle o köy senin bu köy benim kiraz, elma, armut, satıyor, çapa kürek sallıyordu tarlalarda. Bu geçince de çekiç tutan, mala tutan elleri konuşuyordu duvar ustalığında. Şükür kimseye muhtaç etmeden büyütüp gidiyordu yetimleri.
Temmuz’un bütün sıcaklığını serin gölgesiyle yere çalan bu gölge, bu ıscak insanlar hemencecik toplaşıvermişlerdi işte başlarına. Karşıdaki yemiş dalının gölgesine bağladıkları hayvan boğazına takılan torbada arpayla samanın sevincini yaşarken o da heybesinden çıkardığı demir terazisiyle kirazları tartıyordu. Tartmıyor neredeyse boşaltıyordu kalburun, leğenin, eleğin üstüne. Aşağı alan beş kilo alıyordu. Beş, on ve hatta on beş kilo alan oluyordu. Bu küfeler on beş hanelik köye vız geliyor tırıs gidiyordu. Sona kalan dona kalır. Geç kalan eli boş dönüyordu. Kimseden para sorulmuyordu. Nasıl olsa arpa buğday vardı. Zaten kimsede de para yoktu.
Tam on üç yıl geçti. Bu hikâyeler bitti artık. Yukarı köylerden ne gelen var, ne giden. Herkesin evinin önünde kiraz, vişne, elma, armut. Yiyen içen yoktu. Paraya kıtlık da yoktu. Sohbet muhabbet de o rüzgârla geçip gitmişti. Dostluklar hangi çalının koluna takılıp kalmıştı yukarı köyden gelirken. Ya da hangi rüzgâr onları kökünden sökercesine alıp gitmişti bu tepelerden.
Derin bir iç geçirdi. Öyle ki aldığı nefes göğüs kafesini delecek gibiydi. O vakitler renkleri seviyordum. O vakitler her şeyi seviyordum. Taşı, toprağı, sesi, soluğu, börtü böceği, insanı hayvanı, bitkiyi. Bu taş duvarların altında kurşuna dizilirdi dünyanın gamı, kederi, insanların ihtirasları, kavgaları, doymazlıkları. Her şey ama her şey. Her şey başka bir renk veriyordu hayata. Gülüşün anlamı vardı. Ağlamanın da. Sevmenin de, sevilmenin de. Eriklerin, armutların, ezaların, cefaların… Göğün mavisinin, toprağın buğusunun… Rüzgarın ışıltısının. Biraz sussa benim de ekleyeceklerim vardı belki ama sanki o günlerce bu anı beklemiş gibiydi. Biri gelse de anlatsam. Biri gelse de aksam, boşalsam, boşaltsam içimi. Bu kederlerle dolup taşmış gönlümü musluğu tıkanmış bir çeşme gibi açsam da apansız boşaltıversem. Aksam aksam. Aksam da boşalsam, boşaltsam bu cılkı çıkmış dünyayı içimden.
Her şeyin bir anlamı vardı ve her şey anlamlıydı. Şu hiçbir işe yaramıyor dediğimiz Kösnül Mustafa bile. Gün zevalden çıkıp aşağı sallandı mıydı eline geçirdiği zılgıtla önüne kattığı sürüleriyle dağların yollarını tutardı. O dağ senin bu tepe benim dudağında ıslığı ile yıldızlı gecelerde dağların daimi sesi olurdu. Sonra yanık sesiyle söylediği türküler inim inim inletirdi ıssız vadileri. Hele bir kaval çalması vardı ki o çalmaya başladı mıydı koyunları otlamayı bırakır ağzı açık kulaklarını diker onu dinlerlerdi. Karşı tepelerden “çaal Mustafa çaaal!”, “ yaşa Mustafa yaşaaa!” diye bağırırlardı. Mustafa’nın o vakitler kabaran koltukları sanırsınız ki cebel-i Tarık. İki denizaltı yan yana geçecek kadar kabarırdı. Doğrusu bunu da fazlasıyla hak ediyordu ya. Kaç kişi vardı koyunlarına böyle kaval çalan, titrek sesiyle böyle içli türküler söyleyen. Kaç yıldır arkasından bir çift laf ettirmeyen kendisine. Anasının, babasının başları daima dik, içleri huzurlu olurdu akşamları başlarını yastığa koyduklarında o sürülerini otlatmaya başladı başlayalı.
Kuşlar da uçar.
Biz dedi. Bu tepelere yurt tuttuğumuzda bir elin parmakları gibiydik. Bir elin parmakları dediysem bu hem sayıca hem de gerçekten bir elin parmakları gibi oluşumuzdandı. Ağrımız, sızımız, sevincimiz, kederimiz, tasamız, elemimiz hepsi ortaktı. Belki zaman zaman kırdık, kırıldık, üzdük, üzüldük ama bu birliğimize ve dirliğimize asla zarar vermedi; kin ve nefrete dönüşmedi kırgınlıklarımız. Cenazelerimizi omuz omuza taşıdık. Hep yanı başımızda olurduk birbirimizin. Şimdi ben bu köhnemiş bedenimle burada oturup kalmışken geçen şu sal. Üzerine örtülen o beyaz tülbent. Kendi ellerimizle dokuduğumuz o kilimler. Birikmiş, biriktirilmiş bir ömürle beraber akıp gitmesiydi hatıraların da. Koşup önüne atlamak istedim bir an. Biliyorum, biliyorum bunun ne ona ne de bana bir faydası yok. Ama içimde kopan fırtınaları anlatamam sizlere.
Bir dere. Handiyse bir dereye dönüşmüş kırışıklıklarından gözyaşları sicim sicim süzülüyordu. Pardı altında insanlar, duvarları itina ile doldurmuş el emeği göz nuru taşlar, işte yamru yumru mor kaya, yassı kayrak taşı, ayna gibi parıldayan çakmak taşı onların arasında çamurlar, etrafta çimler, çimenler. Ayaklarına dolanan kara kedi, damdaki inekler, koyunlar, düşen incir ve dutlara hücum eden arılar. Mal bulmuş mağribi gibi kaşımaktan yaraya döndürdüğü dizlerinden kanlara hücum eden at sinekleri ve diğerleri büyük bir huşu ile dinliyorlardı bu hikâyeyi. Çünkü onlar bu hikâyenin en büyük ortakları idi. Birlikte örmüşlerdi yıllarca ilmek ilmek bu hikâyeyi. O gülümsese onlar da gülümsüyor, o ağlar gibi olsa onlar da ağlıyorlardı. Görünüşte bir tek kişi vardı anlatan ve sadece iki kişilik bir dinleyici. Gerçekte ise aslında elinden mikrofonu asla bırakmak istemeyen usta bir hatip edasıyla iyi bir anlatıcı ve aynı anda birçok dinleyici. Aynı mahallenin, aynı sokağın, aynı köyün, aynı hikâyenin kahramanları. Evet, onlar kahramandılar. Dev bir hikâyenin içinde akıp giden kahramanlar. Fakat sessiz ve derinden. Her şey öyle cereyan ediyordu burada şu an. Sessiz yığınlar dile gelip coşkun ırmaklar gibi coştukça coşuyordu. Kederli sularla bir kaderin çağıltısına şahitlik ediyorduk.
Sesin çoğalımı!
Araya girip müdahale eder gibi oluyordum ama o buna müsaade etmiyordu. İşin aslı zaten ben de daha çok dinleyici olarak kalmak istiyordum. Zaten birçoğuna ucundan bucağından şahitlik etmişliğim vardı. Şimdi yılların biriktirdiği bu hikâyeyi yeni baştan dinler gibiydim. Koca bir sessizlik dile gelmiş bir ırmak gibi çağıldayıp gidiyordu. Anlatmak aydınlatmak, anlatmak sesin çoğalımı, taşların, ağaçların, duvarların ete kemiğe bürünmesi gibi bir şeydi. Yıllardır çözülememiş bulmacaların çözülmesi gibi bir şeydi. İçimde daima titrek bir ses, kırık bir saz ve kopuk teller. Teğet geçen mevsimler, teğet geçen günler, yıllar.
Gün zevalden inişe geçmiş karşı yamaçlarda ağaçların gölgeleri derelere doğru uzayıp gidiyordu. Çobanlar birazdan yeniden dağların yolunu tutacak sürülerini açmak için kalkmış mahmur gözlerini ovuşturuyorlardı. Evlerin taze gelinleri eteklerini kıvırıp bakır kovalarla ağıllara koşuyorlardı. Süt, tereyağı, peynir için. Yarınlarda bunlarla kazanın yolunu tutmuş eşleri yüzlerini güldürecek, evlerinin içi şavklanacaktı. Dünün dedi iki kıl çadırı bugün kırk hane oldu dedi. İki kıl çadırı kırk taş duvarlı eve dönüştü. Her birimiz kuru dallara çalı çırpıyla yuva yapan kuşlar misali sırtlarımızda taşıdığımız odunlarla, kucaklarımızda taşıdığımız taşlarla ev kurmuştuk. Sonra çocuklarımız. Çocuklar. Aç acık. Donlu, donsuz. Dilene, isteye, ırgatlıklarla büyüttük, meydana getirdik. İmece tuttuk, toz yuttuk arpa tarlalarında, ırgatlık yaptık pamuk tarlalarında, tef çaldık uzun kış gecelerinde. Nohut kavurduk teneke soba üstlerinde. Oya ördük, kirman eğirdik gaz lambaları aydınlığında. Odalarımız tam aydınlık değildi belki ama gönlümüz ay aydınlıktı. Yemen işi kahveleri ocağa verip muhabbeti harman ettik harlanmış ateşlerin başından. Acıyı bal eyledik. Güzel ettik, güzelleştirdik her şeyi. Yokluk yoksulluk değildi, varlık her şeye değerdi. Ve sonra gün geldi tıpkı kuşlar gibi onları uçurduk yuvalarından birer birer. Pır diye uçup gittiler her biri başka bir yere. Başka coğrafyalara, başka illere, köylere, kasabalara.
Şimdi sıra bizde. Her şey bir düş, bir film karesi gibiydi. Bulanık, sisli, dumanlı, flu her şey. Her şey anlamını yitirmiş, anneler babalar tası tarağı toplamış otura durmuşlar bir kenara. Bütün sorular anlamını yitirmiş. Bir film... Bir film şeridi gibi gelip geçmişti her şey. Ne zaman başlamış, ne zaman bitmişti. Bir uçak hızıyla başlayan koşuşturmaca, imdi bir kağnı gıcırtısıyla son buluyordu. İnim inliyordu dereler, tepeler nice bağrı yanık gönüller. Uçarak gelip konduğumuz pervazlardan yine uçup gideceğiz. El sallıyoruz usulca bu koca hikâyenin kahramanlarına. Kimisinin haberi bile yok. Yenilerini eklemişler bile bizim yerimize. Aldırmıyorlar. Musmutlu devam ediyorlar yeni hikâyelerine. Boştu. Her şey boş. Renkler, hayaller, ihtiraslar, kazanma hırsları, çırpınışlar, didinmeler, kavgalar, kırılmalar, küsmeler. Gün gelip perdeler çekiliyordu. Işık sönüyor, defter dürülüyor, kapılar ebedi kapanıyordu. Şimdi pervazlarımızda turuncu bir kuş. Kırlangıçlar gitmiş, baharı muştulayan ibibikler susmuş, guguklar gitmiş turuncu kuşlar gelip konmuş. Her şeyin sonlu olduğunu ya da her şeyin sonunun yaklaştığını haber veren turuncu kuşlar.
Yıllar önce.
Umuda kalkan tren.
O bunları anlatırken kırk yıl öncesine gittim ben de. Onunla aynı çatının altında oturuyorlardı. Gelin görümce. Çocuklar biraz büyüyünce sığamaz olmuşlardı. Nasıl sığsınlar. Hepi topu iki odalı toprak çatılı bir ev. Bir odasında biri, diğer odasında o. İki kardeş sırtlarıyla taşımışlardı taşını, toprağını. Derken zaman gelmiş birinin göç etmesi gerekmişti. Kuşlar çoğalmış, yavrular kanatlanmış ve artık aynı çatının altına sığamaz olmuşlardı. Yol küçük olanına görünmüş ve kasabanın yolunu tutmuştu o da. Zaman hızla geçiyordu.
Beklenen bazen beklendiğinden hızlı geliyordu. Vakit geldiğinde arabalar tutulmuş, eşyalar hazırlanmış birazdan ince bir sızıyla yola revan olacak bu ağır sızıyı yüklemeye başlamışlardı. Konu komşu da hazırdı bu ayrılığı uğurlamaya. En küçüklerin bir büyüğü. Adı neydi? Elinde tahta bir araba. Gözüme değdi bir kere. Oysa kaç kere oynamıştık işte toprak damın altında. Biz kızlarla evi döşerken o odun taşıyordu iki tekerlekli kağnısıyla şose yolun üstünde. Ortalık gıcım gıcım gıcırdıyordu. Şimdi onlardan çok onun gitmesiydi bağrıma saplanan hançer. Giderken bırakır diyeydi bütün umudum. Anne yalvarıyor, baba yalvarıyor. Ama nafile. Elinden bir an olsun bırakmadan arabaya atlıyor. Kasaları çürümüş eski kamyonet eşyaları altında insanları üstünde gözyaşlarıyla tepeden aşarken içimde hep o tahta arabanın sızını bırakacaktı gitmelerden arta kalan yıllarca. Her hatırladığımda kalbe saplanan bir çocukluk hatırası olarak.
Yıllar sonra. Kapılar kapanıyor.
İmdi işte şu giden koca sal. Kim bilir neyi sırtlandı da gidiyor? Neyi götürüyordu tahtalar arasına sıkıştırdığı küçümen bedenle? Neyi doldurmuştu ceplerine? Pişmanlıklar, incinmişlikler, hüzünler, kaygılar, kederler artık hiçbir işe yaramayan nedametler, nedametler. Ve vazgeçişler. Sahi nelerden vazgeçmişti daha çok acaba? Vazgeçişleri ona mutluluk mu, hüzün mü getirecekti daha çok? Nokta konulmuştu bir kere bütün cümlelerin sonuna. Tek bir kelime, tek bir cümle etmek mümkün değildi. Bir gemiye binmiş bilinmez bir okyanusa doğru yelken açmıştık artık. Kadere bak ki şimdi birbirimizin sallarına bile tutunamıyoruz. Bir tas su dökemiyoruz gidenimizin ardından. O karşıdan bir selam ile geçip giderken ben kalkıp sarılmaya değil uzaktan el sallamaya bile mecal bulamıyorum.
Müsaade istememe fırsat vermedi. Kalkıp gitti. Ahşap merdivenin altından yıkılmaya ramak kalmış taş duvarlı evinin alt katına doğru yürüyüp gitti. El öpüp Allah’a ısmarladık demeye fırsat kalmadı.
El sallamaya fırsat kalmadı. Ardından sessiz bir kalabalık akıyordu.
