Sigmund Freud, ressam Luca Signorelli’nin ismini unutunca, kendi kendine, özel isimleri neden unuttuğumuzu sorar. Cevabı da, Günlük Yaşamın Psikopatolojisi'nde verir: “Ben, bir başka şeyi bilerek/isteyerek unutmaya çalışırken, unutmak istemediğim şeyi unutmuşum.” Freud, niye unutmuştur, unuttuğunu tekrar hatırlamışmıdır bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz kesin bir şey var ki, hafızayı beşer nisyan ile maluldür. Unutmak çoğu zaman Allah’ın bir lütfudur. Unutmasaydık bu kadar acıya nasıl katlanacaktık? Ancak bazen de insanın kendini aldatmasıdır.
İnsanların isimlerini unuturuz. Hatta acıları, kederleri, sorumlulukları bile unuturuz. Gazete sayfalarından hatırınıza gelen bir isim var mı? Her şey bir istatistik oyunu gibi, ölen kadınlar, çocuklar, kazalar, şehitler…hep sayılar, sayılar…Ya isimler, o isimlerin hayatları, hayalleri, aşkları, eşleri, acıları, kelimeleri…hepsini unuttuk, üzerlerini örttük ve mutlu olduk. İşte bu sessizlik perdesini yırtıp, unuttuklarımızı anlatan bir kitap var elimizde: İnsan Hatırlar.
Nermin Tenekeci’yi, dikkatli öykü okurları Dergâh ve Hece'de yayımlanan öykülerinden hatırlayacaktır. İlk kitabı Yoksa, Okur Kitaplığından, ikinci ve son kitabı İnsan Hatırlar ise Büyüyen Ay Yayınları'ndan çıktı. Tenekeci, çok yazan, çok görünen bir yazar değil. Ancak 2010 yılında yayınlanan Yoksa ile başladığı yolculuğunu sağlam adımlarla, sessiz ve sakin yürütüyor. İlk kitabındaki, Mazi Kalbimde Yaradır, Koş Maradona Koş ve Adını Sen koy öyküleri isimleriyle ve hikâyeleriyle halâ aklımdadır.
Tenekeci’nin öykülerinin genel karakteristiğini iki temel üzerine oturtabiliriz. Birincisi, İnsan Hatırlar’da hayatın ta kendisini anlatması. İkincisi, çok net ve başarılı bir şekilde kullandığı sinema dili. Birkaç kitabı yayınlanan öykücülerde dikkatimi çeken bir husus var: Şöyle ki, ilk öykülerde ilk kitapta genellikle, gerçekçi, gerçek olaylardan esinlenen yani kurgusu zaten oluşmuş öyküler oluyor. Bu tercih, yazarın güvenli bir zeminde hareket etmesini sağlar, doğal ve doğru bir tercihtir. Yayınlanan öyküler ve kitaplarla birlikte gerçekleşen özgüven, bilgi birikimi ve tecrübe ile yazar artık yeni mecralara yönelir. Nedir bu mecralar; kurgu, dil ve biçim ile ilgili denemeler, kısa veya uzun öykü denemeleri, belki de roman gibi farklı türler. Nermin Tenekeci’de ise durum biraz tersine yakın. İlk kitap olan Yoksa, biçim ve dil açısından tecrübeli bir yazarın birikimi gibidir. Bu kurgusal (veya o hissi veren) öykülerde, sanırım, yazarın aceleci davranmadan, yavaş ilerleme tercihi/isteği etkilidir. İnsan Hatırlar'da ise klasik hikâye formuna yakın öyküler kaleme almış.
Tenekeci’nin öyküleri, hepimizin başına gelebilecek belki kısmen yaşadığımız veyahut şahit olduğumuz sahici hikâyeler. Hatta bu hikâyelere o kadar çok aşina olduk ki, birçoğunu unuttuk/unutmak istedik. Bu hikâyeler tekrar önümüze geliyor: problemli evlilikler, ayrılıklar, ebeveyn çocuk ilişkileri, kan davası, namus cinayetleri, aile içi şiddet, terkedilişler, aldatma, hastalık, üzüntüler, pişmanlıklar…
Tenekeci; hikâyeye, sadece edebi bir metin, bir dil cambazlığı zaviyesinden bakmıyor. Bir meselem var diyor, okuyucuyu bu meseleyi duymak zorunda bırakıyor, bu da yetmiyor sinematografik bir anlatımla tasvir ediyor. Meselesi olan hikâyeler derken, yazar, okuyucuya ders/nasihat vermiyor. Aslında mesaj kaygısı da yok. Sadece, tekrar tekrar duyduğumuz/yaşadığımız olayları unutturmamaya çalışıyor. Bunu yaparken ciddi çalışılmış karakterler üzerinden anlatıyor. Diyalogların pek olmadığı öykülerde, hikâye sahne sahne anlatılıyor.
Öykülerin klasik forma yakın olduğunu ifade etmiştik. Klasik öykülerin yapısındaki serim, düğüm, çözüm sıralamasına biçim olarak uysa da öykülerin sonunda geleneğe uymaz. Sonu anlatır ancak okuyucuya da bir alan bırakır. Burada sonla ilgili hayal kurmanıza müsaade eder.
Kitapta yer alan öykülerin tamamında bir dil işçiliği göze çarpıyor. Kısa ve net cümleler, öykü bölümlerinin idealliği, bölümler arası geçişin rahatlığı öyküyü sağlamlaştırdığı gibi okumayı kolaylaştırıp, anlamaya katkı sağlıyor. Aceleci olmayan bir anlatım tarzı olmasına rağmen, girişlerin güçlü olması, merak duygusunu canlı tutması okuyucuyu hızla içine çekiyor. Birkaç öykü dışında tempo sorunu yok. Cinnet öyküsünde, Yakup’un hayatından bir kesiti anlattığı bölüm ile öykünün sonuna doğru Selma ile ilgili sahne tempoyu düşürmüş. Buraya Kadar öyküsünün son kısmındaki gaspçı sahnesi ise yine öykünün temposunu düşürüyor. Diğer öykülerdeki güçlü sonlardan ayrı bir yerde duruyor.
Bazı öykülerdeki yan karakterlerin/tiplerin öykülere katkısı zayıf görünüyor. Yazar bu tipleri öyküye dâhil edip isimde vermiş. Cinnet’te Selma, Buraya Kadar’da Ceyda, Sonsuz Bir Geç Kalış’ta Şehriban, Bu Böyledir’de Gülfer, Mevsim-i Baran’da Aslı, Nefes Nefese’de Buse misal olarak gösterilebilir.
İlk kitapta da nispeten göze çarpan,“iki nokta üst üste” ve “noktalı virgülün” bolca kullanımı dikkat çekiyor. Öykülerde karşılıklı diyaloglar pek olmadığı için iki nokta üst üste sıklıkla kullanılmış. Ancak noktalı virgül kullanımı (doğruluğu ve gerekliliği ayrı bir konu) okuma hızını azaltıyor.
Tenekeci’nin kullandığı baba, lunapark, çatı, güvercin vb. imgeler üzerine ayrıca düşünmek ve konuşmak gerekir.
Kitaba adını veren İnsan Hatırlar öyküsü; hikâyesi, kurgusu ve diliyle oturmuş bir öykü olmasının yanında ayrı bir önemi daha var. Okuyanlar hatırlayacaktır: Cemal Şakar’ın 24 öykücüden 24 öykü alarak yayına hazırladığı Sessiz Harfler ismindeki öykü seçkisi 2013 yılında yayımlanmıştı. Kaybettiğimiz alfabemiz, dilimiz, kültürümüz ve Türkçemiz üzerine veya bu konularla alâkalı olarak kaleme alınmış öykülerdi bunlar. İşte, İnsan Hatırlar öyküsü bu öykülerden en iddialı olanlardan biriydi. Muhatabını ne kadar buldu bilemiyorum. İnsan Hatırlar öyküsünde, hikâye, Alzheimer hastası baba üzerinden kurgulanır. “İnsan hatırlar… Yazık ki babam hatırlamıyor. Yüzleri, sesleri ve kokuları; bir çiçeğin rengini ve bir kitabın adını… Hatırlamadığı için konuşmuyor ve kalbi kelimeler olmaksızın atıyor.” Yaşanmışlıklar; unutma ve hatırlama üzerinden, anlatıcının bir sorgulama ve muhasebesini okuruz. Anlatıcı kıymetli bir tespit yapar ve bizi düşünmeye sevk eder: “İnsan yaratılmışların en kıymetlisidir çünkü hatırlar.”
Giden Gün Ömürdendir öyküsünü, sadece bir cümle tarif etmeye yetecektir: “Omuzlarına bir günahın vebali yüklenen on dört yaşındaki erkek kardeşler ve bir çamaşır ipiyle kucaklarına intiharı bırakılan on yedi yaşındaki ablalar vardı, dahası.”
Kanat Sesleri öyküsü kitaptaki en kısa öykü. Aşkının ısrarla peşine düşen, karşılık bulamayan tam bulduğunu zannederken aldatılıp bir yumrukla kendine dönen delikanlıyı anlatır.
Mevsim-i Baran öyküsü, bir aşk hikâyesiyle başlar. Kardeşler arasında yaşanan çocukça bir şikâyet olayı, zorla yaptırılan bir evliliğe sebep olur. Genç bir kadının, toplumun ve ailesinin gözü önünde ölüme nasıl gittiğini anlatır.
Ceviz Ağacı öyküsü, kitabın ilk öyküsü. Annesinin cenazesine yetişemeyen bir genç kızın iç âleminin, kendisiyle hesaplaşmasının öyküsü. Anılar, ayrılıklar ve hüzünler cümlede okunur: “Kimi yerler, kimi acılar başkalarıyla paylaşılmazdı. Onlara paha biçilmez, gizlendikleri yerde palazlanıp büyürlerdi.”
Nermin Tenekeci, bizi hüzünlü bir okumaya, acıları paylaşmaya ve unutmamaya davet ediyor. İnsan olan hatırlar.
