Demokrat Parti’nin iktidar olduğu yıllardır. Halk Partisi diye meşhur kurucu devlet partisi CHP muhalefete düşmüştür. Refik Koraltan’ın içerisinde bulunduğu bir mecliste bir Halk Partisi milletvekili parti değiştirmek istediğini, iktidar partisinde olursa daha faydalı olacağını belirten bir konuşma yapar. Refik Koraltan’a abi diyecek yakınlıkta bir vekildir. Hadiseye şahit olan, sanat müziğinin büyük isimlerinden Prof. Dr. Alâeddin Yavaşça anlatıyor. Refik Koraltan’ın eşi Mukbile Hanım, Yavaşça’nın annesinin halasının kızıdır. Bu akrabalık vesilesi ile sık sık birlikte oturup kalkarlar.
O mezkur vekil, Demokrat Parti’nin dört kurucusundan birisi olan Refik Koraltan’a gelip bu konuda ricacı olunca Refik Koraltan da “Samimi bir meclis tertip edelim ve partinin kurucuları da bulunsun, biraz sohbet eder, sohbet ortamında mevzuu açarız, Alâeddin de burada, o da müzik kısmını halleder, böylece konuşuruz” , der. “Yalnız bizim ev küçüktür, Mithat Bilge’nin evinde toplanırız” der. Mithat Bilge zamanın Ziraat Bankası Genel Müdürü'dür. Meclis tertip edilir. Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan oradadır.
Ve ilgili şahıs toplantıda ayağa kalkarak etkileyici bir konuşma yapar ve partinin kurucularının fikir beyan etmesi beklenir. Celal Bayar, ‘elbette mümkündür’, der. Fuad Köprülü sağ dudağından düşmeyen sigarasını dudağının üzerinde gezdirerek evet anlamında ‘hım hum olur filan’ diye mırıldanır. Koraltan, zaten çıkan karara uyacaktır. Onun için bir sorun yoktur.
Menderes söz alır:
- “Biz demokrasi mücadelesi veriyoruz. Halk Partisi’nde kendisini kabul ettirmiş birisini, zaafa uğramış bir muhalefet partisinin içerisinden kendisi istiyor diye çekip almak ne kadar doğrudur diye düşünüyorum. Tarihi olarak uzun bir tecrübeye sahip olan Halk Partisi’nin güçlü kalması bizim iktidarımızın bir şansı olur.”
Karar tersine döner. Kabul görmemiş olur bu teklif. Bunun üzerine bir sessizlik oluşur. Menderes kalkıp Alâeddin Yavaşça’nın karşısına gelir ve oturur.
- Yavaşça, bir şarkı var, bunun güftesi çok güzel, çok severim, Nedim’indir.
Bu imtidâd-ı cevre-ki bahtın şitâbı var.
Mihnet medâr olan feleğe intisâbı var.
Eyler nesîm-i lûtfu bize gird-bâd-ı gam.
Bu rûzgâr-ı bî-mededin inkılâbı var.
- Bu şarkı bir mısraından dolayı yıllarca yasak edildi. Edilir mi ya, edildi. Ama üzerinden uzun zaman geçti. Demokrasimiz yerli yerine oturuyor. Böyle bir yasağı ben zamansız olarak addediyorum. Madem sizin repertuarınızda var Yavaşça, bu gece dinleyebilir miyiz?
Sazlar da hazır elbette. O devrin sazları, şarkı ezberlerinde var. Alâeddin Yavaşça:
- Hay hay efendim, diyerek teklifi kabul eder.
Okurlar ve Menderes mest olur. Çok sevinir. Kalkarken Menderes “Yavaşça, çok teşekkür ediyorum, senden bir ricam daha olacak fazla oluyor ama olacak” der. “Bir de bu eserinizi programınıza koyun, beni de haberdar edin, dinleyeceğim” der. Alâeddin Yavaşça da radyoda bir öğlen programında okur. Menderes şarkıyı dinler hemen arkasından radyoyu arar. Yavaşça telefona çağrılır.
- Sayın Başbakanım, beni aramışsınız.
- Evet, Yavaşça nasılsın?
- İyiyim efendim, çok teşekkür ederim, minnettarınızım.
- Gözlerinden öpüyorum. Senden bir ricam daha olacak fazla oluyor ama olacak. Arkadaşlarınıza söyleyin onlar da repertuarlarına alsınlar.
- Peki efendim.
Rüzgâr Kimin İçin Esiyor?
Menderes’in söylenmesini iştiyakla arzu ettiği bu şarkının hikâyesi nedir? Şarkı neden yasaklanmıştır? Bunun için daha gerilere gitmemiz gerekiyor. Balkanlardan göçüp gelen ailelerden Evliyazâdeler ve Uşşakizâdeler İzmir’de yerleşmiştir. Bu aileler arasında akrabalık bağları vardır. Bu aileler Musevilikten dönme Müslüman görünümlü yani Sebataycı aileler olarak bilinir. Siyasetten ticarete birçok sahada etkindirler ve hanedan sarayından kız alacak kadar etkili ailelerdir bunlar. Uşşakiler ailesinden olan Latife Hanım, Mustafa Kemal Paşa ile evlenmiştir. Ama hikayemizin asıl izleği Evliyâzadeler ailesi içerisinde yol alacaktır.
Evliyâzadeler ailesinin büyüğü Evliyâzade Hacı Mehmed Efendi devrinin İzmir Belediye Reislerinden. 1875 yılında ilk defa ve 1892-1895 yılları arasında ikinci defa belediye reisliği yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında da oğlu Refik Bey İzmir Belediye reisliği yapmıştır.
Evliyâzade Hacı Mehmed Efendi’nin kızı Makbule Hanım, Cumhuriyet’in ilk sağlık bakanlarından Tevfik Rüştü Aras ile evlenmiş, bu evlilikten Emel isminde bir kızları olmuş ve Emel Hanım, Demokrat Parti bakanlarından Fatin Rüştü Zorlu ile evlenmiştir. Mehmed Efendi’nin diğer kızı Naciye Hanım’ın Berrin ismindeki kızı ise Demokrat Parti başkanı ve Başbakan Adnan Menderes ile evlenmiştir. Mehmed Efendi’nin oğlu Refik Efendi’nin kızı Beria Hanım ise İttihat Terakki’nin önde gelen isimlerinden Dr. Nazım ile evlenmiştir. Kaderin cilvesi üç damat da soluğu darağacında vermiştir. Dr. Nazım aynı zamanda Menderes’in anne tarafından akrabasıdır.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucu liderlerinden Dr. Nazım Bey 1872 Selanik doğumludur. Askerî Tıbbiye İdâdîsi’ne, ardından Mekteb-i Tıbbiyye’ye girmiştir. Öğrencilik yıllarında Namık Kemal’in fikirlerinin etkisinde kalmış ve Jön Türkler'e katılmıştır. Yurt dışına kaçarak öğrenimini tamamlamak için Paris’te Sorbonne Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydolan Nazım Bey, Paris’te Ahmed Rıza Bey’in İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti’ne katılmasını sağlayarak onunla birlikte siyasi çalışmalara başlar. Mezuniyetinin ardından Paris Hastanesi’nde çalışmaya devam eden Nazım Bey, 1894’te Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin kurulmasında etkili olur. Ahmed Rıza Bey başkanlığındaki cemiyetin kurucu üyeleri arasında yer alır. İttihatçı gençleri bir arada tutmak için Meşveret Gazetesi’nin ilk sayısını 1 Aralık 1895’te yayınlar.
Yurtdışında siyasi çalışmalarına devam eden Doktor Nazım Bey, 23 Temmuz 1909 - 23 Temmuz 1910 tarihleri arasında İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nde kâtib-i umûmî olarak görev yapar. 1908-1918 yılları arasında da cemiyette merkez-i umûmî üyesi olarak çalışır. Bu görevlerde bulunduğu sırada Avrupa’ya öğrenciler gönderir. Balkan Savaşı esnasında Hilâl-i Ahmer Hastanesi başhekimliğine getirilir. Selanik işgal edilince Yunanlılara esir düşer ve Atina’da on bir ay hapis yatar. Birinci Dünya Savaşı’ndan birkaç ay önce esaretten kurtularak İstanbul’a gelir. Yunan tarihi kayıtlarına göre Dr. Nazım, Ermeni tehcirinde ve Rumların öldürülmesinde birinci faildir. Soykırım yapmakla suçlanır. 21 Temmuz 1918’de Talat Paşa kabinesinde Maarif Nâzırlığı görevini üstlenir. Birinci dünya Savaşı’nda Almanların yenilmesinden sonra İTC hükümeti düşer. 1 Kasım 1918 gecesi bir Alman torpidosu ile İttihatçılar Kırım’a doğru yola çıkarlar. Enver Paşa’nın Bolşeviklere esir düştüğünü öğrenince Dr. Nazım onu kurtarmak amacıyla Moskova’ya gider, onun hapisten çıkarılmasını sağladıktan sonra Berlin’e döner. 1922 yılında Berlin’de Ermeniler tarafından suikaste uğrar ama kurtulur. İzmir’in kurtuluşundan sonra siyasi faaliyetlerde bulunmamak kaydıyla yurda dönmesine izin verildiğinden İzmir’e gelir. 17 Haziran 1926’daki İzmir Suikastı dolayısıyla tutuklanan İttihatçılar arasında yer alır. 1 Temmuz 1926 tarihinde tutuklandıktan sonra Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından yargılanmak üzere Ankara’ya getirilir. İzmir Suikastı hadisesi Doktor’un hikâyesinin trajik sonunun başlangıcını oluşturur.
Bir Tasfiye Hareketi: İzmir Suikastı Hadisesi
7 Mayıs 1926 tarihinde güney ve batı illerini teftiş için yola çıkan Mustafa Kemal 14 Haziran’da Bandırma’dadır. Haziran 15’inde İzmir’de olacaktır ancak İzmir Valisi Kazım Paşa’dan kendisine bir suikast düzenleneceğine dair bir haber alır. Haberi İzmir Valiliğine getiren kişi ise Giritli Şevki adında bir motorcudur. Bu bilgi ile İzmir’de otellerden insanlar toplanır. Bunlar, birinci Meclis’te Rize mebusu ve İkinci Grubun önde gelen üyelerinden biri olan Ziya Hurşid’in idaresindeki Çopur Hilmi, Lâz İsmail ve Gürcü Yusuf adlı kişilerdir. Polise karşı koymadan teslim olurlar.
İzmir Suikastı hadisesi bir bahsi diğerdir ancak ilk duruşmalar sonucunda mahkeme, kararını 13 Temmuz’da açıklar; 16 kişinin idamına, diğer bazı sanıkların sürgün cezasına, ünlü Paşaların ise beraatine karar verilmiştir. Kararda dikkat çeken nokta savcının mahkûmiyetlerini istediği Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa’nın, İstanbul Milletvekili İsmail Canbolat’ın ve Sivas Milletvekili Halis Turgut’un da idam cezalarına çarptırılmalarıdır. Bu sonuç Mahkeme heyetinin son anda bir karar değişikliğine gitmesiyle gerçekleşir. Aslında Birinci Meclis’in tasfiye hareketidir bu. Birinci Meclis'teki İkinci Grup Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve ona gönül verenler her türlü yolla ortadan kaldırılmalıdır düşüncesinin hayat bulmasıydı tüm olanlar.
Aralarında Kazım Karabekir ve Ali Fuad Cebesoy’un bulunduğu bazı tutuklular beraat etmelerine rağmen, mahkeme salonunun altındaki bir depoda tutulurlar. Hapis cezası almış olan Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa ile Sivas Milletvekili Halis Turgut da depodadırlar. Bu iki milletvekili, aldıkları hapis cezasının bir dayanağının olmadığını, suçsuz olduklarını belirtir ve mahkeme kararını temyiz etmeyi düşündüklerini ifade ederler. Depoya gelen bir görevlinin, kararı temyiz etmek isteyenlerin kendisiyle gelmelerini bildirmesi üzerine depodan çıkarlar. İkisi de hemen idam edilirler.
Ankara İstiklal Mahkemesi’nin Dr. Nazım hakkında verdiği idam kararına savcı Necip Ali Bey ile üyelerden Dr. Reşit Galip Bey razı olmazlar. Ancak diğer üyelerden birisi (muhtemelen Kılıç Ali) tarafından idamı onaylamaları için tehdit edilirler. Necip Ali, Mustafa Kemal’e giderek durumu anlatır ve yardımını ister. Zira Mustafa Kemal’in iradesinin mahkeme üyeleri üzerinde tartışılmaz etkiye sahip olduğunu bilmektedir.
İzmir Suikastı hadisesi ile hem Birinci Meclis'teki muhalefet hem de eski İttihatçı komitacılar tasfiye ediliyor, böylece yeni devrimlerin ve Mustafa Kemal’in karşısında kimse kalmıyordu.
Marmara Köşkü'nde Bir Akşam
Marmara Köşkü'nün bahçesinde bir resepsiyon vardır. Gazi Paşa ve siyasetçisinden paşasına kadar sair tüm ekâbir zevat oradadır. Hâsseten İsmet Paşa ve Refik Koraltan da bu resepsiyondadır. Zaten olayları Refik Koraltan anlatmaktadır. Köşkün bahçesinde içkiler içilip memleket meseleleri âdet olduğu üzere kararlara bağlanırken bir görevli elinde kara kaplı bir defterle çıka gelir. Bu, bir idam kararının infaz emrini içeren yazının onanması için getirilen defterdir. Bir kimse hakkında idam kararı verilince Reisicumhur tarafından mutlak surette onaylanması gerekir. Bu sebeple Mustafa Kemal’e onay almak için getirilir. Mustafa Kemal defteri getiren görevliye “Nedir bu?” diye sorar. Görevli de “Efendim bu defterde idam kararları var lakin siz imzalayıp onay vermeden tahakkuk ettirilemiyorlar, bu sebeple imzanızı almaya geldim” diye cevap verir.
Mustafa Kemal defteri alır inceler, isimlere bakar. Yazı üzerinde bir süre durur. “Bu idam hükmü giyen kişiler idama götürülmeden önce son sözlerini söylediler mi, son sözleri soruldu mu kendilerine, mesela Dr. Nazım bir şey söyledi mi?” diye görevliye dönüp sorar. Dr. Nazım ismini duyan görevli ve oradaki kişiler bir an duraksarlar. Bir sessizlik olur. Mustafa Kemal “Evet, size diyorum ne dedi?” diye ısrar eder. Görevli “Efendim, Dr. Nazım, gidin Paşa’ya söyleyin; bu rûzgâr-ı bî-mededin inkılâbı var” dedi. Olaya şahit olan Refik Koraltan’ın anlattığına göre, Paşa elindeki kalemi bırakır. Rengi değişir. Yüzünde bir soğukluk ve sararma oluşur. Söz bir kurşun gibi göğsüne saplanmıştır. “Bu mecalsiz bırakan rüzgârın da bir tersine dönmesi vardır” da ne demek oluyor? Bu duraksamayı gören İsmet İnönü hemen atılır; “Paşam! Paşam! Zaaf göstermeyiniz, imzalayınız.” İnönü’nün uyarısı ile Mustafa Kemal o sözün etkisinden adeta uykudan uyanır gibi uyanıyor ve kararı imzalıyor.
1680'de doğup 1730'da ölen divan şairi Nedim’in bu şiiri kendisinden iki yüzyıl sonra İstiklal Mahkemeleri’nin kudretli yargıçları tarafından idama mahkûm edilen bir muhalifin dilinden dökülerek büyük bir hikâyenin mısra-i bercestesi haline geliyor.
Dr. Nazım için dünya hayatının sonu anlamına gelen imza böylece Marmara Köşkü’ndeki resepsiyonda verilmiş olur. İttihat Terakki’nin kurucu öncülerinden, tehcir ve tenkil hareketinin militan komutanı, Evliyazâdelerin damadı, Menderes'in büyükanneden dayısı, Fenerbahçe Spor Kulübü başkanı Dr. Nazım bir şarkıyla elveda der. Menderes, dayısının idamına bir gül gibi kondurulan bu şarkıyı ve mısraı hiç unutmaz. Ve şarkı yasaklanışından çeyrek asır sonra tekrar radyodan okunur ve Menderes'in emriyle repertuara alınır.
Bu imtidâd-ı cevre-ki bahtın şitâbı var.
Mihnet medâr olan feleğe intisâbı var.
Eyler nesîm-i lûtfu bize gird-bâd-ı gam.
Bu rûzgâr-ı bî-mededin inkılâbı var.
