Zulüm ve Adalet Terazisi Filistin
TEMMUZ Sayı: 18 - Ocak 2018

“Ayak tabanının basacağı her yer sizin; sınırınız Fırat ırmağından, garp denizine kadar olacak.” (Tevrat, Tesniye 11/24)

“Haksızlığa karşı çıkıp hakkını aramayan, hem hakkını hem şerefini kaybeder.” (Hz.Ali)

Emperyalizm ve onun hedefi olan sömürgecilik olgusu yeni ve sadece İslam coğrafyası ile sınırlı bir olgu değil. İnsanın insan üzerinde kurduğu tahakküm, devlet denilen örgütlü iktidarın ortaya çıkışı ile sistematik hale geldi. Böylece, gücü elinde bulunduranlar ‘kullanma tekelini’ de kendilerine hak olarak görmeye başladılar!

Emperyalizm tüm dünyaya ve insanlığa dönük büyük bir tehlike ve tehdit içermekle birlikte bugün yoğunlaştığı toplumlar, İslam toplumları! Bu durumu tarihsel köken, zengin yer altı kaynakları, savaş ve silah sanayi gibi olgularla açıklamak mümkün, ancak bizim için en değerli izah ‘direngen ruh’tur.

Fukuyama; ‘tarihin sonu’ tezi ile ideolojilerin son bulduğunu iddia edip, kapitalizmin zaferini ilan ederken, artık tüm dünyanın egemen müstekbirlere itaat etmelerini, olsa olsa mücadelelerini ‘daha insani bir kapitalizm’ için vermelerini öğütler. Aslında bu durum bir itiraftır ve kapitalizmin ‘vahşi’ yönü afişe edilmektedir, aynı zamanda!

Buna karşılık Huntington ise, tek kutuplu dünyanın durağanlaşacağına, statikleşeceğine kanaat getirmiş olmalı ki, yeni çatışma alanları oluşacağı kehanetinde bulunmuş ve artık mücadelenin ‘medeniyetler çatışması’ şeklinde devam edeceği teorisini ortaya atmıştır.

Küresel siyasetin egemen aktörleri, bu iki teoriyi sentezlemiş gözüküyor. Bir taraftan zaferini kabul ettirmek için her türlü yolu deneyen kapitalizm, diğer taraftan buna direnen ‘İslam Medeniyeti’ ile çatışma! Birilerinin, ‘İslam Mdeniyeti mi?’ dediğini duyar gibiyim! Evet, bütün dağılmışlığına, nimeti yitirmişliğine, yoksulluğuna, yoksunluğuna ve mustazaflığına rağmen, ‘insanlığın umudu’ olmaya devam eden, medeniyetimiz!

Makyavelist bir ahlak anlayışıyla, kendine ‘her yolu meşru gören’ bu güç, müslümanlara ‘hayasızca’ saldırmakta! Bunun yanında saldırı artık ‘doğusu ve batısı’ ile tek kutuplu, yani topyekün! Kendi varlık sebebini ‘kapitalizm-emperyalizm karşıtlığı’ üzerine bina edenlerle birlikte! Kastım marjinal kalan düşünsel, söylemsel örgütler değil, egemen siyasete yön verenler!

Buradan hareketle İsrail ve hamileri, Filistin meselesinde iki saik üzerinden meşruiyet kurmaya çalışıyorlar! Bunlardan ilki ‘orman kanunları!’ Güçlü olanın; zayıf olana yaşam hakkı tanımadığı, sadece ‘hayvansal içgüdüleri’ ile hareket ettiği, hak-hukuk gözetmediği, çıkarı için her şeyi meşru gördüğü, ‘ben yaptım oldu’ zorbalığı!

Diğeri ise, tarihsel olarak meşruiyet arama çabası; ‘biz buradaydık, zaten buralar bizimdi’, ‘vaat edilmiş topraklar’ söylemi! Oysa bu söylem bile başlı başına, birçok sakat anlayışı barındırıyor! Irkçılığın, şovenizmin, benmerkezciliğin normalleştirilmesine hizmet ediyor!

1917 yılında İngilizler’e bırakılan bölgede, 1948’e kadar yerleştirilen Yahudilerin, örgütlü hale getirilmesi ile ‘işgal devleti’nin temelleri atıldı. Aşama aşama çekilmesi beklenen İngiliz güçlerinin, Siyonistleri silahlandırarak, birden bire çekilmesi ve Filistin halkının hazırlıksız olması bugünlerin habercisi gibiydi! Artık adım adım, ‘Filistin haritası yeşilden, griye’ doğru dönüşmeye başlamıştı!

1967 yılında ‘altı gün savaşları’ olarak anılan, Arap-İsrail savaşıyla, görece bağımsızlıklarını yeni kazanmış, savaşma yeteneğinden yoksun ülkelerle, hamileri tarafından yeni teknolojilerle donatılmış, ekonomik açıdan desteklenmiş ‘işgal devleti’ arasında gerçekleşen ‘savaş oyunu’ bugün çıkış yolu olarak sunulan, ‘1967 sınırlarını’ oluşturuyor.

Ancak Siyonist emperyalizmin gözü hiçbir zaman doymadı, doymayacak! Kaldı ki; uluslar arası hukukta; ‘savaş sonucu yapılan anlaşmaya, taraflardan biri imza atmazsa, geçersizdir’ hükmüne rağmen, yani 1967 sınırları bile meşru değilken, İsrail’in yayılmacı politikaları ile Filistin’in neredeyse tamamı işgal edildi! Kalanlar ‘işbirlikçi’ kılındı! İşgal ve işbirliğine karşı koyanlar ise; terör, ambargo, kuşatma, şiddet, tehcir ve katliamlarla dize getirilmeye çalışıldı! Ancak unuttukları bir şey var; ‘kartalların fıtratında sürünme diye bir vasıf yok!’

Allah ondan razı olsun, Şeyh Ahmet Yasin’in; ‘ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum Ya Rabbi!’ dua ve serzenişini hepimiz hatırlarız. Geriye dönüp baktığımızda ne kadar haklı bir serzeniş! Parça parça ilga edilen, dünyanın gözü önünde vahşice katledilen kardeşlerimizi, sıcak gündemler dışında hatırlamayan ve bir şey yap(a)mayan ümmet bunu haketmişti!

Zillet denilen şey aslında bu değil mi? ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ mantığı ile kendi kabuğuna çekilmek, zulme sessiz kalmak, çıkar ve menfeat için gerekirse işbirliği yapmak, ‘zulme ortak olmak’ anlamına gelmiyor mu? Bırak zulmü haykırmayı, buğz etmeyi bile çok görmek, hatta ‘haram saymak’, ölümlerden daha beter değil mi?

Evet, Trump kendine yakışan, ahlaksız ve hukuksuz bir açıklama yaptı, bu ortada, ancak ‘bizim nerede durduğumuz’ sorusunu da sormamız gerekmiyor mu? Türkiye’de çocuklara sorulan; ‘Kudüs nerenin başkentidir?’ sorusuna cevap ‘İsrail’ olarak veriliyorsa ya da tersinden ‘İsrail’in başkenti neresidir?’ sorusuna cevap ‘Kudüs’ olarak geliyorsa, bizim daha mücadelenin başında, ‘zihinsel olarak kaybettiğimiz’ anlamına gelmiyor mu?

Nasıl gelmesin ki; TRT’nin bir programında, altyazıda haberler geçerken, ‘İsrail’in başkenti Kudüs’ ibaresi yazıyorsa! Yine TRT’nin bir yarışma programında, Kudüs görseli altında, İsviçre ve İsrail şıkları içinde, İsrail doğru cevap olarak kodlanıyorsa, en iyi niyetle; TRT’nin ‘vurdumduymaz, umursamaz, dünyadan bihaber, wikipedia bilgi çöplüğünden beslenen, liyakatsiz’ çalışanlarla dolu olduğu ve toplumu manipüle ettiği, anlamına gelmiyor mu?

Google’da yapılan aramada da aynı sonuçla karşılaşmak, aslında nasıl bir saldırıya maruz kaldığımızı gösteren bir başka örnek! ‘İsrail başkenti’ araması sonucu Kudüs, ‘Kudüs’ araması sonucu ‘İsrail’in başkenti’ sonuçları alınıyor! Düşünsenize; Kudüs araştırması yapan çocuklarımız nasıl bir bilgiyle ulaşacak?

‘Bu durum karşısında ne yapabilirim?’ sorusunu her müslüman kendisine sormalı. Filistin özelinde, İslam coğrafyasının tamamı konusunda bir bilinçlenmenin olması gerekiyor. Çünkü Kudüs eylemlerinde meydanları dolduran kalabalıklar; yanı başındaki Suriye katliamını görmüyorsa sorun var demektir! Kudüs lehine slogan atanlar; Türkiye’ye gelen mazlumlara ‘ırkçı’ boyuta varacak şekilde muamele yapıyorsa, bırak ensarlığı, düşmanlık besliyorsa sorun var demektir! Kudüs eylemlerinde yan yana yürüyenler; birkaç gün sonra, bir İslam aliminin konferansını basıp engelliyorsa sorun var demektir!

Sorunlarımız var çünkü içimizde de zalimler ve emperyalistler var! Bugün, ‘müslümanları bombalarla, İsrail’i sloganla yok edenler’ yanında, ilk defa ümmet olarak atılan adımlara, ‘ses bombası’ benzetmesi yapan, ‘İslam devletçiklerimiz’ var maalesef!

Oysa alınan kararlar ilk defa bu kadar anlamlı ve yerinde. Trump’ın açıklaması; hukuksuz ve hükümsüz, Filistin halkına karşı saldırgan, bölge barışını baltalayan, şiddeti tahrik eden ve uluslar arası barışa tehdit, olarak değerlendirildi. ‘Hükümsüz, saldırı, baltalama, tahrik ve tehdit’ içeren bu açıklamadan ‘Amerika sorumludur ve sonuçlarına katlanacaktır’ denildi.

Devamla; Amerika’nın İsrail’e desteği; sömürgecilik, yerleştirme, ırkçılık-ayrımcılık ve etnik temizlik siyasetini teşvik olarak tanımlandı! Sömürgecilik, Yahudileştirme politikası, Yahudi ırkçılığı ve ayrımcılığı üzerine kurulan Siyonist rejim, Amerika’nın desteği ile etnik temizlik yapıyor, denildi! Yani, İsrail’le birlikte bu cürümlerden, Amerika da sorumlu tutuldu.

Bu söylemler oldukça değerli ve sonuçları da olumlu oldu. Türkiye’nin çağrısı ile BM’de yapılan oylamada, ABD’nin tüm tehditlerine rağmen, ezici bir çoğunlukla tasarı kabul edildi. Bu kurum ve kuruluşların bir şekilde ortaya koyduğu pratik, bir de bireysel anlamda hepimize düşen sorumluluklar var.

Kudüs’ün topyekün bir şuur ve silkinme vesilesi olduğunu unutmamak lazım. Bu yüzden şehrin dini ve tarihi önemi, yeniden düşünülmeli ve Kudüs özelinde, Filistin okumaları yapılmalı. Adım adım tarihsel kronoloji akıllara kazınmalı.

Teorik olarak gerçekleşen bu aşamadan sonra Filistin pratik hayatımıza, gündelik yaşamımıza aktarılmalı; aile, arkadaş, iş, okul çevremizde gündem yapılmalı, akıldan çıkarılmamalı.

Evlerimizde çocuklarımıza yönelik, Filistin şuuru oluşturmak ve sorumluluk bilinci aşılamak için, harçlıklarından kardeşlerine pay ayırmasını istemek, bundan mükellef olduklarını öğretmek, hayatlarının geri kalanında Filistin’e karşı sorumlulukları pekiştirecektir.

Bir de bunun en pratik hali bölgeye yapılacak ziyaretler olabilir. Sefer imkânı olanlar için olmazsa olmazdır. Oraya gitmek, çocuklarımızın biriktirdiklerini elleri ile ulaştırmalarını temin etmek, oradaki Müslümanlara moral ve destek olmak, sorumlulukların başında gelmeli.

Tabi ki, bu sayılanlara ilaveler yapılabilir, geliştirilebilir. O da her ferdin kendi üzerine düşen bir görev olsun. ‘Filistin ve Kudüs için ne yapabiliriz?’ sorusu aklımızdan hiç çıkmasın ki; bu sorumlulukları titizlikle yerine getiren bireylerin oluşturduğu İslam dünyası, sorunlarımızla ilgili daha mantıklı ve kalıcı adımlar atmaya başlasın.

Bununla birlikte, Filistin ve İslam coğrafyasında yaşananlar biz müslümanlara ‘külfet’ değil ‘nimet’tir. Eğer bu zulümleri uyanışa, silkinmeye, ayağa kalkmaya, zilletten kurtulmaya bir vesile kılarsak, izzete tekrar kavuşacak, bu dünyada ve ahirette mükâfata ulaşacağız! Yok, zillete boyun eğer, durumdan rahatsız olmazsak, bu dünyada ve ahirette azaba düçar olacağız!

Hikmet ehli bir abimizin söylemi ile; ‘nehirden denize Filistin’ davasını, kurtuluşumuza vesile kılalım mı, ne dersiniz?

Sinan Ön Arşivi