Seni görüyorum. Hâlâ oradasın. İpince ıslak sesin, çocukluğuna yağan yağmurda daha da ıslanıyor. Keşke biraz kıpırdasan…
Bahçenin dışında, demir kapının bile uzağındasın. Oturmak için bir taş; hem seni taşıyacak hem de sana sığınacak bir nesneyi arıyor gözlerin. Mahalledeki arkadaşların yine gruplaştılar. Oyunlarındalar. Herkesin yeri belli. Bütün çocuklar oyunda. Sen yoksun. Bir tek seni sığdıramadılar şu dünyalarına. Kalbin küçücük göğünün içinde herkesten gizli uçuruyor uçurtmalarını. Olanları anlatamıyorsun. Kırgınsın. Birazdan annen gelir, elinden tutar eve gidersiniz. Perdeleri çeker, akşam namazını kıldıktan sonra patates kızartır sana. Hem de bol yağda. Tavaya yapışmaz hiç. Gönlünce minik parmaklarınla nane ve karabiber eklersin tabağına sonra küçük küçük. Seni oyuna niçin almadıklarını bile unutursun sonra.
Seni duyuyorum, hâlâ tatlı sesin. Keşke biraz bağırsan.
Çocukluğunu, arkadaşların saklambaç oynarken demlikle suladığın mısır tarlalarını ve gençliğini en ücra, en kıymetli yerlerde saklıyorsun. Sadece kendin isteyince ulaşıyorsun oraya; kimseyi yanına almıyorsun.
Yıllar öncesinden bir fotoğraf var elimde. Henüz biz doğmadan babamla çekildiğiniz fotoğrafa bakıyorum. Yakası dantelli son derece sade gelinliğinle usulca babamın koluna ilişmişsin. Ben daha dikkatli bakınca fotoğrafta yavaşça hareket ediyorsun sanki. Tebessümün ürkekçe kıvrılıyor dudaklarına. Çiçeğin yok, göremiyorum ama ellerin çiçeğinin yokluğunu doldurup öyle zarif duruyor ki gelinliğin içinde. Ağzını açıp da bir demet çiçek bile isteyemediğinden o kadar eminim ki… Gözlerin fotoğrafı çeken kişiyi de geçip yılların zulmünden kaçar gibi keskin ve bir o kadar da gamsız bakıyor. Ama kaygılı mısın ya da mutlu, korkusuz, heyecanlı, beklentisiz, herkesten uzakta; bunu kestirmek zor… İnce beline bağlı kırmızı kurdeleli gelinliğinle babamın kolundayken mavi gözlerin güneşten yorulmuş. Sarı kıvırcık saçların alnına düşerken bir an kolunu babamın kolundan usulca çekip alnına düşen saçını kulağının gerisine atıyorsun. Başın önünde. Sonra tekrar babamın koluna giriyorsun. Tıpkı çocukluğunda verdiğin pozlar gibi hafif yana kıvrılmış başın... Kolunu beline koyup poz verenlerden olmadın hiç. Başın hep hafifçe eğikti. Çevrendekilere ve fotoğrafını çekenlere incecik gülümsüyorsun. Küçük bir kız çocuğu gibisin anne. Yirmi yedi yaşında gayet sade bir gelinliğin içinde çiçeksiz bir gelin…
Dün akşam anneanneme gittim. Bu sefer onun mavi kapısına, kalbinde kendini kırık bir kuş gibi taşıyan bir kız olarak vardım. Anneannem odaya tertemiz çarşaflar serdi. Çantamdaki kitapları masaya koyarken vitrinde çok eski bir okul fotoğrafını gördüm. Büyük ihtimal lise talebesiyken çekilmişti. Siyah beyaz fotoğrafların an’dan arınmış büyüsü içinde zamanı eskitirken koltuğa oturdum. Dedemin vefatından sonra öksüz kalan boydan boya kitaplıkta ilk gözüme çarpanlar arasında Andre Gide, Salinger, Peyami Safa, Rilke vardı… O gece küçük bir ışığın çevresine oturup Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı bitirdim. Anneannem usulca kapıyı çaldı. İnci dişleriyle gülümsüyordu. Beyaz bir sırt çantası almıştı bana. Çantanın içinde gül kokulu yüz sabunu ve fındıklı çikolata vardı. Sabunu ve çikolatayı aldım, çantadan yana olan isteksizliğimi saklamaya çalışırken anladı anneannem. Beyaz çanta sevmediğimi hatta beyaz rengini sevmediğimi söyledim. Kahkaha attı. Bir gün, dedi, düğününde damadın yanında şu kapının orada gördüğün bastonla seni kovalamasını bilirim ben. Şaşırdım. Kocaman bir kahkaha patlattık. Sonra duraksadım. Kalbimdeki kırık kuş topalladı, içim bir çocuk gibi inledi o an. Balkona çıktık; bahçede pembe güller, hanım elleri, irice papatyalar mayhoş bir esrikliğin içinde hafifçe ötelere savruluyordu. Sevdiğim bütün şairlerin hücumundan kaçarak anneannemin göğsüne sığındım. Ezberimde kalan şiirlere içerleyerek göğsünden de kaçtım sonra. Yaz kanıyordu. Benim tüm bildiğim buydu. Tatlı ve usul bir rüzgârda sallanan kirazların tatlarını dudaklarımda sakladım, dudaklarım kanadı en sonunda. Gizli bir duaydık belki de biz seninle anne. İkimiz de yirmi sekizimizde ne yapacağımızı hiçbir zaman bilemedik.
Anneannem çok güzel bir sofra hazırladı. Uzun zamandır böyle bir sofraya oturmadığımı hatırladım. Peçeteler kalp şeklinde katlanmıştı. Çocukluğumun tombul demliğine takıldı gözlerim. Bu demlik sadece bir nesne değil, çocukluğumun da içine gizlendiği bir yuvaydı benim için.
Yazları evin içine sinek girmesin diye anneannem kapıya kullanmadığı tüllerden takardı. Rüzgâr biz balkondayken tülden içeri girip öğle öncesinin rehavetini, yaklaşan ezan vaktini, iki kedinin sesini, pembe güllerin baş döndürücü kokularını odalara taşıdı. Anneannemin kollarında seni özledim. Sırtımızdaki kelebekler, az ötede ipe serili çamaşırlar, boşta kalan tahta mandallar, çiçek kokulu çarşaflar, o tombul demlik… Her şey senin yokluğuna gizlenip oradan bakıyordu dünyaya. Canım sıkıldı. Kalktım. Anneanneme sütlü damla sakızlı kahve pişirip ilçenin parkına gittim. Saat kulesine baktım. Oldum olası kulelere hayrandım. Beni Galata Kulesi’ne sen götürmüştün. Seninle zamanı ve mekânı durdurduğumuz tek yerdi orası. Bu yüzden sevinçler ve korkular birbirine yaklaşamıyordu. Zamanın olmadığı bir şehirde yeniden doğmak istedim o an. Bütün saatlerin eridiğini, saatleri işaret eden her eşyanın yokluğuyla dönen bir dünyayı hayal ettim. Beni yeniden doğurmanı diledim bütün kalbimle. Eve dönmek istedim.
Sırtını ilçedeki saat kulesine yaslayan güneş saçlı, dağınık topuzlu, gayet sade bir gelinlikle gökyüzüne bakarken gözleri kamaşan yirmi yedi yaşındaki o kadını hatırladım birden. Yazdan yorulmuştu. Elleriyle alnına düşen saçlarını düzeltirken doğup büyüdüğü evin, parke taşlı sokağın, küpe çiçeklerinin, uzak şarkıların içinden geçti. Gelin çiçekleri satan bir dükkânın önünde durdu, en öndeki buketlerden morlu turkuazlı çiçeği seçip yoluna devam etti.

