Kış Tutulması
TEMMUZ Sayı: 13 - Ağustos 2017

Ayşe ALDEMİR, ödüllü bir romancı. İlk romanı Üzüm Kokusu, 2015 Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması'nda ödüle değer bulunmuş. Romancılığı çok bilinmese de, dergilerde yayımlanan öyküleri biliniyordu. İşte o öyküler, Büyüyen Ay Yayınlarınca, Kış Tutulması adıyla bu yıl kitaplaştırıldı. Kitap üç bölüme ayrılmış ve toplam on dört öyküden oluşuyor. Kitapta ilk olarak öykülerin isimleri dikkat çekiyor. Kış Tutulması, Badem Çiçeğisin ve Eyvah, Galata Kulesi, İbrahim ve Annem, Sevgilim Nar gibi öykü isimleri sanki bir şiir kitabıymış hissi veriyor ve öyküleri okuyunca şiirsel dile tanıklık ediyorsunuz. “Sınırın öte yakasındadır tuz ırmağı… Biz elimizde papatya doluymuşçasına koştuk. Nefes nefese. Tuza…Irmağa…Genzimizde tuhaf bir yangı. Genzimizde ölü balıklar sanki… Acı bağrışlar duyuldu, kurt ulumasını andıran. Eyvah dedik, birileri öldü…”(Ölü Balık Cenneti öyküsünden) gibi birçok paragraf, yazarın şiir diline hem yatkınlığının hem vukufiyetinin delili.

Yazar öykülerini anlatırken, kelimeleri ve cümleleri kendi akışına bırakmadan, dizginlerin elinde olduğu hissini vererek anlatıyor. Özellikle ilk bölümdeki öykülerde bilinç akışı tekniğinden faydalanıyor. Bazen düzenli iç konuşmalarla sürdürüyor öyküyü. Kısa kısa, kesik kesik, nefes nefese cümlelerle anlatıyor. Bu anlatımın yazarın bilinçli bir tercihi olduğunu anlıyoruz. Fakat kısa ve devrik cümlelerin peş peşe gelmesi okuyucuyu yoruyor. Hem incelikli ve işçilikli dil hem de yazarın anlatmak istediklerini hemen ortaya dökmemesi, dikkatli bir okumayı gerektiriyor. Böyle bir okumadan sonra ancak öykülerin tadı çıkıyor.

Kış Tutulması'nda dikkati çeken bir diğer husus ise her öyküde karşınıza çıkan; at, kar, çiçek, yara, ayna, kader ve rüya imgeleri. Özellikle rüyalar belirleyici rol oynuyor. Rüya öyküler keyifli metinler olsa da, okuyucu açısından riskli öykülerdir. Anlatının; rüya-hakikat çizgisi, rüyanın nerede başlayıp nerede bittiği, atmosferin sağlam kurulması, kahramanların netliği gibi unsurlar okuyucuyu öyküye bağlar veya koparır. Rüya öykülerindeki bir parça karanlık nokta bile okuyucuyu öyküden soğutabilir. Bu anlamda Aldemir’in öyküleri sorunsuz metinler. Rüyaların netliği hatta son bölümdeki öykülerde rüyaların anlatılması ve tabir ettirilmesi metinleri anlaşılır kılmış.

Öykülerdeki manevi atmosfer, metafizik, yer yer mistik ögeler dikkat çekicidir. Kahramanlar çok net olarak tarif edilmez; kimlikleri, duyguları, inançları, düşünceleri, psikolojileri ortaya dökülmez ancak silik, belirsiz karakterler de değildir. Sıradan insanlardır, pek bilip görmediğimiz, seslerini duymadığımız. Acılarını içinde yaşayan, çığlık atamayan, erkekler, kadınlar ve çocuklar. Fakat maneviyatlarını bir duman gibi hissedersiniz. O tevekkül, inancın sadeliği, ahiret ve hesabın gerçekliği, kaderin karşısındaki soylu diz çöküş…Tüm manevi atıflar, kahramanlara ve okuyucuya Ölü Balık Cenneti'ndeki gibi bir mesaj verir: "Bu dünyaya ait bir yerde değildin. Köpüksü, gittikçe köpüren, sonra dağılan ve yekten dingin…" Evet, kahramanlar da biz de bu dünyaya ait değiliz. Kış Tutulması'nda yine dünyaya bir atıf vardır. "Burası dünya evi! Diyordun. Hüzünler evi…" ait olamamanın getirdiği tedirginlik ve yerinde duramayış, arka planda düzgünce yerleştirilmiş. Bu arada anne, baba, nine ve dede sürekli karşımıza çıkar. Hakikatten nasibini almış nine, Kara Kışta Bir At Cenazesi'nde, “Allah bizi sınıyor, der. Bazen de Sarı Kantaron öyküsündeki acılı ama bir o kadar da güçlü olan anneyi tarif eder. "Yaprak yaprak konuşurdu. Yine öyle. Sesi, cennet gibi." Rahatlarız birden, hep birlikte huzura kavuşuruz.

Kış Tutulması ile Geceyi Kaçıran Kuşlar öykülerinde geçen bir ortak cümle, yalnızlığımızı ve çaresizliğimizi ortaya koyar: "Buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyorum o yüzden bir türlü geri dönemiyorum." Bu ortada kalmışlık, karakterlerin hemen hepsinin ortak kaderi gibidir. Ölü Balık Cenneti'ndeki insanların yaşam ve ekmek mücadelesi, Kara Kışta Bir At Cenazesi öyküsündeki ailenin kaçırılan atının ardından yaşanan ağır travma, Badem Çiçeğisin ve Eyvah öyküsündeki çocuğun, dayak yiyen annesi üzerinden yaşadıkları, Sakız Ev Cinayeti'ndeki Neclan’ın dramı… Yazarın karakterleri, acıdan, yalnızlıktan, ölümden uzaklaşamazlar, hikâyeleri gerçekten daha gerçek anlatılır.

Bu arada keyifli öyküler de var: Sevgilim Nar öyküsü bir seyahatname tadında devam ederken sonu hakkında hiç ipucu vermez ve sürpriz bir sonla karşımıza çıkar. Kuşbaz ve Sarı Kantaron öykülerindeki bazı cümleler, David Le Breton’un Yürümeye Övgü kitabını akla getirir: "Belki de yürürken sanki zihin de bir yürüyüşe çıkar da hep mahpus kaldığı tavan arasından kurtulur gibi, sanki teneffüs alır gibi olurdu da ondan…Çıkmalı bu odadan, yürümeliyim. İçimdeki lüzumsuz öfkeyi atmalıyım…" Azel’in Rüyası'nda ise üçlü bir anlatımla öykü sürdürülür. Kuşbaz ise okuyucuyla diyalog kuran bir öykü. Öykünün kahramanı Süleyman, kendisiyle ve okuyucuyla konuşan, neşeli bir kahraman. Geceyi Kaçıran Kuşlar öyküsünde Sait Faik’in yazma macerasını anlatır ve devam eder: "Yaz hadi, madem kimse yok, madem yazı ancak paklıyor seni, durma yaz. Kâğıt yok ne de kalem. İste birinden…" Yazarın kendisine ve tüm yazmak isteyenlere açık bir teşvik ve tavsiyedir.

Aldemir, öykülerindeki ritim ve tempoya arada; Bana Yalan Söylediler, Senden Vazgeçmem, Tanrı İstemezse ve Cahildim Dünyanın Rengine Kandım gibi şarkılar eşlik ediyor.

Ezcümle; üzerinde tartışılabilecek bazı sorunlara rağmen; dil, kurgu, biçim, anlatım ve hikâye olarak iyi bir öykü kitabıyla karşı karşıyayız. Şayet bir gün, bir “Rüya Öyküleri Kitaplığı” kurulacak olursa “Kış Tutulması” burada kuvvetli bir şekilde yerini alacaktır. Ayşe Aldemir öykücülüğü üzerine çok konuşup yazacağımızı düşünüyorum.

Hüseyin Cömert Arşivi
13 Sayı: 13 - Ağustos 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler