“Tüfek kızamık gibidir.
Köylüler bir çocuğun kızamık olmasının, çocuğun yaşamaya başlaması, hayatının garantilenmesi anlamına geldiğini söylerler.”
-Kamptaki Silahlar-
Ne trajedi ne de komedi hayatın tümünü anlatamaz. Bu yüzden bu ikisinin birleşimi ile dram ortaya çıkmıştır fakat dram komediden çok trajediyi çağrıştırır. Sanırım, bunun nedeni komedinin insanlar üzerindeki etkisinin gelip geçici, trajedinin ise daha sarsıcı ve uzun süreli olmasıdır. Ayrıca hayatın gerçekliğini daha iyi yansıtabilmek için dram ortaya çıktığı halde güçlü çağrışımının trajediye yakın olması, hayatın komediden ziyade trajedilerle dolu olduğunun belirtisidir.
Trajedi vicdanları uyandırır. Uyuyan zihinleri canlandırır. İnsanı harekete geçmeye sevk eder. Elbette tatsızdır, bu yüzden zihinleri yorar. Komedinin aksine keyif vermediği gibi karmaşık sorunları düşünmeye ve çözüm yolları üretmeye zorlar. Çoğu insan trajediden kaçar. Sokaklar, evler; güzel görmek ve güzel düşünüp güzel yaşamak için trajedileri duymak, görmek ve bilmek istemeyen insanlarla doludur.
Her ne kadar trajedinin hayatın tümünü anlatamayacağını ifade etmişsek de, bu durum kimi yerlerde ve zamanlarda istisnalarla karşılaşır ve hayat trajedinin ta kendisi olur. Mesela Filistin’de siz hiç komik bir haber duydunuz mu? En fazla trajikomiktir o haber! On yıllardır süren ve dozajı kimi zaman çoğalıp azalan ama her zaman mutlaka bulunan acı Filistin ile özdeşleşmiştir. Büyük güçlerin de zalimlerden yana tavır almasıyla Filistin’de hep baskılanan bir topluluk yaşam savaşı vermektedir.
1936 yılında Filistin’in Akka şehrinde doğan Gassan Kanafani 12 yaşında, yani İsrail’in kurulduğu yılda çoğu Filistinli gibi önce Lübnan’a sonra Suriye’ye göçerek; yaşadığı evi, sokağı, arkadaşlarını ve çocukluğunu terk etmek zorunda kalmıştı. Lise öğrenimini burada tamamladıktan sonra mülteci kamplarında öğretmenlik yapmış, George Habaş’la tanışmasıyla birlikte siyasete atılmış ve Kuveyt’te sürgün yıllarından sonra 1972’de bombalı saldırı sonucu ölümüne değin Beyrut’ta çeşitli dergilerde redaktör ve editör olarak çalışmıştır.
Her Filistinli düşünmek zorundadır. Zor şartlar, içinde bulunulan çaresizlikler, çelişkiler insanı düşünmeye ve bir çıkış yolu aramaya sevk eder. Kanafani de öyle yapmıştı. Sünni bir babadan olmasına rağmen misyoner okuluna gönderilmiş, Hristiyan bir kimlik kazanmışken önce Arap milliyetçiliğine ve nihayet kendini bulduğu (?) Marksist-Leninist bir çizgiye ve bu çizginin gösterdiği hedefler, araçlar doğrultusunda Filistin’in kurtuluşuna inanmıştı. Ona göre Filistin’in içinde bulunduğu durumun nedeni; din, feodalite ve diktatör Arap liderleriydi.
1967 yılındaki büyük hezimetten sonra, savaş herkesi yeniden pozisyon almaya mecbur edince George Habaş’la birlikte Filistin Halk Kurtuluş Cephesini kurdu ve bu örgütün programını yazdı ve sözcülüğünü yaptı. Fakat onu asıl etkili kılan Beyrut’ta çıkardığı -ki bilindiği gibi Beyrut yüzyıllardır çoğu edebiyatçının, gazetecinin mutlaka bir uğrak yeriydi- el Hedef dergisiydi ve bu dergiyle Filistin mücadelesini tüm dünyaya duyurmaya çalıştı. Özellikle dergideki afişleri Filistin’in sembolleri haline geldi. Dergisi için şunları söylüyordu: “Öyle bir gazete düşünün ki bir kıvılcıma benzesin, o kıvılcım büyük bir ateşe dönecektir.”
Şu bir gerçek ki, insan herkesten bir şey öğrenir fakat düşmanından çok daha fazla şey öğrenir. Kanafani’nin de gördüğü düşmanın, elinden vatanını zorla, silahla aldığıydı. Düşmanla anlaşmak ve uzlaşmak boşunaydı ve bu yüzden Filistin halkının tek tercihi silahtı. Aslında bu durum, çoğu naif insana itici gelse de koşullar başka bir yol da göstermiyordu. Bu anlayışını Kanafani novallelerinde yansıtmıştır. Özellikle kamplardaki yaşamı ve Siyonist Yahudilere karşı silahlı mücadelesini anlattığı öykülerinin bir kısmının başlıkları şöyledir: “Çocuk, Babası ve Tüfek, Ceddin’deki Kale’ye Gidiyor”, “Çocuk, Amcasının Tüfeğini Alıp Doğudan Safed’e Gidiyor”, “Kamptaki Silahlar” gibi.
Başlıklardan da anlaşılacağı gibi Kanafani’nin öykülerinde tüfek ve çocuklar önemli bir yer tutar. Bir öyküsünde çocuk babasından izinsiz amcasının tüfeğini alarak İngilizlerin tuttuğu kaleye saldırmak üzere yola çıkar. Bir başkasında bir grup direnişçiyle birlikte çocuk silahlı çatışmaya girer. Bu öykülerden, Arapların henüz İsrail devleti kurulmadan dahi İngilizlere karşı verdiği silahlı mücadeleyi ve İngilizlerin Yahudilerin silahlanmasına ses çıkarmadığı Araplara ise en ufak bir tüfeği bile yasakladığını öğreniriz. Araplara karşı oluşturulan dezenformasyonun da çürütüldüğü öykülerdir bunlar.
Kanafani’nin eserlerinde yabancılaşma sorunu, kamplardaki insanların yaşamı, acıları ve mücadelesi sembolik bir anlatımla işlenir. Bu sembolizm kimi zaman açıkça söylenirken kimi zaman da okuyucuya bırakılır. “Çocuk O Anahtarın Baltaya Benzediğini Fark Ediyor” başlıklı öyküde, bir çocuğun çağrışımlarını aktarırken bunun normal mi anormal mi olduğunu sorgular. “Filsitin’in Çocukları ”adlı eseriyle, Filistin’in çocuklarının çocukluğunun; oyun hamurları, oyuncaklar, salıncaklar, oyunlar içinde geçmediğini, geçemeyeceğini, onların Siyonist Yahudilerle olan mücadelede önemli bir rol alması gerektiğini vurgulamak ister. Zaten onun eserlerindeki çocuklar bu konuda oldukça bilinçlidir, aksine babalar ise bu mücadelede daha mülayim ve olaylara karışmamayı tercih eden, apolitiklerdir.
Bu sembolizm Kanafani’nin en meşhur eseri “Güneşteki Adamlar” adlı eserinde de kendini hissettirir. Irak’ta yaşayan biri çocuk, diğeri orta yaşta ve ihtiyar üç Filistinlinin daha iyi bir yaşam için Kuveyt’e kaçışları anlatılır. Kendilerini kaçıracak olan adam Tanrı tanımaz ve maddeci biridir. Onları arkasında su deposu bulunan kamyonla kaçıracaktır. Fakat bu esnada çölden geçmek zorundadırlar. İki karakoldan geçerken, su deposundakilerin ses çıkarmamaları, havasızlığa ve güneşe 6-7 dakika dayanmalarını tembih etmiştir kendilerini kaçıracak olan ve kendisi de bir Filistinli olan Khayzaran. Birinci karakol 7 dakika sürmüş ve bu üç nesil Filistinli boğulmaktan zor bela kurtulmuştur. Bir diğerinde karakoldakilerin Khayzaran’ı oyalaması ile vakit 12 dakikayı geçince, Khayzaran telaşla deponun kapağını açtığında bu üç nesil Filistinlinin de boğulduğunu fark eder. Onlara “neden yardım istemediniz, neden depoya vurmadınız?” diye feryat etse de ceplerindeki parayı alarak, cesetleri bir çöplüğe bırakır.
Bu hikâye kendi vatanlarını terk eden ve yaşam mücadelesi peşine düşen, asıl mücadeleyi unutan Filistinlilerin kuşaklar boyu kaderinin temsili gibidir. Elbette bununla birlikte mülteci olan Filistinlilerin trajik sonlarından bir örnek sunulur.
“Hayfa’ya Dönüş” isimli novellası ise, Kanafani’nin bütün yeteneklerini ortaya koyduğu yine trajik, sembolik muhteşem bir öyküdür. 21 Nisan 1948 yılında Hayfa şehri kaderiyle boğuşmaktadır. Ellerindeki hafif silahlarla Arap gençler, organize Siyonist Yahudilere karşı bir ölüm kalım savaşı vermektedir. Çatışma öylesine şiddetlidir ki, kaçan siviller ezilme, kaybolma tehlikesiyle hızla Hayfa limanından kaçmak zorundadır. Böylesine bir hercümerç içinde Sait ve Safiye küçük bebeklerini kaybetmişler ve Lübnan’a göç etmişlerdir. Aradan tam 20 yıl geçtikten sonra, tekrar evlerini görmek üzere Hayfa kentine doğru yola çıkarlar. Çocukları Haldun’u birbirlerine hiç anmamaktadırlar. Çünkü kaybolmasından dolayı hem bir suçluluk duymaktadırlar hem de acılarını tekrar tazelemek istememektedirler. Mahallelerine tam 20 yıl sonra döndüklerinde evlerinin hala yerinde durduğunu fark ederler ve içeri girdiklerinde de evlerinde tam 20 yıl önceden kalan eşyalar durmaktadır. Evlerinin yeni sahibi bir zamanlar Nazi kampında kalan bir Yahudi ailedir. Çok kötü bir insan olmamakla birlikte, sahiplenme duygusunu her Yahudi kadar içselleştirmiştir. Bu yüzden onlara bir gerçeği söyler. Haldun yaşamaktadır ve birazdan eve gelecektir. Bu şaşkınlık ve buruk sevinç içinde çocuklarını beklerken, Kanafani’nin müthiş bir sembolizmi ve yabancılaşma sorununa bakışı cisimleşmiş bir hal alır. Haldun, İsrail asker üniformasıyla eski anne ve babasının karşısına dikilir. Geçen 20 yıl içinde kimliğine iyice yabancılaşmış ve o artık kendini bir Yahudi gibi hissetmektedir. Ve bu üniformasıyla İsrail adına savaşacağını haykırır, eski babasının ve annesinin yüzüne. O anda baba, evde bıraktığı diğer oğlu Hamit’in, İsrail ile mücadele etmek için örgüte katılmasına müsaade etmediği an için utanç duyar.
Bu esnada bir sembolizm daha yaşanır. Yahudi aile Haldun’a tercih etme şansı tanır. Haldun eski ailesini mi kabullenecektir yoksa kendisini büyüyüp yetiştirdiği Yahudi ailesini mi? Burası sanki “siyah deri beyaz maske” gibidir. Haldun’un şahsında Filistin sorunu cisimleşmiştir. Beden Filistin’dir fakat o artık İsrail üniforması giymiştir. Ruhu da giderek bu kıyafete ayak uydurmaktadır. Sait, karısı Safiye’ye üzüntüyle Haldun hakkında, yani Filistin hakkında şöyle der: “Buradan çıkıp gidelim ve geçmişe dönelim. Mesele kapandı. Onu çaldılar.” ve ekler: “Suç yirmi yıl önce başladı ve bedelini kimin ödediği konusunda kuşku yok. Suç, onu burada terk ettiğimiz gün gün başladı.” Hikâye, Sait ve Safiye’nin evlerine geri dönerken, küçük oğlu Hamit’in örgüte katılmak üzere gitmiş olması için içlerinden dua etmeleriyle bitmektedir.
Kanafani, trajik bir şekilde başlayan hayatında insanlarının trajedilerini yazmış ve yine trajik sonla hayata veda etmiştir. Silah gibi kullandığı kalemi ve satırlarına mermi gibi döşediği kelimeleriyle İsrail’in hedefi haline gelmiş, her şeye rağmen çocukları, gençleri kendilerinden zorla alınanı geri almak için mücadeleye davet etmiştir.
