I.
Üstad Nuri Pakdil’in “Kalbimin yarısı Mekke'dir, yarısı Medine'dir, üzerinde bir tül gibi Kudüs vardır” sözleri içimizde kor olup yanarken, kendimizi Filistin’e, Kudüs’e, Mescid-i Aksâ’ya giden yol üzere bulmuştuk. Benim için kendi filmimin koptuğu yerdi Kudüs. O güne kadar Kudüs üzerine yazılmış ve okumuş olduğum kitaplar geldi gözümün önüne. Katıldığım mitingler, konferanslar, paneller, seminerler bir bir geçti gözümün önünden. Yürüyüşlerde attığım sloganların şehriydi Kudüs. İntifadalarda atılan taşların sapanlarının çatallarından görüyordum Hz. Davud’un sünnetini o kutlu topraklarda. Ve nihayet etrafıyla mübarek kılınmış Beyt-i Makdis’i beynimde ve ruhumda kazınmış haliyle temaşa edecektim.
İşte o heyecanla revan olmuştuk yola 40 kişi. Eşlerimiz, otuz yıllık can dostlarımız, yeni tanışmamıza rağmen Kudüs-i Şerif’in kudsiyeti ile otuz yıldır can dostmuşuz gibi ruhlarımızın kaynaştığı kardeşlerimiz ile birlikte idik bu kudsî yolculukta. Birbirinin söylediklerini, daha laf ağzından çıkmadan anlayabilecek yetenek, samimiyet ve feraset sahibi dostlarla birlikte, Dost’un ve Dostlarının makamına ve dahî mekânına dostça avdet etmenin sevinci idi belki de bizdeki. Dost’un ve Dostlarının makamına seyahat ederken çekilen zahmetten bahsetmenin lüzumu yoktur diye düşünüyorum. Bir sevda adına çıkmıştık yola. Mazrufu olan Mescid-i Aksâ’yı sarıp sarmalayan ve zarfı Kudüs olan bir sevdadan bahsediyorum.
Ve akşamın karanlığında girdik o etrafıyla bereketlenmiş topraklara. Otel, otobüs teferruattı kendi namıma. Bir an önce yerleşip yerimize, Aksâ’ya doğru yol bulmalıydım bir şekilde. Bir kuş gibiydi Mescid-i Aksâ yüreğimin Kudüs semalarında. Biraz dinlendikten sonra, arkadaşlarla birlikte yürümeye başladım Harem-i Şerif’e doğru. Yirmi dakikalık bir yürüyüşten sonra Kadîm Kudüs’ün Sâhira Kapısı’na doğru yaklaştık. Rehberimiz defalarca gelmesine rağmen, ilk kez geliyormuşcasına anlattı bize Kudüs’ün kapılarını. Kudüs’ü, Aksâ’yı ve Filistin’i anlatırken, daha bu ne ki, bekleyin yarını, esas Aksâ ve Kudüs yarın, dercesine bilgiler veriyordu. Ama biz iliklerimize kadar Kudüs kokluyor, damarlarımızda dolaşanın kan değil, Aksâ’nın ruhu olduğu düşüncesiyle Kudüs’ün surlarına ellerimizi dokunduruyorduk. Ben sordum kendi kendime, “Niçin geç kaldım ki gelmekte? Kudüs’ten, Aksâ’dan konuşurduk her zaman, bu yaşa kadar gecikmenin gereği varmıydı?” diye. Tabi ki ilahi yazgı buymuş. Ama iyi ki gelmişim diyerek şükrettim Rabbime. Sonra biraz çevresinde dolandık surların. “Kadîm Kudüs’e yarın gireceğiz” dedi rehberimiz. Demek ki vuslat bir gün sonraya imiş diyerek otelimize geri döndük.
II.
26 Ekim 2017
Ve ertesi gün. Sabah erken. Önce Cebel-i Mükebber. Yani bizim deyişimizle Tekbir Dağı. O dağ ki, fetihten sonra Hz. Ömer’in şehre güneyden girerken ilk defa gördüğü, Efendimizle birlikte ruhunu kendisine kilitleyerek yöneldiği Mescid-i Aksâ’yı gördüğünde, heyecan ve iştiyakten “Allahü Ekber” diyerek tekbir getirdiği dağ. İşte şimdi Tekbir dağındayız. Hz. Ömer’in Aksâ’yı ilk gördüğü yerdeyiz. Onun gür bir seda ile Tekbir getirdiği yerdeyiz. Ve Rehberimiz eşliğinde, kırkıncı Müslüman Hz. Ömer’in sünnetini yerine getirmek üzere hep bir ağızdan kırk kişi “Allahü Ekber” diyerek semayı inletiyoruz Mescid-i Aksâ’ya karşı.
Sonra… el-Halîl şehri istikametimiz. Hz. İbrahim’in şehri. Tevhid bayrağını burçların tepesinde dalgalandıran, atamız, ceddimiz, Rabbin Halil’i, üç ilahi dinin atası, Hz. İsmail ve Hz. İshak’ın babası, İbrahim Halilullah’ın şehrine doğru yol almaya başladık. Rehberimiz bizlere şehri tanıtıyor, “Bakın şurası Osmanlı Tren İstasyonu, şurası Osmanlı’dan kalan darphane, şu topraklar Osmanlı tapusuna sahip olanların ellerinden zorla alınıp işgal edilmiş topraklar, şu gördüğünüz modern ve güzel yapılar, dünyanın değişik yerlerinden getirilmiş Yahudi yerleşimcilere/işgalcilere ait evler, az sonra varacağımız kontrol noktasında Yahudi askerler kimlik sorabilirler, siz konuşmayın, ben cevap vereceğim, işte şu gördüğünüz duvar var ya, bu duvar utanç duvarı, işgalci İsrail, Filistin şehirlerinin etrafına 8 ila 13 metre yüksekliğinde kilometrelerce duvar ördü ve Filistinli Müslümanları kendi şehirlerine hapsetti, şu anda geçtiğimiz köy televizyonlarda izlediğiniz ve Yahudi askerlerinin bir Filistinli gencin kolunu taşla kırıp ezdiği köy, burası gördüğünüz gibi etrafı tel örgülerle çevrilmiş, giriş ve çıkışların belli saatlerde olduğu açık hava hapishanesi.”
Daha ilk saatler ve ilk gün. Gördüklerimiz ve duyduklarımız, hepimizi şaşkına çevirmişti. Hemen hemen grubumuzdaki herkes Filistin ve Kudüs’le ilgili birçok şey bilen arkadaşlardı. Burada yaşayan ve yaşanan Filistin, bildiğimiz Filistin’den, Kudüs’ten farklı idi, bunu anlamaya başlamıştık. Hani çok bilinen şu soru, “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?” sorulunca, “Hem okuyup hem gezen!” demişler. Bu seyahatimizin adeta okuduklarımızın sağlaması, hatta bildiklerimizi bir tarafa koyup, yeni tabirle güncellenmesi olacağını şimdiden tahmin etmeye başlamıştık.
El-Halîl’e doğru yaklaştıkça heyecanımız artmaya başlamıştı. Gördüğümüz her yeri, kafamıza takılan her şeyi soruyorduk. Biraz sonra geldiğimiz kontrol noktasından kaptanımız ve rehberimiz sayesinde sorunsuz olarak geçtik. Filistin devleti Batı Şeria ve Gazze diye iki bölümden oluşuyor. Coğrafî olarak bölünmüş bir yapı olan bu iki parça şu anda farklı yönetimlere sahip. Kudüs ve Mescid-i Aksâ’nın içinde bulunduğu bölüm Batı Şeria’dır. Batı Şeria’da sekiz şehir vardır. Kudüs, Batı Şeria’nın ortasındadır. Yukarıdan aşağıya bir böbrek şeklinde tarif edersek (ki bu benim gördüğüm şekildir) el-Halîl ve Beytüllahim ile Eriha Kudüs’ün güneyindedir. Ramallah, Nablus gibi şehirler kuzeydedir. Batı Şeria denmesi, doğusunda bulunan ve yukarıdan aşağıya doğru Filistin topraklarına sınır olan Şeria nehrinin batısında bulunan topraklar nedeniyledir. Batı Şeria’nın güney doğu kesiminde ise Lut gölü vardır. Bu bilgiler rehberimiz tarafından sunulurken şehrin içerisine doğru yol alıyorduk. Rehberimiz bize sol tarafımızda biraz uzakta görülen bir tepeyi işaret etti ve tepede bulunan yerleşim yerini göstererek şu bilgileri verdi. Gördüğümüz tepeler Yahudi yerleşim yeri imiş. 25 Şubat 1995’te, içerisinde Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakub, Hz. Yusuf, Hz. Sâre ve yakınlarının kabirlerinin bulunduğu el-Halîl Cami’nde (ki biz Müslümanların Haremlerinden biridir) sabah namazı kılan Müslümanların üzerine elindeki otomatik tüfekle gelen Baruch Goldstein isimli, Amerikan asıllı bir doktor ateş ediyor ve 29 Müslümanı şehid ediyor, 125 kişiyi yaralıyor. Camideki diğer Müslümanlar tarafından öldürülen katil, İsrailliler tarafından meczup olarak nitelendiriliyor ve akabinde Mesih yardımcısı ilan edilip az önce bize gösterilen tepeye gömülüyor. Kendisine anıt mezar yapılıyor. Tabi bu arada el-Halîl cami dokuz aydan fazla bir süre kapalı tutuluyor. Bu arada katilin mezarının bulunduğu tepeye dünyanın farklı yerlerinden getirilen Yahudi yerleşimciler için site şeklinde üç yüz kadar konut yapılıyor. Buraya yerleşen Yahudileri güya korumak amacıyla, üç bin kadar askerden oluşan bir birlik şehrin dibine konuşlandırılıyor. Şehrin böylece giriş çıkışları, kritik noktaları kontrol altına alınıyor. Ha bu arada el-Halîl camisi ne oluyor. Cami tabiî ki açılıyor, ancak Müslümanlar bir de bakıyorlar ki, caminin % 65’ine Yahudiler el koymuş, Yakup ve Yusuf Peygamberlerin kabri ile minarenin bulunduğu kısmı Sinagog’a çevirmişler. Müslümanların camiye giriş çıkışları da maalesef X-ray cihazlarının ve siyonist Yahudi askerlerinin kontrolünde oluyor.
El-Halîl camine yakın bir yerden itibaren yürümeye, şehrin sokaklarını adımlamaya başladık. İçinden geçtiğimiz ve pek de canlı olmayan çarşıdan, Filistinli kardeşlerimizin ekonomilerine destek olmak amacıyla yapılan alışverişlerle birlikte, caminin kapısına vardık. Fakat bu kapı bildiğimiz ve alışageldiğimiz kapılardan değildi. Hani Türkiye’de stadlara girmek için içerisinden geçilen turnikeler vardır ya, işte böyle bir sistem ve ayrıca X-ray cihazı ile birlikte. Bir de üstüne üstlük, işgalci İsrail askeri ile birlikte Filistin yönetimine ait polis vardı. İçimizden ve dahi dışımızdan söylene söylene cihazlardan geçtik. Cami girişi için ayrılan daracık yol ve yokuştan ilerleyerek caminin kapısına geldik. Artık işgal ve baskı yönetimini iyice hissetmeye, kutsal bildiğimiz mekânların siyonist rejim tarafından esaret altında tutuluşuna iyice şahit olmaya başlamıştık.
El-Halîl caminin kapısından girdiğimizde artık Rabbimizin Halîl’i, atamız “İbrahim Halilullah’ın” huzurundaydık. İçeride ayrıca, Hz. İshak, Sâre validemiz, aile efradı ve Hz. Yakup ile Hz. Yusuf’un kabirleri vardı. Bizler tabiî ki % 65’i işgal edilmiş camimizin içinde medfun bulunan Yakup ve Yusuf peygamberlerin kabirlerini, işgalcilerin tarafında kalmalarından dolayı ziyaret edemedik. Bu arada öğrendik ki, kabrinin yeri tam olarak bilinen, Efendimizden sonra sadece Hz. İbrahim imiş. Yani haremin içerisinde ama nokta olarak yeri tam olarak bilinen anlamında söylüyorum. Kendilerine dualar ettik. Manevi bir haz ve hava içerisinde ziyaretlerimizi yaptık.
Bu arada yapılan Yahudi katliamının mermi izlerini mihrapta gördük. Katil Yahudilerin canilikleri ibret-i alem olsun diye muhafaza ediliyor. Ayrıca Nureddin Zengi’nin yaptırdığı ve bin yıl önce Selahaddin Eyyübi tarafından el-Halîl camine getirilen, çivi kullanılmadan yapılan minberi gördük. Bu minberden üç adet yaptırıldığı söyleniyor. Birisi Mescid-i Aksâ’ya, diğeri el-Halîl Camine, bir diğeri de Halep Ulu Cami’ne yerleştirilmiş. Mescid-i Aksâ’daki minber de yine fanatik bir Yahudi tarafından 1969 yılında maalesef yakılmış. Halep Ulu Cami’ndeki minbere gelince… Bilmiyorum şu anda yerinde midir? Tahrip mi olmuştur? Ya da sanatsever(!) batılı tarihi eser kaçakçıları tarafından Avrupa’daki bir müzede sergilenmek üzere çalınmış mıdır?
Camiyi gezerken, Hz. İbrahim’in dizinin dibinde, hani huzur bulduğunuz diz olan, dedenizin dibinde oturur gibi oturuyorduk. Oturduğumuz yer genişçe bir oda idi. Namaz vaktini bekliyor idik. Vakit yaklaştı ve elinde büyükçe bir anahtar ile caminin müezzini dedikleri bir kişi geldi. Rehberimiz “Şimdi müezzin şu gördüğünüz kapıyı çalacak. Kapının arkası Yahudilerin işgal ettikleri ve sinagog olan bölüm. Eğer içerideki asker kapıyı açıp izin verirse, işgal edilmiş tarafta kalan minareye gidip ezan okuyacak. Bazen kapıyı açmıyorlar ve ezan okunamıyor” dedi. Hepimiz ellerimizde kameralarla kapıya yöneldik. Ta ki işgalin bizzat kendisini kayıt altına alalım diye. Üçüncü çalmadan sonra içeriden kapı açıldı ve müezzin girip ezanı okudu. Müslümanların ve temsil ettikleri İslam’ın bu hale düşmesi gönlümüzü yaraladı. İçimizi kinle doldurdu. Şunu gördüm ki, bu topraklara gelmeden asla bu durumu kavrayamazdım. Öyleyse Türkiye’ye döndüğümde anlatmalıydım yaşadıklarımı ve gördüklerimi. Şimdi gerçekten Kudüs ve mübarek kılınmış etrafının içindeydik. İçimizde de hissetmeliydik ki, hissettiklerimizi paylaşalım.
Bu düşüncelerle ayrıldık el-Halîl’den… El-Halîl’e, halîl/dost olabilmenin dua ve temennisiyle tefekkür ettik, Rabbimize şükrettik, teşekkür ettik…
