Kudüs’e çok gitmek istediğim halde gitmiyorum. Çünkü Kudüs bizim ama bizde değil. Anahtarı elimizde değil. Patriklerin Hz. Ömer’e teslim ettikleri o anahtarı elimizden aldılar. Kudüs’ün hangi kapısından girmeye çalışırsak çalışalım elimizde anahtarı yok. Kudüs’ün anahtarını, bütün kapılarını açan o anahtarını, Yahudiye verdi İngilizler. 1917’de.
Sömürgeci ve aşağılık İngilizler Kudüs’e 1917’de girdiklerinde anahtarı kime vereceklerini çok iyi biliyorlardı. Çünkü uzun zamandır bunu planlıyorlardı. Müslümanlardan rövanşı ve intikamı almışlardı. İngiliz komutan Allenby bu intikam alma hissini iki gün sonra vardığı Şam-Dımaşk’ta gösterdi. Selahaddin’in kabrinin başında gururla dikildi. Allenby’nin pis ayağını kabrin taşlarına koyarak “Kalk Selahaddin! Biz gene geldik!” dediği rivayet edilir. İster demiş olsun ister dememiş olsun. Çok da fark etmez. Oraya niye gittiğini biliyoruz. O da domuz gibi biliyordu. İşte bu yüzden Kudüs’e gidemiyorum. Gitmek istemiyorum. Zorba ve zalim ve kâfir dünya sisteminin küçük köpeğine pasaport göstermek istemiyorum. Onlardan izin alarak kendi evime girmekten ikrah ediyorum. Bana pasaport soracak olana duyacağım ikrah ve içimde ona karşı oluşacak tiksinti beni Kudüs yoluna düşmekten men ediyor. Beni durdurduklarında durmazlık edemeyeceğim. Bu İsrail diye bir devletin varlığını kabul etmek değil mi? Beni küçümsediklerinde yüzlerine tüküremeyeceğim. Silahlarının dipçiğiyle göğsümü dürttüklerinde yumruk atamayacağım o arsız teröristlere. Sabretmek ve katlanmak zorunda kalacağım. Hem Kudüs bizim diyerek değişmez bir hakikati haykıracağız hem de pasaport ve izinle oraya gireceğiz. Ben böyle girmek istemiyorum Mescid-i Aksa’ya.
Bir beldeye İslam toprağı, darü’l-İslam deyip sonra da her gün o beldede Müslümanları öldüren birilerinden izin almak kanıma, hamiyyet-i diniyye’me dokunuyor. Giran geliyor vallahi ruhuma. Kalbim bu yükü kaldıramayacak gibi oluyor. Duruyorum bu yüzden. Aziz Kur’an’da, Rabbimiz’in ‘etrafını mübarek kıldık’ diye vasfettiği Mescid-i Aksa’ya gitmekten alıkoyuyorum kendimi. Oraya gidersem sanki Beyt-i Makdis’e hakaret etmiş olacağım. Oradan bir ses duyacağım sanki. Evet, bundan korkuyorum. Bir ses duymaktan… Bilmediğim bir yerden veya her yerden o nidayı, o hitabı, o itabı, o azarı işiteceğim gibi geliyor bana. Soracak biri oradan bana: Kimsin sen? Kimsin sen ve ne yüzle geldin buraya? Ne diyeceğimi bilmiyorum. Cevap veremeyeceğim. Çünkü söyleyeceğim her şey eksik olacak. “Ene Müslim” diyeceğim. Ya derse “Ne yaptın benim için?” Ya bana yıllardır devam eden bu esareti bitirmek için ne yaptığımı sorarsa… Ne diyeceğim ona? Biliyorum mübarek kılınan o haremde, Mescid-i Aksa’da benim zayıf yalanlarım işe yaramaz. Hadi yalan demeyelim ama bahanelerim sorguyu atlatmama ve yüzüm ak, içim rahat olarak orayı ziyaret etmeme yeter mi? Bundan şüpheliyim. Emin değilim.
Emaneti koruyamadık çünkü. Güvenilirliğimizi yitirdik. Birbirimizden şüphelendik. Birbirimize girdik. Düşmana kulak verdik. Düşmandan etkilendik. Vahdeti yitirdik. İhlâsımızı kaybettik. Aklımız karıştı. Kalbimiz bulandı. İçimiz bunaldı. Batı rüzgârı darmadağın etti bizi. İbadetlerimizi savsakladık. İşlerimizi ihmal ettik. İhsan ile amel eylemez olduk. Hayatımıza ve düşüncelerimize yabancı ve haram müskiratlar karıştırdık. Makamlara yapıştık. Ehliyeti bıraktık rüşvet ve kayırmalarla iş gördürmeye çalıştık. Baktık düşman İstanbul’da. Birleşip gelmişler. Aç ve acımasız düşmanlarımız içimize saldıkları tefrikayla bizi ayırırlarken kendileri kapital için tahkim olmuş ve birleşmiş de üzerimize abanmışlar. Durduramadık akınlarını, saldırılarını. Dertli Akif’in “Ey Ehl-i İslam uyanın!” seslenişi gülle ve bomba sesi altında iyice işitilmez olunca, düşman bütün beldelerimize girmiş oldu. Bu hayâsızca akını durduramadık.
Velhasıl savaşın her çeşidini biz kaybettik onlar kazanmış oldular. Biz dağıldık. Biz ayrıştık. Kudüs’ten uzaklaşıyor muyum? Hayır. Kudüs’ü elimizden aldılar. Balkanları aldılar. Bizi sürdüler. Memleketimizi, İslam şehirlerini kendi aralarında bölüştüler. Bizimle barış içinde yaşayan milletleri kışkırttılar bize karşı. Biz güç ve hâkimiyetimizi kaybedince dindaşlarına kulak verdi içimizdeki ehl-i kitap. Irkları farklı kardeşlerimizden bazılarını da başka şeye inandırdılar. Çünkü adalet, güç ve hâkimiyetle de ilgilidir. Hani der ya şair Fazıl Baş: “Büyük bir merhamet büyük bir güç gerektirir.” diye. Merhameti ve adaleti sağlayan o gücü kaybetti büyük ağabey. Küçük kardeşler daha vahim durumdaydı. Büyük düşünemediler. Tesanüt ve tevhidi düşünmediler, temin edemediler. Can korkusuyla, kavmiyetçilik fikriyle, makam hırsıyla hareket ettiler. Yanlış yaptılar. Düşmana yasladılar sırtlarını. Sandılar ki düşman doğru söylüyor. Kâfire güvendiler. Allah insanı kibriyle, gafletiyle ve zaafıyla vurur. Bilemediler. Kuyrukluktan çabucak kurtuluruz vehmiyle hareket ettiler. Olmadı. Olamazdı. Düşman İstanbul’a bile girdi. Kudüs’e zaten girmişti. Şam’a, Bağdat’a, Kahire’ye, Oran’a, Cezayir’e, Bakü’ye, Delhi’ye… İşgal edilmiştik. Moğol istilası gibiydi. Yeni bir Haçlı istilasıydı. Bitmiş değil. Al işte bombalanan ve karmakarışık Afganistan, al işte her gün o kadim sokaklarında bombalar patlayan Bağdat, al işte her gün hâlâ öldürülen Müslümanların ülkesi Suriye ve Kudüs, Filistin.
Kudüs’ten, Mescid-i Aksa’dan utanıyorum. Bu utançla oraya gitmeye yüzüm yok. Cesaretim yok. Gücüm takatim yok. Bomba olup patlamalı değil miyiz oraya gidersek? Ateş olup yakmalı değil miyiz o seküler Yahudi düzenini? Bütün imkânlarımızı seferber ederek, çatlarcasına, uykusuz kalarak, gözyaşı dökerek çalışmalı değil miyiz? Böyle olmadıkça yüzüm yok gitmeye o Harem-i Şerif’e. Kur’an’da yer alan Mescid-i Aksa’ya ancak Kur’an’ın ahkâmıyla muhkem olduğumuzda varabiliriz. Muhkem düşünce, muhkem iş, muhkem şiir, muhkem niyet ve gayret… Kapitalizm çarkına, hedonizm modasına, vurdumduymazlık ayıbına kapılmayarak güçlenir ve çoğalırız inşallah.
Oraya giden kardeşlerime gıptayla bakıyorum ve hatta biraz kıskanıyorum onları. Filsitinli murabıtlardan ve orayı terk etmeyen bütün Müslümanlardan da Kudüs’ten, Mescid-i Aksa’dan utandığım gibi utanıyorum. Onlara selam ediyorum. Kassam’ın ellerinden öpüyorum. Daha çok çalışmalıyız yani. Gayret ve çalışkanlığımız Yahudiye ve haçlıya barikat olmalı ve orayı aşıp harem bölgesine girememeliler.
Ey Müslümanlar! Müslümanların günahkârlarından ve acizlerinden Mustafa Nezihi de Kudüs’ü bu dünya gözüyle görmek istiyor vallahi. Filistin’in kumlarını yüzüne gözüne sürmek istiyor. Ne olur birbirimize yardım edelim de dünya sistemi tarafından ciğerimize saplanmış o Yahudi kamasını oradan çıkaralım. Sonra bir sofra düşü ve inşallah bir hakiki sofra: Kudüs’ün dallarında hurma sallanan mübarek ağaçları altında…
Sofra sofraya değer sofra sofraya
Sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
Böylece gökten sofra iner dağa
Şairlikten sonra başlayan azıklarla
Şarap dense de şarabı aşmış bir şarapla
Susuz topraksız ve göksüz büyümüş bir buğdaydan
Yapılmış ekmekle donanmış bir sofra
Kansız ve etsiz bir sofra
….
Hurmalar bir vadiden bir vadiye gidip geldiler
Ve durdu yaprakları
Dört kitap durdu ve dinledi
“Şahit ol ya Rab!”
Sesi kaldı yalnız ortada
Onlar da o sofrada
Bizim gibi şahit oldular*
*Sezai Karakoç, Hızırla Kırk Saat 24’ten
