Bir Şahit: Akif Hasan Kaya
TEMMUZ Sayı: 9 - Nisan 2017

Kitaplar, yazarlar ve kitap okuma süreciyle ilgili, gerek sohbet ortamlarında gerekse gelen sorulara karşılık, sürekli olarak tekrarladığım bir tavsiye var: Bir yazarın, özellikle de beğendiğiniz bir yazarın tüm kitaplarını okuyun. Yazarın duygu ve düşünce âleminin, dil ile olan münasebetinin, imge dünyasının, hayata ve hadiselere bakışının anlaşılması için külliyat okumaları fırsattır. Buna ilave olarak, yazarın röportajları, varsa hakkındaki eserler ve yazılar okuyucuyu aydınlatacaktır. İnceleme ve eleştiri yazanlar için durum daha farklı. Bir esere ait, bir sayfa, bir düşünce, bir cümle, bir sahne için bile bu tip yazılar kaleme alınabilir. Bu kaideye rağmen, yazarın tüm eserlerini okumak, yazar ve okur için hem faydalı hem keyiflidir. Bu yazıyı kaleme almadan önce, Akif Hasan Kaya’nın; Islak Kibritler, Ölmüş Oyuncaklar Müzesi, Uzun ve Lacivert Günler kitaplarını yeniden ve sırayla okudum.

Kaya’nın öykücülüğü üzerine elbette çok şey söylenebilir ancak en dikkat çekici hususlar herhalde; insanın acısını ele alması, vicdani yaklaşımı, çağına şahitliği, meselesi ve bu mesele üzerinden söyleyeceklerinin sorumluluğudur. Kendisi de anlatma macerasının ipucunu Pansiyon öyküsündeki şu cümleyle verir: “Hikâyeyi de bunun için yazdı zaten. Kendisine yük olanları o yazıya boşalttı.”

Yazarın kitapları sırayla okunduğunda, ilk göze çarpan, içinde bulunduğu İslam coğrafyasına, ülkemize ve buralarda yaşananlara karşı duyarlı olmasıdır. Bizim hikâyemizi yazmaya; insanlığın hikâyesini, yani büyük hikâyeyi yazarak başlar. Öykülerinde; Afganistan, Filistin, Suriye, Soma, işçi ölümleri, savaş, göç, çarpık kentleşme, cezaevi… olanca çıplaklığıyla görünür. Tüm öyküleri göz önüne alındığında, bu konulardaki öyküleri aslında çok yer etmez. Ancak kabuk bağlamayan bu yaralar tekrar tekrar hatırlatılır. Üstelik yazar, söz konusu öykülerinde bu dramı gösterirken kendi sorumluğundan sarfınazar etmez, üstten bakmaz ve nasihat vermez. Melodrama düşmeden kendi meselesini de ortaya koyar. Aslında çığlık çığlığa bağıran bir vicdanı, sessizce kulağınıza fısıldarken duyarsınız.

İlk öykülerinden, ilk kitaptan itibaren sorumluluk, şahitlik ve vicdan ana izlektir. İlk kitap olan Islak Kibritler’de, yazarın öykü üzerindeki hâkimiyetinin ipuçlarını görebilirsiniz. Kısa öykülerde bu hâkimiyet daha belirgindir. Ancak kitaplarla birlikte yazarın; sadece güncel ve toplumsal konularda yazmadığı, aslında diğer öykülerinde daha başarılı olduğu ve bunu yaparken de öykünün imkânlarını nasıl kullandığı ve kullanımın bilinçli bir tercih olduğu ayan beyan görülecektir. Örnek olarak, Çerkez’in Rüyası’nda iki cepheli bir anlatım yöntemi kullanır. Aynı olayı kahramanların gözlerinden farklı farklı anlatır.

Halid Ziya’nın “Söylenmemiş söz ağırlaşır” ifadesinin Akif Hasan Kaya’ya uygun olduğunu düşünürüm. Söylenmemiş söz bırakmamak için öykülerini kaleme alıyor gibidir. Bununla muhtemelen kendi sorumluluğunu yerine getirmiştir, içinde ağırlaşan bir şey bırakmaz. Ancak anlattıklarıyla okuyucunun yüreğinde öyle bir ağırlık bırakır ki tarifi zordur. Islak Kibritler’de yer alan Koku, Bir Kış Masalı, Eflatun; Ölmüş Oyuncaklar Müzesi’ndeki, Servilerdeki Rüzgar ile Uzun ve Lacivert Günler’deki, Gecenin İpi benim için bu minvaldeki öykülerdir.

Yazının başlığında “şahit” kelimesini özellikle seçtim. Çünkü, onlarca öykü arasından Güvercinler, Sınır, 301 gibi birkaç öykü bile yazılanların, birer şahitlik öyküsü olduğuna delalet eder. Size göstermek istediğini açık bir şekilde ifade eder ancak bunun için dolambaçlı yolları, ışık oyunlarını tercih etmez. Işığı tutar, sahneyi gösterir, gerisine karışmaz. Anne, baba, aile, geçmiş, hüzün, savaş, yokluk, acı, çaresizlik gibi kavramlar her sahnede göze çarpar.

Kurt öyküsünde olduğu gibi, psikolojik sahnelere rastlarsınız ama derin kişilik tahlilleri yapmaz buna gerek de görmez. İç karartıcı tablolarda kişiler baskın karakterler olarak ortaya çıkmaz, hatta diyaloglara da çok yer verilmez. Fakat tüm öykülerde hâkim olan bir hüzünle, bazı öykülerde de yoğun bir dramla baş başa kalırsınız. Kahramanların hayat ve diğer insanlar karşısında yaşadıkları, çaresizlik, ezilmişlik, savrulmalar, gidiş gelişler, yıkımlar,… okuyucunun üzerine çöker. Muhtemelen bunu kasıtlı yapar, öykülerde anlatılan konu ve kişileri okuyup geçmenize müsaade etmez. Yoksayılan, üstü örtülmek istenen, görmezden gelinen acıyı, unutmaz, unutturmaz. “Dönüş” öyküsünde geçen “Nereye kaçarlarsa kaçsınlar, hep peşlerinde olacaktı geçmişleri.” cümlesindeki gibi, geçmişi unutmamıza müsaade etmez.

Islak Kibritler’deki, Koku ve Fısıltı öyküleri, yazarın tüm öykülerinde ve kitaplarında sürecek olan rahat ve akıcı diline örnektir. Ölmüş Oyuncaklar Müzesi kitabında yer alan; Ene, İz, Kavis, Kış, Ebabiller, Üç Nokta, Melal, Güneş, Koza gibi kısa öyküler dikkatli okuyucunun gözünden kaçmayacaktır. Uzun ve Lacivert Günler’in tek kısa öyküsü olan Si-yah-ma-vi ise şiir gibidir.

Son dönemde bazı öykücülerde görülen, aforizma benzeri, takla attırılan, eğilip bükülen, oyunbaz cümleler göremezsiniz. Kum öyküsündeki “O kadar acıya nasıl dayandım bilmiyorum”, Koku öyküsünde “Bir insan ancak bu kadar ağlayamadan ağlayabilir”, İç İçe Zamanlar öyküsünde “Hüzün, çocukları ne çabuk büyütüyordu. Hüzün çocukları, ne çabuk büyüyordu”, Servilerdeki Rüzgar öyküsünde “Yalnızlığı, yokluğu, zayıflığı, kimsesizliği paylaştık. Başka bir şeyimiz de yoktu zaten.” gibi cümlelerle derdini açık ve net anlatır. Bunu anlatırken sadece duygulara hitap eden bir dil kullanmaz. Aynı zamanda okuyucuyu hatırlamaya ve düşünmeye sevk eder. Sıkılmadan okuduğunuz öyküden sonra, anlatıcının; gerçekçi, tutarlı ve meseleyi iyi ifade ettiğine karar verirsiniz.

Kaya’nın öykülerinde, yazarın gözlem gücü ve ayrıntıları ıskalamama gayreti hemen görünür. Sanki anlattığı hikâye, gözünün önünde yeniden canlanmış gibidir. Anlatırken, kendi dilinden, öykünün biçeminden, sahicilikten, olaydan, atmosferden ve insandan taviz vermez. Güvenli, rahat, kuru ve yavan bir anlatımdan uzak olarak capcanlı anlatır.

Akif Hasan Kaya’nın öyküleri suskunların söyledikleridir. Siyah öyküsü onların terennümüyle başlar:

Susmayı acılar öğretmese keşke; başka bir yolu olsa…

Sussak! Sussak! Sussak!

Adam gibi sussak!..

Kierkegaard’ın “Sadece gerçekte nasıl suskun kalacağını bilen bir kişi gerçekten konuşabilir. Suskunluk içe bakışın, iç dünyanın özüdür.” sözü sanki bu suskun kahramanlar içindir.Yazar, son sözünü Eflatun öyküsünde söyler: “Söylemek istediklerimi anlatıversem bir çırpıda, dilim dolanmadan; çok değil bir kişi de anlayıverse… Sonra; ağır bir uykuya dalsam; uyusam, uyusam…uyandığımda adımı unutmuş olsam…”

Hüseyin Cömert Arşivi