“Yek katre-i hunest ve hezar endişe”
(İnsan bir damla kan ve binlerce endişeden ibarettir / Hafız Divanı)
İnsanın varlık sebebi, tekâmülü ve nihayet ömrünün son bulması ve tabii ki ahiret inancı; düşüncemizin temel yapısını oluşturur. İnsanın üzerinde durduğu, düşünce ürettiği, sorular sorup cevap aradığı, anlamak için çaba sarf ettiği, bir ömür peşinde koştuğu hakikatin hülasası insandır. Kâinatın gerçeği ve varlık sebebi de eşref-i mahlûk olan insandır. Zariyat Suresi 56. ayet, insanın yaratılış gayesinin en net ifadesidir. Düşünen ve akleden bir varlık olması hasebiyle, düşünce serüveni, insanla birlikte var olmuştur ve kıyamete kadar devam edecektir. İşte bu düşünme ve anlamlandırma çabasına bir katkı da Yunus Develi’den geliyor. Yunus Hoca, Perde isimli öykü kitabıyla iman ışığı altında, kalbimizin ve gözümüzün önündeki perdeleri açma gayretinde bulunuyor.
Kitap on altı bağlantılı öyküden oluşuyor. Buna bir uzun hikâye diyebiliriz, hatta o kadar uzun ki, milyonlarca yıllık bir öyküyü önümüze seriyor. İnsanın, peygamberlerin, kâinatın, cin ve meleklerin hikâyesini, ta o ilk yaratılış gününden, muhtemel sona kadar kısa bir metinde anlatıyor. Edebiyatın ve özelde öykünün gücü bu olsa gerek.
Kitabı, Bakara Suresinin 30.ayeti eşliğinde okumak yol gösterici olacaktır: "(Ey Peygamber!) Bir zaman Rabbin, meleklere: 'Şüphesiz ki ben, yeryüzünde (insanı) bir halîfe kılacak olanım' buyurmuştu; (melekler:) 'Orada fesad çıkaracak ve orada kan dökecek bir kimse mi kılacaksın? Hâlbuki biz, hamdın ile (seni) tesbîh ediyoruz ve seni takdîs ediyoruz' dediler. (Rabbin de onlara:) 'Sizin bilemeyeceğiniz şeyleri, şüphesiz ki ben bilirim!' buyurdu.
Yazar, hepimizin dâhil olduğu o büyük hikâyenin, başlangıç noktasını şöyle belirlemiş: “En güzel hikâye ıssız zamanlardaydı ve mutlaka oralara gitmeliydi. Hem ilk hikâye olmadan, ıssız zamanların hikâyesini bilmeden, hikâyelerin hikâyesini bilmeden olmazdı. Bütün hikâyeler boşlukta kalırdı yoksa.”
Issız zamanlarda ne vardı sorusuyla birlikte, ıssızlığın içindeki arayışı ve varoluşu sırasıyla anlatır. Bu arada kendine ve hikâyeyi merak edenlere önce bir yol tarifi yapar: “Madem hem bir hikâye, hem de bir hikâyecisin, o halde ilk hikâyeye mutlaka ulaşmalısın.” Ardından, onsuz varlığın anlamsız olduğu, bilinmek isteyen o gizli hazineyi, evvel ve ahir olanı, ezel ve ebedin Sultanını, Zülcelâl-i vel-İkrâm olanı işaret eder: “Yalnızca O vardı.”
Develi; varoluşu ve ardından yaşanan süreci, insanın öyküsünü yani hepimizin dahil olduğu o büyük hikâyeyi gergefte işler gibi, sabırla ve ritmik hamlelerle işliyor. İnsanın, toprağın, ateşin, cin ve şeytanların yaratılışı, akabinde peygamberlerin kıssaları eşliğinde insanın öyküsünü anlatıyor. Gerek tarihsel anlamda gerekse dil ve biçim anlamında, bölümler arasında hiç sorun yaşanmaması, okuyucuyu kitaba bağladığı gibi, merak duygusunu da metin boyunca sıcak ve canlı tutuyor.
Büyük hikâyeyi, insanın ve şeytanın ağzından anlatırken, basit bir anlatımdan kaçınır. Genel anlatım bir kıssa lezzetinde giderken farklı bir boyut açılır ve anlatıcı kahramanların iç dünyalarına da ışık tutar. İnsan ve şeytanla ilgili, Kur’an merkezli, psikolojik tahlillerde bulunur ve varlığın felsefesine değinir.
Metnin tamamında insanın derin hüznü ve çaresizliği hissedilir. “Bir annem olsaydı eğer, kucağına koşar, sarılır, günlerce ağlardım. Günlerce başımı kaldırmazdım o sıcaklıktan. Yine o sıcaklıktan gönderirdim tövbemi Rabb’ime. Yalnızlığım, kimsesizliğim ve mahcubiyetimle kalakaldım öyle. Kalakaldık”
Metnin tamamında rahat ve çapaksız bir dil hissedilir. Özelikle; insan, cennet, peygamberler ve meleklerle ilgili bölümlerde ciddi bir anlatım güzelliği ve dil işçiliği göze çarparken, şeytan ile ilgili bölümlerde dil ve anlatım sıradanlaşır. Şeytanla alâkalı veya şeytanın anlatıcı olduğu bölümlerde dikkat çeken bu dilin, yazarın bilinçli tercihi olduğunu söyleyebiliriz. Konu, atmosfer, biçim, dil, geçişler… Bu dediğimizi okuyucuya ispat edecektir.
“Perde” insan için perdenin açılışı ve kapanışı arasındaki milyonlarca yıl, milyarlarca insan, sayısız vaka ile ifade edilen, sadece kâinatla sınırlı olmayan, metafizik alanda cevelana devam eden ama aslında bir “an” olan zamanı açıp kapatır. İnsana bu zaman içerisindeki kendi yolculuğunu hatırlatır. Bu yolculukta kullanacağı azığını yani bakış açısını insanın heybesine yükler. Yüzyıllardır devam eden; insan, zaman ve mekân üzerindeki tartışma ve düşünce atmosferine sahih bir bakış açısı kazandırır.
Yolculuğun sonunu tarif eder. “Sonra hikâyesini de alarak ayrıldı oradan. Kaderlere ve hikâyelere doğru yola çıktı…” Yazar, ben, siz…. Bu bizim hikâyemiz…

