Kendi Göğünün Geleneğine Aşina Olmak
TEMMUZ Sayı: 26 - Kasım 2018

Muhataplarınca bilindiği şekliyle düşünce sistemleri, dinler ve yer yer ideolojiler yaratılmış varlık olan tabiat, tabiat içerisinde aktif özne insan ve yaratıcı üçlemesi üzerinden bir evren kurarak muhataplarında muhayyile inşa ederler. Tanrı, insan ve tabiat ilişkilerinin mahiyeti o düşünce sisteminin, o dinin hayat ve hakikat hakkındaki teorik ve ameli birikimlerinin menşeini oluşturur.

Rahmetli Dr. Ali Şeriati, bir dini tanımak istiyorsanız öncelikle o dinin ilahını, sonra o dinin peygamberini, o dinin kitabını ve o dinin yetiştirdiği tarihsel şahsiyetleri tanımakla işe başlayın diyordu.

Kitabî bilgiden, dinin tebliğ edicisi resulden, o resulü gönderen yaratıcının maksadından, tarihsel ve sosyal şartlardan kalkış yapan toplumlar bütün bu bilgi birikimi üzerinde bir dünyevi hayat inşa ederler. Beşeri yapma etmelerin neticesi olan bu hayat bütün görünür şekilleri, düşünme biçimleri, sosyal ilişkileri, ticareti, kültürü, sanatı ile yerleşik bir dünyaya dönüşür ki buna da genel olarak medeniyet denir. Müslümanların medeniyeti, Hıristiyan medeniyeti, Çin medeniyeti, Mısır medeniyeti v.s. İşte bu medeniyetleri tanımak ve tanımlayabilmek için bir teolojiye -Theo/logos- yani yaratıcı bilime, bir kozmolojiye -Cosmo/logos- yaratılmış bilimine ya da tabiat bilime, bir de antropolojiye –Anthropo/logos- insan bilime ihtiyaç duyarız. Bunlarla tanrı/yaratıcı, tabiat ve insan tasavvurunu şekillendiririz.

Bütün bu birikim aslında önceden bilinerek inşa edilmez. Medeniyet de bu boyutuyla önceden planlanarak kurulabilecek bir şey değildir. Yüksek bir mefkûre için yolda olmak gerekir o kadar. Dahası yolda gelecektir. Çünkü medeniyet bir gelenek çerçevesinde oluşur. Geleneğin somut verileri üzerinden biz bir medeniyetin varlığına şahit oluruz. Gelenek tabirini burada en tabi tarifi çerçevesinde hiçbir popüler tartışmanın sınırlarına hapsetmeden kullanıyorum. Bir medeniyet uzunca zaman koridorlarında bilgi, inanç, eylem, hareket, yenilgi, zafer, sürgün, ticaret, sanat, kültür, şiir, edebiyat, efsane, mimari, tezyinat, savaş, barış, seyahat, hastalık, açlık, şifa, yardım gibi insanı ilgilendiren her alana dair birikimlerin sonucunda oluşarak billurlaşır. Bu billurlaşma en tabii, en fıtri yapıda gerçekleşir. Medeniyetin görünür eserleri o medeniyeti besleyen bilgi kaynağının şiarlarıdır.

Medeniyetler bir geleneği taşırlar. Gelenek de medeniyeti var eder. Gelenek olmadan medeniyet var olmaz, medeniyet olmadan da gelenek taşınmaz. Gelenek, iki tarifi içerir; biri örf diğeri âdet. Bir dil oyunu yaparak ben geleneğe eklenerek gelen ek diyorum. Örf bilgiyle ilgilidir ve a-re-fe kökünden geldiği malumdur. Birinin ardından gelenin bilinmesi ve takip edilmesi demektir. Örf bilgi ile ilgili olduğu için ilmi geleneği temsil eder. Böylece örf; belli bir coğrafyada ve zamanda hayat süren toplulukların akıl yoluyla bilip tanıdıkları üzerinde ittifak ederek sahiplenip tabiat haline getirdikleri sözleridir. Bu yönüyle de herkes tarafından bilinmesi, meşhur olması, zamandan zamana ve nesilden nesile aktarılması mümkün olur. Örf tarihsel ortak sözdür. Âdet ise söz değil amelle ilgilidir. Geleneğin muhtevi ikinci başlığı olan âdet amelî pratiği ifade eder. Nasıl ki söz bilinerek ve söylenerek meşhur olmuş ise, âdet de bilinerek ve yapılarak meşhur olmuştur. Böylece âdet davranış ile ilgili olduğu için amelî geleneği oluşturur. Böylece âdet; belli bir coğrafyada ve zamanda hayat süren toplulukların akıl yoluyla bilip tanıdıkları üzerinde ittifak ederek yapıp ettikleri ve ihtiyaç duyduklarında kendisine başvurdukları davranışlarıdır. Âdet â-de kökünden gelir ve tekrar tekrar yapmak, geri dönmek, alışkanlık edinmek demektir.

Örf ve âdet kurallara bağlı hayatın en eski biçimidir ve tarihsel akışın da kimyasını oluşturur. Örfün bilgiye ve bilmeye dayalı olduğunu tekrar edelim. Bilgi temeli olmayanın örf olarak kabul edilmesi de doğru değildir. Bilgi aklın nesnesidir. Aklın malzemesidir. Örfü bozulan toplumun akıl malzemesi dolayısıyla akıl sağlığı bozulmuş demektir. Akıl sağlığı bozulan toplumlardan da sağlıklı davranışlar beklemek beyhudedir. Yani âdet de bozulmuş demektir.

İnsan mebde ve meâd arasında bir tesanüd noktası edinerek hayatını devam ettirir. Nereden geliyorum mebde, nereye gidiyorum meâd düşüncesi ile cevap bulur. Mebde ile başlayıp meâd ile son bulan insani serüvendeki süreklilik ve değişim geleneğin tabiatını inşa eder. Bu gelenek de ifade ettiğim gibi örf ve âdet üzerine kuruludur. Örf ve âdeti bilmek ve anlamak için de onu ihdas eden illeti bilmek gerekir. İlleti bilmek maksadı bilmeye götürür. Maksadı anlamak da maksuda ulaşmaya vesiledir.

Geleneğin devamlılığını sağlayan şey toplumun da devamlılığını sağlar. Tarihsel zaman akışı böylece bütünlüğünü muhafaza eder. Toplum böylece bir asabiye edinir. Bu asabiye sürekliliğin kalbidir. Bunun karşısında zamanın akışkan tabiatı gereği her an yeni bir ihtiyaç ve fıkıh doğar. Bu durumda ‘eski’yle karşılaşan bir ‘yeni’ ortaya çıkar. ‘Yeni’ olan geleneğin dünyasında sürekliliği sağlamaya yarayan bir şey ise kabul edilir ve tabiat haline getirilir, yoksa reddedilir ve bünyeye sokulmaz. Çünkü gelenek sürekliliktir. Akıp giden zaman içerisinde sabiteleri işaretleyerek bir yol yürür ve bir iz bırakır. Her yeni, bu durumda eskiye karşı bir muhataplık oluşturur.

Eski ile yeni yani kadim ile cedid karşılaşması yeni bir anlam dünyası kurmanın ihtiyacından doğar. Bugün gelenek deyince eski yani kadim olan, yenilik denince de modernlik yani cedid olan anlaşılıyor. Bu tartışma hiçbir zaman bitmeyecektir. Modernliğin tanımları da müphem! Her çağın modası var. O çağda moda olan o çağın moderni. Sonra o da eskiyip gidiyor. Ancak her yeni karşısında eskiyi bulur. Eski yeniye direnir. İşin tabiatı böyledir. Ancak her yeni eskiyi soğurmalıdır yoksa tutunamaz.

Bir düşünce yerleşmek istiyorsa eskiyi ya tamamen kaldırıp atar, iptal eder ya da kendisini geleneğe eklemleyerek ikili bir benzeşmeye girer. Kendisini geleneğe ve geleneği de kendisine benzetir. Bu melezleşme ile yeni, eskiyi zamanın ve mekânın ihtiyaçları çerçevesinde soğurarak devamlılığı sağlar. Bu sürekliliğe ulaşınca da yeni olan geleneksel olana dönüşür. Yenilik geleneğin parçası haline gelir. Yerleşmek de yer ile eşleşmek, yer ile bir olmak, yere benzemek olarak ve yeri de kendine benzetmek olarak anlaşılmalıdır. Yeninin yerleşmesi ve gelenek ırmağına kuvvet vermesi ve ona suyundan, renginden, kokusundan katması ile olur.

Bütün buraya kadar anlatılanlar, geleneğin bütün tarihsel ve toplumsal tartışma ve kavgalardan uzak anlamı üzerinden vurgulanmıştır. Geleneğin veya modernliğin güncel tartışmalardaki karşıt anlam dünyaları içeren tabiatları ayrı bir yazıyı gerektiriyor. Geleneğin kendi içerisinde her toplumdan, her zamandan, her atlastan taşıyarak getirdiği ve örf içerisinde dondurulup kristalize edilerek bir silaha dönüştürülen menfi unsurlar olduğu gibi modernliğin tanrı, tabiat ve insan ilişkilerini ilahi olandan tamamen kopuk bir şekilde tanımlayan seküler aklını da görmezlikten gelemeyiz.

Bütün bunlarla birlikte bilgide ve amelde süreklilik ve bütünlük esastır. Modern paradigma ve tahayyül bir parçalanma ve kopuştur. Parçalanmışlık hem düşünsel hem de pratiktir. İnsan kendisini modern dünyada ancak bir aparat olarak görebiliyor. Bir şeyin parçası olarak kendisini ifade ediyor. Ama bu parça duygu kedisini bütüne nispet eden bir bütünselliğe ulaşmıyor. Öncesi ve sonrası ise tamamen müphem! Mebde ve meâd duygusu yok. Modern durum kopuştur ancak arkasından yeni bir bağ kurma gerekir. Bu bağ kurma bilgi ve amele dayalı, geleneği muhtevi ve ıslah edici bir bağ olmalıdır. Bu bağ kurulamaz ise kopuşu parçalanma ve eriyip yok olma takip eder. Modern parçalanmışlık duygusu Müslüman zihninde de bir parçalanmışlık oluşturdu. Aynı ifadeyi genişletecek olursak modern durum karşısında bir kurtuluş yolu aramanın ifadesi olan İslamcılık da edebiyatta, sanatta ve fikriyatta bir bağ kur/ama/manın sancılarını yaşamaktadır. Ancak hikâye son bulmuş değil.

Gelenek bir toplumun, topluluğun, kavmin tarihsel aidiyet ve mensubiyetidir. Aklını kaybetmek istemeyen, zihinsel bir süreklilik talep eden her topluluk kendi örfünü ve âdetlerini yeniden keşfe koyulmalıdır.

Bilgi akla giden, akıldan gelen yoldur. Bu yol dil ile kurulur. Dil ile aşikâr olur. Dil nutuktur. İnsan nâtıktır. Nutku tutulmuş bir toplum ile karşı karşıyayız. Bundan kurtulmak için de bilgi ve amel ile bağ kurmak gerekir. Bilgi geleneği olan örfü yeniden keşfetmek ve amel geleneği olan âdetleri yeniden gözden geçirmek bu bağı kuracak uğraştır. Âdet ameldir. Amelde şart edeptir. Edep, dille söylemek el ile yapmaktır. Edep kaybolunca edebiyat da kalmaz. Edebiyat edebin hikâyesidir. Hikâye bir hafızadır. Hikâyesi olmayanın varlığı da yok hükmündedir.

Geleneği olmayanın geleceği olmaz. Hiçbir nevzuhur düşünce kolayca insanlık tarihinde tutunarak yol almamıştır. Tarihin akışı itidal üzere olan mutedil insanlardan yanadır. Her köksüz kurur. Her yeni bir iddiadır. İddia bir hayat belirtisidir. Hayatiyetinin devamı da köklerinin sağlam olmasına bağlıdır.

Örfü ve âdetleri bir tortu ve yığın olmaktan kurtarmak her yenilik iddiasının hedefi olmalıdır. Gök kubbe altında her şey eskir. Bazen unutulur bazen hatırlanır. Geçmişi geleceğe bağlayacak yol kadimi cedide bağlayacak bir akıl faaliyetidir. Yaratılış bilgi hazinesi üzerine kuruludur. Bilgi aklın malzemesidir. Geleceği kurmak geleneğe el uzatmakla mümkündür. Zaman bir sürekliliktir. Hayat da sürekliliktir. Düşünce ve amel de süreklilik üzere hayat bulur. Yok saymak için insan bilgisiz olmalıdır. Bilgi ile donanmış olmak yok saymayı dışlar. Kesin inançlılar, bilgiyi ve tarihi kendisiyle başlatan megalomanlar ile inancını kesin olarak kaybetmişler dışında herkes yaratılışa ve oluşa dikkat kesilir.

Her toplum ve düşünce mensubu önce kendi göğünün yıldızlarını seyretmeli. Kaybedilmiş özgüveni yeniden kazanmanın ilk şartı budur. Her kuş kendi göğünde gezer. Her bitki kendi toprağında, her ağaç kendi mevsiminde yetişir. Göğünü kaybeden kuş uçamaz, düşer ölür.

Allah’ın arzı mucizelerle doludur. Gelecek geçmişten daha deruni ve harikulade fırsatlar içerir. Geleceğe yönelen herkes için süreklilik esastır. Onun mayası da bilgi ve amelle karılmıştır.

Mustafa Yılmaz Arşivi