Modern toplumun oluşum sürecinde icat edilen ve sistematik bir sınıflandırmayla hayatın önemli bir dinamiği hâline getirilen sanat için, modernliğin yerleşik kurumlarından biri olduğunu söylemek mümkün. Batı’da filizlenip gelişen sanat olgusu, zamanla Batı dışı toplumları da kendi potasında eriterek Batılı kategorilere dâhil etmiştir. Tanzimat’la birlikte bizim de bir çekim merkezi olarak gördüğümüz bu dünya, birçok alanda olduğu gibi sanat alanında da geleneksel olanı ya dönüştürmüş ya da yok etmiştir. Batı dışı toplumlarda başlangıçta çeviri ve taklit yoluyla kendini gösteren sanat faaliyetleri, zamanla gerek kuramsal gerekse pratik alanda kıymeti kendinden menkul yapılar oluşturmayı başarmış; resimden mimariye, edebiyattan müziğe dek birçok yeni formla bizim dünyamızdaki yerini almıştır.
Görsel bir karakter taşıyan çizgi; mağara duvarlarındaki İlk Çağ resimlerinden eski Mısır piktogramlarına, antik Yunan seramiklerinden tahta kalıp ve metal gravürlere varıncaya kadar geçmişten günümüze türlü değerleri içinde barındıran bir dışavurum eylemidir ve insan için vazgeçilmez bir ifade aracı olarak değerini sürekli korumuştur. Yaşanan kuramsal ve sanatsal deneyimler, alternatif arayışlarıyla o güne kadar örneği olmayan yepyeni form ve anlayışların oluşmasına da zemin hazırlamıştır.
Yetkin bir biçime ve insan zihnini ateşleyen bir niteliğe sahip olan her türlü sanatsal çaba; müdahale cehdi içeren bir öznelliğe ve söz konusu türü devindiren, zenginleştiren, geliştiren bir özgünlüğe sahiptir kuşkusuz. Bu yazıda bir kitap vesilesiyle üzerinde durduğumuz Hasan Aycın da çizginin ifade gücünü nevi şahsına münhasır bir üslup ve içerikle kullanan, geliştirdiği formun hem öncüsü hem de en güçlü temsilcisi diyebileceğimiz bir sanatçıdır. Çizgiyi, duygu ve düşünce dünyasının, yeryüzündeki yürüyüşünün, gelecek tasarımının bir ögesi olarak hayatına ve imtihanına katan; diğer sanatçılardan ayrılan yönleri topluca düşünüldüğünde gerçekten “Çizgizâr ” olarak adlandırılmayı hak eden bir ustadır.
İlk çizgisi 1978’de Yeni Devir’de yayımlanmıştır Hasan Aycın’ın. İlk albümüne “Bocurgat” adını vermiştir. Bugün, kendine ait büyük bir külliyatla önümüzde duran bu büyük ustanın neredeyse kırk yılı bulan çalışmaları başka bir sanatçının, öyküleri ve denemeleriyle tanınan Cemal Şakar’ın gözünden kaçmamış, “Hasan Aycın’ın Çizgisi” adlı bir kitapla değerlendirmeye tâbi tutulmuştur.
Kültürel ve toplumsal dönüşüm süreçlerinde, gelenek ile modern hayatın getirmiş olduğu kalıplar arasında alışkanlıkların değişmesi gerektiği için sancılı bir süreç yaşanır. Yeni olan, az ya da çok her zaman bir dirençle karşılaşır. Dolayısıyla Aycın’ın sanatını icra etmeye başladığı günden itibaren yadırgandığını, hele hele Müslüman toplumların resim ve surete dair geleneksel algısı göz önünde bulundurulduğunda, gerekçeleri belli çeşitli bariyerlerle karşılaştığını tahmin etmek zor değildir. Şüphesiz Hasan Aycın bu direnci kırmayı başarmış ve kendine hatırı sayılır bir yer edinmiştir ancak bu kadar değerli çalışmaların toplumda görmesi gereken karşılık yeterli değildir. İşte Cemal Şakar’ın İz Yayıncılık’tan çıkan kitabı, bizim nazarımızda bu yönüyle, bu çabalar bütününü biraz daha görünür kılması ve gözden kaçan bazı hususiyetlerine ışık tutması boyutuyla önemlidir. Aycın’ın çizgilerini anlamak ve bağlı olduğu değerler dizgesinde ifade ettiği yeri belirlemek adına çok önemli açıklamaların yer aldığı bu kitap, asıl değerini Hasan Aycın’a yönelen nazarın artmasına sunduğu katkıdan almaktadır.
Cemal Şakar deyince akla ilk gelen öyküdür. Bunca yıldır yazdığı öyküler gerek nicelik gerekse de nitelik açısından belli bir olgunluğa erişmiş ve Şakar edebiyatımızın yaşayan önemli bir kalemi olarak kendinden söz ettirmiştir. Böyle bir öykücünün, sanatın başka bir alanına dair eleştiri kitabı yazması dikkate değerdir ve bu çabanın, bu yönelimin nedenleri de araştırılmalı, dikkate alınmalıdır.
Ortalama bir okurun bütün yönleriyle kavrayabileceği metinler değildir Şakar’ın öyküleri. Okuyucusundan belli bir birikim ister. Şiirin çağrışıma dayalı diliyle yazılması etkileyicilik yönünü artırdığı gibi yüzeysel yapıda gerçekleşen anlamın öykülerin merkezinde yer alan olayın dışında, çağrışım yoluyla birden çok anlam katmanı oluşturduğu söylenebilir. Birikim sahibi olmaktan söz ederken bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Söz konusu birikim, salt kuru bilgiyi gereksinen bir şey değil. Şakar’ın öykülerini anlamanın yolu, hayatı algılama ve buna uygun pozisyon alma konusunda da bir bilgiye daha doğrusu duruşa, bakışa, kavrayışa sahip olmaktır. Yurtlarından sürülen, açlık, yokluk çeken, geçmişini yitirip kendine bir gelecek arayan, bunu bulmakta zorlanan, korkuyla yola düşen, ezilen, sömürülen insanların çığlığı onun öykülerinden sık sık taşar, okuyucunun zihnine doluşur, duygusal ve düşünsel kimyasına karışır. Bu çığlığı öykü dilinin imgelerine dönüştürme konusundaki başarısı eserine değer katmıştır. Şakar’ın öykülerine dair bu tespitleri yapmaktaki asıl niyetimiz, Hasan Aycın çizgisine olan ilgisini ortaya koymaktır.
İki sanatçı arasındaki bağın anlaşılması için Şakar’ın Hasan Aycın’a dair söylediklerine kulak verelim: “İnsan öncelikle bir nazar sahibi olmalıdır ki manzara ortaya çıksın. Tabii ki burada da sahip olunan nazarın sahih olup olmadığı önemlidir. Çünkü insanın ayaklarını bastığı zemin muhkem olmalıdır; aksi halde yanlış manzaralar görünür ya da görmek istediğini bir türlü göremez.” İşte her iki sanatçıyı birbirine bağlayacağımız temel nokta burasıdır. Şakar’ın öykücülüğünü değerlendirmeye yönelik bir adım atıldığında da ilk olarak onun sanatını muhkem bir zemine oturtma kaygısından söz etmek gerekmektedir.
Cemal Şakar öykücülüğünün yanı sıra denemeleriyle de öne çıkan bir isimdir. Genelde sanat özelde edebiyat üzerine kafa yoran Şakar; edebiyat, kültür, sanat, din, medeniyet, modernizm-postmodernizm, imge, dil gibi farklı alanlarda da kalem oynatmış, genel geçer kabullerin ötesine geçip sürdürülen sanat faaliyetlerini insana yakışır bir zemine yerleştirmenin kaygısıyla hatırı sayılır sayı ve nitelikte esere imza atmıştır. Bu geniş ölçekli çalışmalarıyla işgal, terör, soykırım, katliam, emperyalizm gibi kavramları müphemleştirip kendi zulümlerine dayanak yapacak şekilde anlam kazandıranların karşısına sanatın suskunluğundan yakınan bir yazar olarak çıkmıştır. Ali Emre onun bu gayretini“gittikçe sessizleşen bir dünyayı yeniden seslendirmek, bu zorlu sıratı kardeşleriyle onurlu, ümitli ve yüzü ak bir şekilde geçebilmek için var gücüyle yazmaya, tanıklık etmeye, koşuşturmaya devam ediyor.” diyerek izah eder. İşte bu noktada Cemal Şakar’ın, Hasan Aycın çizgisine dikkat kesilmesi anlam kazanmış ve bize göre isabetli de olmuştur.
Kitapta dikkatimizi çeken bir başka güzellik de Ali Emre tarafından kaleme alınan Hasan Aycın biyografisine yer verilmesidir. Ali Emre’nin yazdıkları üzerinden iz sürdüğümüzde, etkileyici bir hayat hikâyesinin, yetkin bir şairin seçtiği sözcüklerle dile getirilmiş olması doğrusu Aycın’a hak ettiği değeri teslim etmiştir.
Kitabın sonraki bölümleri, Hasan Aycın çizgisinin duraklarını, kodlarını irdeleyen okura sanatçının kendi bütünlüğü içinde anlaşılması için yol gösteren metinlerden oluşuyor. Cemal Şakar, otuz yılı aşkın dostluğun da sağladığı güvenle, “çizgi”nin bilinç ve estetik kaygı eşliğinde sanata dönüşünün hikâyesini anlatırken, hem imgesel hem simgesel düzlemde tespit ve çıkarımlarda bulunuyor. Çizgilerde öne çıkan temalar dikkate alınarak dört ana başlıkta toplanıyor bunlar: “Hasan Aycın’ın Kendi İzinde Yürümek”, “Hasan Aycın’ın Çizgilerinde İnsan ve İnsan”, “Hasan Aycın’ın Çizgilerinde İnsan ve Tabiat”, “Hasan Aycın’ın Çizgilerinde İnsan ve Şehir”. Merkezinde daima “insan”ın yer aldığı çizgiler temaları, mesajları bakımından değerlendirildiği gibi; desen, renk, figür gibi özellikler açısından da irdeleniyor. Şakar’ın “Onun öncelikli meselesi insan olduğu için çizgilerde insansız bir mekân hemen hiç yer almaz; alsa da insanın ‘o mekâna ettiğini’ göstermek içindir. Mekân geri çekilince ister istemez zaman da soyutlaşır. Mekânsızlık ve zamansızlık, evrensel insan arayışını, daha doğrusu insanda değişmeyen öz olarak kabul edilen fıtrat arayışını her türlü kayıttan, sınırlamadan kurtarmak içindir.” tespiti bu bağlamda dikkat çekiyor.
Aycın’ın kırk yıllık sanat hayatı boyunca “tevhit” ve “adalet” merkezli bir perspektifle yol aldığını, geleneksel simgeleri modern dünyanın imgelerine dönüştürürken bu tevhit anlayışının oluşturduğu tasavvurun hep hâkim unsur olduğunu anlıyoruz. Kitapta, Hasan Aycın’ın çizgilerinde insanın insanla, tabiatla ve şehirle kurduğu sağlıksız ilişkilerin şaşırtıcı yansımalarla gerçekleştiğine dair önemli ipuçları da var. Eşyanın tabiatına aykırı kullanılması zulümdür ve Aycın, çizgisiyle adaleti ikame etmenin peşindedir. Bulunması gereken yerden koparılmış nesneleri çizgisine ne şekilde taşıdığını ve söz konusu ilişkiler ağını sağlıklı bir zemine taşıma kaygısıyla sürdürülen sanat faaliyetinin, muhatabında bir farkında olma durumuna yol açtığını bütün yönleriyle kavrayabiliyorsunuz. İnsanın özündeki, varoluşundaki, mayasındaki “fıtrî” değer ve imkânlara, sahiciliğe, ahiret bilincine, mücadeleye, çırpınışa, umuda, beklentiye dair sekmelerle zenginleşen bu çizgi bahçesi, sağlıklı ve sahici ilişkiler bütününü derinlemesine görebilmek için bize kılavuzluk da ediyor. Cemal Şakar, bu durumu şu cümlelerle özetliyor kitapta: “İnsanın etrafını saran zardaki küçük delikler, yırtıklar gerçekliğe açılan pencerelerdir. Aycın’ın çizgileri işte bu zara atılmış kısa kesiklerdir. Onlar sayesinde minik aydınlanmalar yaşarız; durur, düşünür, akleder ve eleştiririz.”
Bir okur için de istikamet sahibi olmak önemlidir. Zira okuduklarımız tasavvurumuzu etkileyecek, yaşayışımızı ve ilgi alanlarımızı yönlendirecek, duygu ve düşünce evrenimizi şekillendirecektir. Cemal Şakar’ın yazdıklarıyla Hasan Aycın’ı anlamaya çalışmak, bir çizgi ustası olan Aycın’ı çeşitli yönleriyle tanımanın yanında, sanata ve hayata dair önemli işaret fişeklerini görmemizi de sağlamaktadır.

