Öylece kederlerden çoğaltıp sana versinler de dağ başlarında unut beni
Elleri bir bozgundan geçen nehirlerin bulanık suyu gibi
Ansızın yazılmış bir alın yazısı gibi uzaklara çıkar menzillerimi
Kuşkulu bir voltadan, bir ağır ceza reisinden sonrasıdır hüznün meydanı
Suya inen kuşların telaşı değil, ellerimi alkışlayan gözlerden sızan kandır
Bir hançerin som ağzına davet et beni boynu bükük bir ardıç ağacı gibi
Öylece kederlerden çoğaltıp sana versinler de dağ başlarında unut beni
Bir vurgundan geçen yüzümü sana versinler çarşılarda unut beni
Bir selamı yayar gibi, bir yaya uzaktan bakar gibi, bir dertli kaval gibi
Sesini kaybetmiş bir dağ sümbülünden duvarlara resimler toplayan
Hecin develerini sırala ve tecim söylencelerine borsadan haraç topla
Bu şehirleri, sesimizle yıkılmayan, soluğumuzla yakılmayan sokakları
Beni sana veren elleri hançerlerinle nehirlere boyun eğdirip tenimden
Bir vurgundan geçen yüzümü sana versinler çarşılarda unut beni
Son gidişimi sana versinler de bir eski kitabın sayfalarında unut beni
Zaferle döndüğüm akşamlardan değil gülüşünün çağrışımlarından
Artık uzun kelimelerin üstünden geçmiş bir hastanın ağrısı gibi
Irmaklarda dökülmüş bir Fatiha ya da bir söğüt ağacının dallarında
Eskimeyen uzun parmaklarını bir hançerle zamanın kavsinde dolandır
İdam sehpalarına dolaklarıyla yürüyen dervişler başını eğip gittiğinde
Son gidişimi sana versinler de bir eski kitabın sayfalarında unut beni
