Bizden kaç kişi kalmıştı ki? Afrika’nın korkunç Alman Kolordusu, şimdi bir bölükten daha azdı. Komutanımız Rommel ile iletişimizin kesilmesi uzun yıllar öncesinde kaldı. İtalyan ‘müttefiklerimiz’ çoktan buradan ayrıldılar. Korkaklar! “Kesin İngilizler İtalya’yı ele geçirmiştir” diye kendi aramızda söylendik aylar boyunca. Aylar boyunca düzenli olarak bir öfke töreni düzenlerdik. Fakat önemli değil. Avrupa’daki Führerimiz onları kurtaracak ve nasyonal sosyalizmin ışığında onları hayata geri döndürecekti.
Uzun zamandır yollardaydık. Düşman güçlerine fark ettirmeden aylar geçirdik. Daha doğrusu saklandık, kaçtık. Erzakımız için sömürge köylerini yağmaladık. Oradakilerin biz tarafından yok edilmesi bir şerefti. Hazır Afrikalılardan bahsetmişken, kolordumuzda hâlâ onlardan bulunmaktaydı. Bu adamlar, Aryanlar kadar olamasa da cesur ve kuvvetli insanlardı. Ordumuza layık askerler olabilirlerdi. Ama ne yazık ki aptallar. Bunca zaman geçmesine rağmen doğru dürüst Almanca konuşmayı, yazmayı ve silah kullanmayı öğrenemediler. Sanırım sadece işçi veya köle olmak zorundalar.
Askerler artık isyan halindeydiler. Güvenli ve düzgün bir üs istiyorlardı. Bir de savaşmak. İkinci en yüksek rütbeli asker olarak bu istekleri komutanımıza ilettim. Ben de bu meçhul ve amaçsız vaziyetin bir an önce son bulmasını talep ediyordum. Ancak komutan ödleklik etti. Saldırı yapmayacağımızı ve bu konuda konuşulmamasını emredip beni öfkeli asker güruhuna geri yolladı. Kararı askerlere bildirdiğimde nefret dolu bir sükunetle dağıldılar. Ertesi günün kara akşamında komutan kurşuna dizilmişti.
Yeni komutan bendim. Fakat birliği yöneten ben değildim. Ben bir talim subayıydım ve liderlik kesinlikle özelliklerim arasında değil. Askerler ne isterse onu yaptıracaklar, nereye gitmek istiyorlarsa gideceklerdi. Ben de Sultan Mehmet Reşat gibi önüme geleni onaylamak zorunda kalacaktım. Bir de beni “generalliğe” çıkardılar trajikomik bir biçimde. Lakin bu rütbem hiçbir zaman resmiyete geçmedi.
İlk kararım düşmana saldırmaktı. O zaman değil düşmanın yerini, kendimizin Afrika’nın bilmem hangi çölünde veya hangi yağmur ormanının yakınında olduğumuzu bilmiyorduk. On keşif görevlisi yolladım. Ancak sadece biri döndü. Askerimin gözlemlerine göre biz Kongo’daydık ve 50 km ileride bir düşman üssü vardı. Güzel. Belçika’yı ana vatanlarından etmiştik zaten. Şimdi sığındıkları Afrika topraklarını alacaktık.
Birkaç gün sonra üsse saldırı planı yaparken bekçi askerlerim, düşmanın çevremizi sardığını söylediler. Ben ise aradaki hırs ile: “Hadi gelsinler bakalım. Onları da yeneriz” dedim ve çatışmaya girdim. Çılgın ve heyecana susamışlardı. Niye her zaman yaptığımız gibi, kaçmadık? Çatışmadan bir tek ben sağ çıktım. Esir de olsam komutanları ile konuşmak istiyordum. İsteğim kabul edildi. Yanında Almanca bilen tercüman ile karşıma çıktı. Ben ise hâlâ bir kum tanesinden bile daha faydasız ve ezik olduğumu anlamadan:
“Beni nasıl esir alabilirsiniz? Ben Reich’in Afrika Kolordusunun generaliyim. Hitler seni mahvedecek, cezan ağır olacak” dedim hiddetle. Bana on saniye sırıttıktan sonra:
“Hitler öldü. Reich ile birlikte. Sovyetler sizin sonunuz oldu. Şu an ikiye bölündünüz. Batı ve doğu olarak. Tahmin edebileceğin gibi doğu Rusların. Batı da biz demokratik devletlerin denetiminde” dedi.
Hitler ölemezdi. İmkânsız. Ya da imkânlı. Ama o sıradan biri gibi ölemezdi. Kesinlikle Mussolini’nin suçuydu. İtalyan devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi bizi satmış ve İngilizlerin yanına katılmıştır. Devletimiz dört bir yandan gelen düşman saldırılarına dayanamadığından yenilmiş ve katledilmiştir. O anda bütün öfkem Mussolini’ye karşıydı. Belçikalı komutana en ufak bir duygu beslemiyordum.
“Mussolini’ye ne oldu?”
“Kendi halkı indirdi. Çıkardıkları gibi. Çok… Çok kötü bir biçimde öldü. Cesedinin fotoğrafları geldiğinde inanamadık; onun El Duce olduğuna inanamadık. Kusura bakma, şu anda yanımda yok.”
Demek ki komple halkı alçaktı. Tahmin etmeliydim. Birlikte çalıştığım İtalyanların hepsi şerefsiz, tembel ve korkak insanlardı. Bu mücadeleye hazır değillerdi. Gerçi bu mücadele hakikaten mantıklı değildi. Belki dönmeleri gerekiyordu. Almanya’nın ikiye bölündüğünü söyledi. Yani Almanlar da mı istemiyorlar? O zaman biz niçin savaştık? Asıl şaşırtıcı olansa Mussolini’ye duyduğum öfkenin o anda sönmesiydi. Bu sefer çaresizdim. Sadece meraklıydım. Evet, Japonlar vardı.
“Peki Hirohito’ya ne oldu?”
“Sizden sonra teslim oldular… Yazık. General MacArthur ile çekilmiş bir fotoğrafları var ki, çok mahcup bakıyor. Bir de üstünde Amerikan yapımı bir takım elbise. Duyduğuma göre birçok Japon geleneğini çiğnemiş. Halka karışmak, sesini duyurmak gibi. Orduları da dağıtıldı. Hâlâ Amerika işgalinde ülkeleri.”
“Hitler’i öldürdünüz de Hirohito’ya niye bir şey yapmadınız?”
“Hitler intihar etti. İşkence görmemek ve rezil olmamak için kafasına kurşun sıkmış. Sonra da cesedini yaktırmış.”
Hayır, bu olamazdı. Bizi satamazdı. Karşımdaki komutan beni kandırmaya çalışıyordu. Bütün hiddetimle:
“Yalan söylüyorsun? Beni kandırmaya çalışıyorsunuz” dedim. Komutan sanki bunu diyeceğimi bekliyormuş gibi cebinden birkaç gazete kupürü gösterdi. Hepsi de Almanca idi. Hitler’in intiharı ile ilgiliydi. İlk önce yalan dedim ama imkânsızdı. Çünkü nasyonal sosyalist olmayan gazetemiz yoktu. Boğazımda hissettiğim düğüm ile sordum:
“Neden Hirohito teslim oldu?”
“Amerikalılar ve Çinliler Japonya’yı halletti. Komünist Çinliler anakarayı aldılar zaten. Amerikalılar ise bombardıman ve yeni silahları ile Japon adalarını alt üst etti. Sanırım yeni silahları atomun parçalanmasıyla oluşan büyük bir enerji ve yıkım getiriyor. Pek emin değilim. Fakat sonuçları belli. Hiroşima ve Nagazaki şehirlerindeki bütün binaları ve canlıları yok edildi.”
Atomu parçalamak? Okuldan hatırladığım kadarıyla atom parçalanamazdı. Ya da parçalanabilir. Emin değilim. Bilimden de anlamıyorum zaten. O bombanın nasıl etki ettiğini bilmiyorum. Veya nasıl göründüğünü.
“Bana ne olacak?”
“Bilmiyorum. Üstlerime bildirmem lazım. Belki Belçika’da hapse girersin.”
“Ben general değilim. Basit bir talim subayıyım.”
“Generalim’ demiştiniz.” Ağlamaya başladım.
“Asteğmenim. Yalan söyledim.”
“Birliğinize ne oldu böyle? Benim üç yıl önce karşılaştığım Afrika Kolordusu bu değildi. O kadar kötüydünüz ki, sizi on beş dakikada hallettik ve tek kurşun bile askerlerime gelmedi. Size ne oldu da bu duruma geldiniz?”
Çatışmadan önceki durumumuzu anlattım. Başıboş Afrika’yı gezmemizi, yağmaladığımız İngiliz ve Fransız köylerini, askerlerin komutanı öldürüp benim yerine geçtiğimi ve verdiğim tek kararımı anlattım. İki dakikalık sükûnetten sonra:
“Gidebilirsin. Kendini gemisi batmış bir Alman tüccar olarak tanıt, bir nevi öylesin de. Fransızca öğren. Buralarda Almanca pek konuşmazsın. Afrika Kolordusu dağıtıldı. Geri çekilmeyen, haber alınamayan askerler ölü sayıldı. Buradan vatandaşlık ve pasaport alabilirsin. Fakat garanti veremem. O zamana kadar Kongo’da kalmalısın. Belki hakikaten tüccar olabilirsin.”
Ben nereden bileyim beni daha kötü bir hayata mahkûm ettiğini? Kurşuna dizilsem veya ihtiyarlayana kadar hapiste kalsam daha iyiydi. Kongo’da iğrenç bir silah fabrikasında çalıştım. Üç yıl sonra vatandaşlık ve pasaport alabildim. Hemen Berlin’e biletlerimi aldım. Üç yıl boyunca her şeyimden kısarak biriktirdiğim parayı yolculukta harcamıştım bile.
Nişanlımın karşısına çıktığımda beni hayalet sanıp kaçtı. Altı yıl olmuş ölü olarak sayılmamın. Başka biriyle evlenmiş ve ikinci çocuğuna hamile kalmış. Ebeveynlerim bombardımanlarda ölmüş. Evimizle birlikte. Bu yazıyı da sokakta bulduğum kalem ve sigara kâğıtlarına yazıyorum.
Askerlerimi ve kendimi Afrika’da önemli zannederdim. “Bütün Almanya bize güveniyor” derdim. Aynı şekilde Hitler’e de öyle derlerdi. Mussolini’ye de Hirohito’ya da. Ama hepimizin eksiği artık fark edilmiyor. Hepimiz çoktan bir hiçe dönüşmüştük. Rüzgârda savrulan çölün sıcak kum taneleri gibi.
