Önemli İşler
TEMMUZ Sayı: 26 - Kasım 2018

Heyecanlıydı, o gün çok önemli bir toplantıya katılacaktı.

Bir imza her şeyi halledecekti.

Gece doğru düzgün gözüne uyku girmemişti. Bir an önce sabah olsun diye saati gözleyip durmuştu. Nihayet aracıyla yoldaydı şimdi. Sözleştikleri saatte randevu yerinde olmalıydı.

Ticari hayatının en önemli sözleşmelerinden birine imza atmaya gidiyordu. Bu zamana kadar iş hayatındaki alanını sürekli genişletmeye çalışmıştı. Belki de bugün atacağı imza ile ulaşmak istediği noktada olacaktı. Babası hayatta olsaydı, bugün atılacak imza için çok gururlanırdı, sağlığındayken, bir an olsun işlerimizin peşini bırakma, her işi kendin hallet, ticarette acımasız ol, diye tembih eder dururdu. O zamanlar işleri bu kadar büyük değildi. Memleketlerinin önde gelen esnafları arasında sayılırlardı. Ama sonra gözünü karartıp büyük şehre gelince her şey değişti. Babasının söylediklerini kendine bir görev saydı. İşleri takip et, başkasına da pek güvenme, deyişini unutmadı. Hayatını işine adadı.

Babasından ona miras kalan sürekli yükselme düsturu çerçevesinde hayatını sürdürüyordu. İşler şakaya gelmezdi. Kimseye güveni yoktu. İnsan kendi işini kendi yapardı, böyle öğrenmişti. Evin tek erkek çocuğuydu, iki tane ablası vardı ama onları ve eniştelerini bir şekilde sindirmişti. Şehirde dikiş tutunca, memleketteki iş yerini taşıyıp, bir katakulli çevirerek hisselerin çoğunu kendi üzerine geçirmişti. Burada daha çok çalışmış, daha çok azim etmiş ve büyüdükçe büyümüştü. İlk başlarda tutunmak kolay olmamıştı tabi. Şimdi ismini birçok kişi biliyordu ama bir de ona sormak lazımdı, bu nasıl olmuştu? O mücadelenin içinde savaşmayan bilmezdi. Yılmıyordu. Devlet ona artık dinlensin diye emekli maaşı bağlamıştı ama bir iş adamı mesleği hemen öyle bırakamazdı. Gücünün yettiği kadar çalışacaktı. Bu zamana kadar sineğin yağını hesaplamıştı, yememiş, yedirmemiş bu güce ulaşmıştı.

İlk zamanlar karısına, çocuklarına -bir oğlu, bir kızı vardı- varlık içinde yokluk çektirmişti. Bilmeyen onları orta halli bir ailenin fertleri zannederdi. Para konusu geçince kestirip atardı hemen, konuşturmazdı bile. Çocukların kıyafetleri eskidiği zaman anneleri durumu nasıl anlatacağını bilemez, bir fırsatını bulunca da söylediğine pişman olurdu. Fırçayı yerdi. Bir süre eski kıyafetlerle dolaşırlardı çocuklar, çarşı-pazar harçlıklarından arttırdıklarının üstüne bin bir azar işiterek istediği parayla görürdü ihtiyaçlarını anneleri. Para kazanma ve parayı tutma konusunda müthiş bir hırs içindeydi. Son üç beş yıla gelinceye kadar biraz da gösteriş olsun diye bazı tavizler vermişti. Mesela, oğlunun özel üniversiteye gitmesi, bunu taviz değil yaptığı bir hata olarak gördü, sonra kimseye de itiraf edemedi ve karısına gösterdiği bazı müsamahalar: karısı, daha yeni yeni, çok sonraları aldıkları apartman dairesindeki komşu toplantılarına ancak katılabiliyordu. Onlar para dedikçe içi cız ediyordu. Bu tavrıyla da ayrıca gurur duyuyordu.

Etrafında kimseyi istemiyordu. Gerek yoktu buna. Her işi kendisi takip etmeliydi. İş yerinde de bu tutumunu devamlı koruyordu. Alış veriş konusunda acımasızdı. İş verdiği kişilere de, iş yaptığı müşterilerine de aynı sertliği uygulardı. Günü geçen alacaklarını uyarmasına bile gerek yoktu. Hemen avukata verip işlem başlatmasını isterdi. Bazen müşteriler işlem başlamadan önce ödeme yapacaklarını söylerlerdi, ama onun için iş işten geçmiş oluyordu. Uğraşmıyor, kararından geri dönmüyordu. Çalışanlarını da bıktırırdı ama ekmek parasıydı bu, başka çareleri yoktu. İşsiz kalacaklarından korkmaya müsait tiplerdi zaten ve sindirilmişlerdi. Hem sızlanır hem çalışmaya devam ederlerdi. Memlekette tutunamayıp kapısını iş için çalanları -ilk başlarda çalıştırdığı hemşerileri vardı- geri çevirirdi. Onları kollamazdı. Yanına almazdı. Dertlerini dinlemezdi. Çünkü kendi hemşerileri, onları fazla çalıştırıp mesailerini ödemiyor, sigortalarını tam göstermiyor, bize kötü davranıyor diye dedikodusunu yapıyorlardı. Kulağına bu laflar sık sık çalınırdı. O da çalıştırdığı işçileri büyük bir dikkatle kendi seçer, uyanık olmayanları işe alır, maliyetlerini düşürmek için elinden geleni yapardı. Başka türlü bu piyasada tutunmanın, büyümenin bir çaresi olmadığını düşünüyordu. Memlekete gittiği zaman sanki herkes onun arkasından konuşuyormuş hissine kapılırdı. Sevilmediğini düşünüyordu. Eskiden de sevilmiyordu belki ama önceye göre daha belirgindi bu sevgisizlik. İnsanların ona değer verip vermediğinin bir önemi yoktu! O işine bakmalıydı. İnsanlara acımadığı için iyi yapıyordu. Bir kere taviz verdin mi tepene çıkıyorlardı.

Kendine ait özel bir ilgi alanı yoktu. Dikkatle üzerine yoğunlaştığı şey, hayatının ekonomiyle ilgili olan bölümleriydi. Bakış açısını sistematik bir şekilde ona göre ayarlar, bir sonuca varırdı. Ne siyasetle ilgilenirdi, ne de mesela dini duyarlılığı gelişmişti. Onun açısından siyaset, faizleri en uygun veren hükümetin başa geçmesiydi. Düşük faizli krediyi veren hükümetleri seviyordu. Din konusu geçtiğinde ne önde durur, ne geri düşerdi. Canı istediği zaman cumaya giderdi, zekâtlarını da, ramazan ayı içerisinde, memlekete gittiğinde, eski işinden ona borç takanları bulur, borçları kadar zekât verir, hemen, aynı anda borcuna karşılık parayı geri alırdı. Öyle garibanları giydirip doyurduğu da görülmemişti hiç. Dini yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışırken de tüm hayatına bir virüs gibi yayılmış olan cimriliği başrol oynardı.

Yoğun trafikte ilerlerken her zaman olduğu gibi birçok düşünce sağanak dalgalar halinde beynine hücum ediyordu.

Acaba imza sırasında bir aksilik çıkacak mıydı? Bu çok önemliydi. Daha da güçlenmek için büyük bir hamleydi. Sahip olacağı gücü düşününce içini çılgın bir hırs kaplıyordu. İnsanlar onun ismini iyice öğrenmeliydiler. Anlaşma istediği gibi olacak mıydı? Gerçi şartları konuşmuşlardı ama güvenemiyordu işte. Şirketin muhasebe müdürü amcasının oğluydu. Ona ve diğer çalışanlarına da şüpheyle bakmıştı çoğu zaman. Şirketin mali durumunu rapor halinde ister, tek tek hesap sorardı. Bu imza işinde de hemen hemen tüm takibatı kendisi halletmeye çalışmış, defalarca şartnameyi okumuş, okutmuştu. Bu işi bir sakatlık çıkmadan bitirmesi gerekiyordu.

Daha başka şeyler de vardı kafasında, imza işi bittikten sonra cuma namazına gidecekti. Oradan çıkınca bankalara uğrayacak, faizler düştüğü için bazı kredileri yenileyecekti. Bu fırsattan yararlanmalıydı. Kredi, hele ki uygun kredi önemliydi. Paranın nasıl kazanıldığından haberi yoktu insanların. Piyasada gözünü iyice açman gerekiyordu. Sonra günü gelen kira alacakları aklına geldi, çeklerin durumuna da bakmalıydı, bir de vergiler vardı. Sigorta primleri, çalışanların maaş ödemeleri, karısının kaç zamandır kızı aracılığıyla istediği ek kart -artık kesinlikle haddi aşıyordu karısı-, üniversitede okuyan oğluna göndereceği para… Oğlu da ne çok para istiyordu. Sanki kazanmayı biliyor muydu da bu kadar çok para istiyordu? Oğlunun istediği paranın yarısını göndermeyi düşündü. Onu bile yatırırken sanki boşa giden bir harcamaymış gibi gelecekti. Özel üniversitede okumak da neydi? Nasıl kabul etmişti bunu, hala zaman zaman aklına geliyordu. Kendisi ilkokul mezunuydu ama para kazanmasını öğrenmişti, oğlu eşek kadar adam olmuştu ama hala işlerin bir ucundan tutmaya niyeti yoktu. Bir de gelmiş iki de bir para istiyordu.

Sözleşmenin imzalanacağı plazanın önüne aracını yanaştırırken amcasının oğlunu yani şirketin muhasebe müdürünü fark etti. Elinde birkaç klasör vardı. Telaşlı bir şekilde kendisini bekliyordu. Bir aksilik çıkarmasa bari başıma diye geçirdi içinden. Aracı görevliye teslim etti. Muhasebe müdürüyle birlikte toplantı odasına çıktılar.

Toplantı sonucunda ülkede isim yapmış bir havayolu taşıma şirketinin yüzde elli hissesine sahip olduğunu belirten anlaşmaya imza atmış oldu, artık büyük bir firmanın ortağıydı. Olmak istediği noktada mıydı? Öyle düşünmüştü şimdiye kadar ama nefsi yerinde durmuyor, sürekli yeni bir şeyler üretiyordu. Belki de daha sonra havayolu taşıma şirketinin yanına başka iş kolları da eklenirdi. Olabilir miydi böyle bir şey? Bunu daha sakin kafayla düşünmeliydi.

İmzalar atılmış, bir aksilik çıkmamıştı.

Tokalaşıp oradan ayrıldılar.

İşte bir işi daha başarıyla sonlandırmıştı. Kendisi ilgilenmeseydi nasıl olacaktı bu iş. Öyle düşünüyordu. Bu yeni işi takip etmeliydi, ortaklık, şimdilik belki iyiydi ama gözü açık davranmalıydı. Muhasebe müdürünü şirkete yolladı. Kendisi de yaklaşan cumaya gidecekti.

Namaz için abdest alırken kendisiyle gurur duyuyordu. Ah babası, keşke babası hayatta olsaydı. İşlerin geldiği bu noktayı görseydi. Büyük şehre ilk geldiği zamanki durumundan bu zamana kadar geldiği seviye gözlerinin önünden bir film şeridi gibi akıyordu. Çok gayret etmişti, kazanmak istemişti, çalışmıştı. Ve sonunda hemen hemen istediği noktaya gelmişti. Gelmiş miydi? İmzayı attıktan sonra nefsinin kurcaladığı duygular yine depreşti. Ya sonrası ne olacaktı? İmza atılırken birkaç gazeteci oradaydı. Yarın gazetelerde haberleri çıkacaktı. Herkes ismini daha iyi duyacaktı. Bu yetmez miydi? Şimdilik bu anın keyfini çıkarmalıyım diye düşündü. Aklı, ulaşmak istediği noktaya gelmiş olmanın hayaliyle dolu bir şekilde camide diz çöktü, hutbeyi dinlemeye başladı.

***

Nasıl böyle bir duruma düşmüştü, bir türlü anlayamıyordu. Ne de çabuk tepesine binmişlerdi. Nasıl farkına varamamıştı durumun. Kendisine çok güvenirdi ama işin içine kandırılma -kandırılmış mıydı?- girince eli kolu bağlanmış, koca şehirde yapayalnız kalmıştı. Tam da kendisine hedef olarak çizdiği noktaya gelmişken, tüm hayalleri bir sabun köpüğü gibi eriyip yok olmuştu.

İmzayı atmadan önce bilmediği şeyleri, sonradan öğrenme fırsatı buldu. Ama işin sivri ucu kendisine dokundu. Ortağı olduğu havayolu şirketi, anlaşma yapmadan önce yüklü bir kredi anlaşması yapmıştı. Ama bu krediyi ondan gizlemişler, temiz hesapları göstermişler, şirketin üzerine koydurdukları ipoteklerden de bahsetmemişlerdi. Bir süre sonra iş açığa çıktı ve yüklü kredi borcundan haberi oldu. Sonun başlangıcı tam da bu borcu öğrendiği zaman verdiği kararla olmuştu. Borcu ödeyeceğini zannedip, ortakların kalan hisseleri ona yamamak isteyişlerine göz yumdu. Şirket tamamıyla kendisine geçince, işleri toparlayıp, borcu ödeyeceğini zannetti. Hisseleri üzerine aldı. Ama bunları alırken verdiği parayla kurşunlarının çoğunu tüketmiş oluyordu. Baba yadigârı şirketi ucuz pahalı demeden satarak bütün mali gücünü havayolu taşıma şirketine aktardı. Ama günü gelen yüklü kredi borcunu ödemek için aldığı ilave krediler, sessizce kanını emerek iflas noktasına getirdi onu. Diz çökmek zorunda kaldı, ne yaptıysa da ayağa kalkamadı.

Memlekete dönmüştü. Büyük ablasının yanında kalmaya başlamalarının üzerinden beş ay geçmişti. Eniştenin ağzından çıkanlarla, içinden geçenler arasındaki farkı hissetmek çok da zor değildi. Şimdilik bir şey demiyor gibi gözüküyordu ama her şeyin bir sırası vardı. Ablası razıydı duruma, yapacak bir şey yok, başa gelen çekilir, sıkıntınızı atlatıncaya kadar misafirimizsiniz, demişti. Alışık olamadığı psikolojik bunalımlar yaşıyordu. Oğlu, okulu bırakmak zorunda kalmıştı. Şimdi eniştenin homurtuları arasında onun giyim mağazasına gidip geliyordu. Kızıysa artık liseyi bitirmek üzereydi, okulu nakletmek olmazdı, zaten iki ay sonra yıl bitiyordu. İlk başta annesiyle beraber okul bitesiye kadar bir akrabalarında kalmak istediler. Sonra bir yerlerden sınava çalışma bahanesiyle rapor ayarlandı, onlarda memleketin yolunu tuttular.

İşkence dolu günler başlamıştı. Bu yeni hayata alışmaya çalışmaktan başka çaresi yoktu. Geceleri uyku girmiyordu gözüne. Nasıl hata yaptığını düşündükçe çıldıracak gibi oluyor, yatağından kalkıp dışarı çıkıyor, gücünün yettiği yere kadar da yürüyordu. Birkaç gün eve dönmüyordu. Nerede olduğunu kimse bilmiyordu, kimseye bir şey de demiyordu. Bitkin bir sessizlik orucu tutuyordu sanki. Hırpalandığının farkındaydı, yalnızca susmuştu uzun bir süre. Kendi kendine konuşurken, bir fırsat daha istiyordu birilerinden. Bir kez, yalnızca bir kez geri dönme şansı, bir telafi… Ama olmuyordu.

Banka, borcu tahsil etmek için iğneden ipliğe tüm menkul ve gayrimenkullerini, şehirdeki iki tane ev, dört arsa, deniz kenarındaki bir yazlık, memleketteki babadan kalma ev, tarlalar ve bahçeleri çekti aldı elinden. O da yetmedi, maaşının bir kısmına haciz kondu. Daha da bitmiyordu borç. Kalan kısmı hemen istiyordu banka. İhbarnamede, şu tarihe kadar borcu ödemezseniz, avukatımız mahkeme yoluyla hapis cezası almanız için işlem başlatacak deniyordu. Telefon ediyordu, borç para bulup ödeyeceğini söylüyordu. Ama banka dinlemiyordu.

Para bulmak için çaldığı tüm kapılar çarpıldı yüzüne. Kimse ondan tarafa bakmıyordu. Gururunu bir kenara bırakmıştı, hiç eyvallah etmem dediği kişilerin yanına gidip eğilmişti önlerinde. Geri ödeyeceğine yeminler ediyordu, durumu düzelince beraber iş yapacaklarını anlatıyordu. Kimse yutmuyordu zokasını. Çaresizlik içinde dolanıp duruyordu kısır bir döngünün içinde. Akrabaları da sırt çevirmişti. Durumlarının müsait olamadığını söylüyorlardı. Yalnızca kayın pederi, birikmiş parasını ve hatırı için alabildiği bir miktar borç parayı vermişti, o da, kızı üzülmesin diye. Hemen gidip yatırmıştı parayı bankaya ama bitmiyordu borç.

Banka ihbarnamelerini daha sertleştirerek gönderiyordu. Bu ihbarnameler, memlekete dönmeden önce sattığı evin adresine geliyordu. Adres kaydı hala ordaydı. Postacı adresten taşınıldığını öğrenince, muhtara bırakıyordu bu gönderileri. Mahalle muhtarı da her gelen uyarı mektubunu telefonla bildiriyordu. Hapis cezasının kesinleştiği haberini de almıştı. Ne yapacağını ne diyeceğini bilmiyordu. Kaçamak cevaplar vererek kendince süreyi uzatıyordu.

İyice köşeye sıkışmıştı. Çaresizlik, tükeniş, itibarsızlık mahvetmişti benliğini.

Ve sonra belki de dönüşü olmayan zorlu bir yola girdi.

***

Pencereye baktığı zaman ayrımına varabiliyordu.

Gün, birazdan usulca ağaracaktı.

Uykusuz, uzun ve yalnız geceden kalan yorgun gözlerle koridordaki ayak seslerini dinleyip durmuştu yine. Bu sabah başarabileceğini umuyordu. Şimdiye kadar bir sonuca ulaşamamıştı, isteğini bir türlü gerçekleştirememişti. İzin vermiyorlardı. Burada birçok şeye yasak getirilmişti. Ama o yılmıyordu. İçindeki ümidi her sabah tekrar yeşertiyordu. Çok fazla bir şey istemiyordu aslında, sadece beş dakikalığına yaşadığı bu yerden dışarı çıkıp, işini görüp, hemen geri dönecekti. Fakat olmuyordu. Her seferinde güç kullanmak zorunda kalıyorlardı. Onlarla baş edemiyordu, yaka paça koğuşuna getiriyorlar, sonra acımasızca iğnesini vuruyorlardı. Hemen derin bir uyuşma çöküyordu üzerine, rüyasında eski günlerinde görüyordu kendini.

Her zamanki gibi usulca koridora açılan kapıya yaklaştı. Odasındaki sekiz kişi de uykudaydı. Yalnız, bir tanesi sopa yemiş gibi inliyor, biri de kelimeleri yutarak uykusunda konuşuyordu. Koğuşunda yatan kimseyle iş ortaklığı yapamayacağını düşündü bir an. Hiç birinde ticari kabiliyet yoktu. Kuracakları havayolu şirketi para kazanmazdı. Öğle yemeğinde toplandıklarında diğer koğuşta anlaşacağı birini bulmayı ümit etti.

Dışarıdaki alacakaranlık, ölgün ışıklarını koridorun uzun ve donuk yoluna düşürmüştü. Ayağının uçlarına basarak, duvarlara sürünerek ilerledi. İki kat aşağıya inse geriye bir şey kalmıyordu. Korkuyla merdivenlerden indi. Etrafta kimse yok gibiydi. Ya da ona öyle gelmişti. Bu sefer başaracaktı. En kritik yer, çıkış kapısıydı. Hep oradaki nöbetçiye yakalanmıştı. Ne de zalim biriydi. Birazdan gününü görecekti. Giriş katında mahmur gözlerle dolaşan birkaç kişi gözüne çarptı. Aldırmadı. Nöbetçi de oradaydı. Harekete geçme zamanı gelmişti. Tüm gücüyle koşmaya başladı. Hızlandı, hızlandı. Ama sert bir müdahale, ardından çoğalan eller ve ayak sesleri aynı senaryoyu yaşattı.

Avaz avaz bağırıyordu. Bir gazete, yalnızca bir gazete alıp geleceğim, diyordu. Görevliler elleriyle ağzını kapıyorlardı. O da buna karşı koyuyor, fırsat buldukça, faizler, faizler düşmüş, diye bağırmaya çalışıyordu.

Yine başaramamıştı.

Sürükleyerek koğuşuna getirip yatağına yatırdılar.

İğnesini vurunca üzerine derin bir uyuşma çöktü, rüyasında eski günlerindeki gibi zengin biri olarak gördü kendini.

Uyandığında başucunda bir poşet gazete buldu. Sevincinden ne yapacağını bilemedi, heyecanlandı. Hemen kalkıp gazetelerin ekonomi sayfalarına baktı dikkatle. Evet, faizler düşmüştü. Hem de bütün gazetelerde! Koğuşta bayram havası estirdi. Görevliler sesini duyunca geldiler ama sakıncalı bir durum olmadığını anlayınca gittiler.

Hemen işe koyuldu.

O gazetelerden yüzlerce kâğıt uçak yaptı.

Her gün, sahip olduğunu hayal ettiği havayolu şirketinin uçaklarını tam saatinde gideceği yere uçurdu.

Metin Çalı Arşivi
26 Sayı: 26 - Kasım 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler