Modern Arap müziğinin Mısırlı Ümmü Gülsüm’le beraber en meşhur kadın ses sanatçısı saymamızda bir mahsur olmayan Lübnanlı Feyruz, Kudüs için bestelediği ‘Zehrâte’l-Medâin’ şarkısında “gözlerimiz her gün sana doğru yola çıkar” diyor. Sonra “Mabetlerinin revaklarında dolaşır / Eski kiliselerinle kucaklaşır / Mescitlerinden hüzünleri siler”. Gözlerimiz dünyanın her bir köşesinden her gün Kudüs’e doğru yola çıkar. Kudüs’ü görmeyen göz kendini bahtsız sayar çünkü.
Tarihi, büyük katliamlarla dolu olan Filistin, tüm dünya halkları için bir direniş mektebidir. Dünyanın mazlum halkları için bir işaret fişeği olan Filistin direnişi bir asra yaklaşan tarihi içerisinde intifadalar ile son büyük mücadelesini vermektedir. İntifada, toplu kıyam hareketi demek! Birinci intifadanın başlangıcından günümüze tam otuz yıl geçti. 9 Aralık 1987 tarihinde Cebaliye mülteci kampında “Birinci Filistin İntifadası” başlamıştı. İntifada sürecini başlatan olay ise işgal devletinin bir askeri aracınin dört Filistinli’yi ezerek öldürmesidir. İntifada fitilini ateşleyen bu olaya gelene kadar ise zaten evler yıkılmaya devam etmiş, toplu tutuklamalar başını alıp gitmiş ve sürgünler uzayıp gitmişti. İntifada süreci ile beraber Filistinliler genel grev çağrısı yaptı. Batı Şeria ve Gazze’deki İsrail kuruluşlarını boykota başladı. İşgal ordusunun emirlerine karşı sivil itaatsizlik, İsrail yerleşkelerinde çalışmamak, İsrail ürünleri satın almamak, vergi ödememek, Filistinli araçlarda İsrail ehliyeti kullanmayı reddetmek, sokaklara barikatlar kurarak direniş başlatmak ve duvarlara grafitiler çizerek direnişi sosyalleştirmek gibi faaliyetlerle intifadayı canlandırdı Filistinliler. İntifada, Filistin işgalini ve Siyonist rejimin cürümlerini dünyaya duyurmak açısından önemli bir görev ifa etti.
2000 yılında ikinci intifada başladı. Sabra ve Şatila kamplarında adeta bir kasap gibi insan doğrayan Ariel Şaron, bin kişilik koruma ordusu eşliğinde Harem-i Şerif’e girmeye cüret edince “El Aksa İntifadası” olarak bilinen ikinci intifada başladı. İkinci intifadadan tarihe kazınan kare ise babasının kolları altında, kameralar önünde işgalcilerin kurşunlarıyla cennete kanatlanan on iki yaşındaki Muhammed Cemal ed-Durre’nin hikâyesi oldu. 3474 şehidin 643 kişisi çocuklardan oluşuyordu.
Birinci intifada sırasında eline taşı alıp attığı anda ölümsüzleşecek bir fotoğrafa dönüşeceğini bilemezdi Remzi Ebu Rıdvan. Henüz daha sekiz yaşındaydı. O fotoğraf dergi kapaklarından kitap kapaklarına, haber metinlerinden film gösterimlerine, afişlere kadar her alanda tüm dünyaya yayıldı. Okul dönüşü yanındaki arkadaşı işgalcilerin kurşunlarına hedef olduğunda hemen yere eğilip bir taş aldı ve işgalcilere fırlattı. Bu onun ilk taş atmasıydı. Bu onun ilk kanat çırpışıydı. İlk defa ebabil oluyordu. İlk defa bir komutan gibi hissetti kendisini. Ve o günden sonra sabah akşam, okula gidip gelirken taşı elinden hiç eksik etmedi. Bu fotoğraf gibi nice fotoğraflar kaydetti tarih. Taşla kolları kırılan çocuklardan, buldozerle ezilen Rachel Corrie'ye ve babasının arkasına saklanmasına rağmen kurşunlanan Muhammed Durra'ya kadar, daha çok fotoğraf var bizim ‘albüm’ümüzde!
1967 işgalinden 28 yıl sonra 1995 yılında Oslo Anlaşması ile İşgal güçleri Ramallah’ı boşaltmaya başladı. Böylece başka ülkelerde ve şehirlerdeki sürgünler geri dönmeye başlayacaktı. Bu evlerine dönenlerden birisi de Muhammed Fadıl adında bir kemancı idi. Yetenekli bir kemancı olan Muhammed Fadıl, Filistin yöneticileri tarafından kurulması benimsenen ‘Filistin Ulusal Müzik Konservatuarı’nın yöneticilerinden idi. Bu kuruluş ile amaçlanan da yıkımın etkilerini sanatsal, kültürel etkinliklerle rehabilite etmek ve Filistin’e aidiyeti olan müzisyenler yetiştirmek, yetenekli gençleri tespit etmek.
İşte Remzi Ebu Rıdvan da bu okula Muhammed Fadıl tarafından kabul edilir. Kendisine hangi müzik aletini çalmak istersin diye sorulduğunda ise ‘viyola’ cevabını verir. Aslında kekeme olan Ebu Rıdvan’ın çok derin bir müzik yeteneği vardır. Onun bu özelliğini ilk keşfeden de dedesi olmuştur.
Oslo görüşmeleri sonrasında ‘Barış İçin Çal’ programı kapsamında Amerika hükümetinin kültür elçileri(!) olarak görevlendirilen ‘Apple Hill Oda Müziği Topluluğu’ tarafından verilen konser vesilesi ile gelen müzik topluluğu içerisinde viyola sanatçısı olan Peter Pulski ile karşılaşan Ebu Rıdvan, gerçek bir viyola ustası ile ilk defa karşılaşmıştır. İlk defa ciddi bir viyola dersi yapma imkânı bulmuştur. Pulski’den oldukça etkilenen Ebu Rıdvan onun kalması için çok ısrarcı olmuştur ancak ayrılmak zorunda olan Pulski 1997 yılının sonlarına doğru tekrar Ramallah’a gelir. Amacı burada bulunan öğrencilere viyola dersi vermektir.
Remzi Ebu Rıdvan tekrar Pulski’ye tutunur. Bir taraftan sokağın direnişinden kopmayan Ebu Rıdvan diğer taraftan Pulski’nin derslerini bağlılıkla takip eder. Konserler vermeye başlamıştır artık.
Remzi Ebu Rıdvan Amerika’da Apple Hill ile birlikte çalar hatta bazı İsrailli sanatçılarla birlikte sahne alır. Ancak eşitliği hissettiği sahneden ayrılıp ülkesine döndüğünde gerçekle tekrar tekrar yüzleşir. Bu onulmaz bir acıdır. Keder kuleleri yükselten bu acıyı dindirmek için Ebu Rıdvan kendisini Filistinli çocukların müzik eğitimine adar. Savaşla büyüyen bu çocuklara müzikle başka bir dünyanın kapılarını açmak ister.
Tıpkı çizgileri ve ölümsüz karakteri Hanzala ile bu çabanın parçası olup bu uğurda katledilen Naci el-Ali gibi. Tıpkı öyküleriyle Filistinli muhacirlerin sesi olan Cihad er-Recbi gibi. Tıpkı yazdığı hikâyelerin bedelini canıyla ödeyen Gassan Kanafani gibi. Hepsi, Filistinli olmanın anlam ve bilincini kendi yetenekleri, özlemleri ve hayalleri ile birleştirerek imkânsızlıklar içerisinde direnişe can vermeye çalıştılar.
Remzi Ebu Rıdvan sadece kendi hayatını değiştirmekle kalmadı, birçok Filistinli gence verdiği eğitimle müziğin diliyle direnişe ses olmayı, hayata tutunmayı, umudu canlı tutmayı öğretti.
Remzi Ebu Rıdvan’ın başarılı bu hayat hikâyesi, Limon Ağacı’nın yazarı Sandy Tolan’ın dikkatinden kaçmadı. Röportajlar, araştırmalar, belgeler ve diyaloglarla akışına kapıldığı bu hikâyenin belgesel niteliğinde romanını yazdı. Bu roman ‘Nar Çiçekleri’ adıyla yayımlandı.
Büyük yıkımlar, sürgünler, katliamlar ile büyüyen işgal ve onun yıkıcı dramatik barbarlığına karşı müziğe tutunarak büyük bir senfoni kuran Remzi Ebu Rıdvan’ın, sekiz yaşlarında okul dönüşü işgalcilerin kurşunlarıyla yere düşen arkadaşını adeta yerden tekrar kaldırır gibi eğilip yerden bir taş alıp işgalcilere atmasıyla hikâye yazılmaya başlanmıştı.
Aradan geçen otuz yıl boyunca değişmeyen şey zulüm, işgal ve katliamlar oldu. Remzi ise ellerini taşlarla doldurarak işgalciye meydan okuduğu o günlerden sonra bugün elinde viyolası ile aynı hikâyenin müziğini çalmaya, şarkısını söylemeye devam etmektedir.
Tecrit duvarlarının arkasında, mülteci kamplarında, Eriha’da, Cenin’de, Ramallah’ta, Gazze’de, Beytlehem’de onurlu ve başı dik insanlar yaşamaktadır. Yıkıntılar arasında, yerle bir edilmiş evlerin duvarlarında bir viyola sesi yankılanmaktadır. Bu ses ‘gözleri her gün Kudüs’e doğru yola çıkan’ insanların bakışlarını karşılamaktadır.
Remzi Ebu Rıdvan Filistin’in kahramanlarından sadece birisidir. Fotoğrafı hanemize düşen eski misafirimizdir. İlk misafirlerimizdendir.
