Çizgi Sanatı Üzerine
TEMMUZ Sayı: 18 - Ocak 2018

Necmettin Asma 1978 yılında İskenderun'da doğdu. Aslen Mardinli olan Asma, ilk, orta ve lise tahsilini İskenderun'da tamamladı. Çalışmaları Daily Sabah, Yeni Şafak, Minika GO, Kriter, Temmuz, Tohum, Okur, Haksöz, Gerçek Hayat, Cafcaf ve Hacamat Mizah dergilerinde yayınlandı. Yayınlanmış birçok çocuk kitabı, eğitici illüstrasyon ve hikaye kitapları bulunmaktadır. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık bölümünde okuyan Asma resim çalışmalarına devam etmektedir. Evli ve iki kız babasıdır.

Ödüller: Naci el-Ali Uluslararası Karikatür Yarışması'nda "Hanzala Özgürlük Ödülü"

Röportaj: Murat Koç


- Sanatın, edebiyatın toplumsalla geliştirdiği güçlü münasebet birçok meselenin de bu sayede gündem olmasını sağlıyor. Son yıllarda çizgi ile erişilen anlatım-aktarım gücü, çizginin etkileyiciliği, bu alanın öne çıkmasını sağladı. Çizginin yaşanılan olayları aktarma kapasitesi gerçekten muazzam. Sizin bu sanat dalına ilgi duymanızın hikâyesini öğrenebilir miyiz? İlk çizimlerinizi hatırlıyor musunuz, sizi çizginin büyülü dünyasına sürükleyen şeyler nelerdir?

İlkokul, ortaokul ve lisede katıldığımız etkinlikler 23 Nisan, 10 Kasım, 19 Mayıs vs. gibi etkinliklerdi. Bunlar dışında sosyal bir faaliyet içerisine girdiğimi hatırlamıyorum. Ha, bir de yerli malı haftası. Saçımız uzun diye müdürden, öğretmenlerden dayak yerdik. Bir de yaramazlık yaptığımızda sıra dayağı etkinlikleri vardı. Bu travmalarla büyümeye devam ettik tabii ki.

Ortaokulu İmam-Hatip’te okumuştum. Okuldaki en ufak bir haylazlığa tahammülü olmayan eli sopalı kaba saba öğretmenlerden, okumaktan çok sıkılmıştım. Üzerimde büyük bir baskı oluşmuştu. Başarılı da bir öğrenciydim. Notlarım 80-100 aralığındaydı. Babama bu okula devam edemeyeceğimi söylemiştim. Liseyi farklı bir okulda okumayı zor da olsa kabul ettirmiştim babama. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştum tabi. Keşke o günkü okullar bugünkü gibi olsaydı.

Yanlış hatırlamıyorsam 17-18 yaşlarına gelmiştim. Resim çalışmak için sürekli İskenderun Belediyesi’nin sanat galerisine giderdik, lise döneminde tanıştığım sol görüşe mensup kişilerle birlikte. Aralarında benden yaşça çok büyük olanlar da vardı. Satranç, resim, sergi, karikatür gibi sanat dallarıyla ciddi anlamda bu süreçte tanışmıştım. Öncesinde zihnimde öyle bir dünya yoktu. Uzaktan bakıyordum sadece. Çok yetenekli insanlarla birlikte 2-3 yıl kadar sürmüştü bu macera. Tanıştığım ve şahit olduğum tek şey sanatsal etkinlikler ve yetenekler değildi tabii ki. Bir insanın büyük kabiliyetlere sahip olmakla birlikte çok büyük kabahatlere de sahip olabileceğini görmüştüm. Yeteneğin tek başına yeterli bir meziyet olmadığı kanaati oturmaya başladı haliyle. Kötü şeyler gördüm. Ahlak dışı, hukuk dışı birçok tutuma da bu dönemde şahit oldum. Benim için oldukça öğretici bir dönemdi. Babam Suriye’deki medreselerde eğitim görmüş bir imam. Mahalledeki arkadaş çevrem de dindar bir çevreydi. Beni şahit olduğum kötülüklerden alıkoyan şey tam olarak buydu. Rahmetli babamın tavsiyeleri ve verdiği aile terbiyesiydi. Ve tabii ki doğup büyüdüğümüz mahalle kültürü.

Düşüncelerimi aktarmak için çizime başvuruyordum. Çocukluk döneminde gömleğimin üzerine, evimizin alt kısmında bulunan bir deponun tavanına grafik ve çizimler yapacak kadar ileri gittiğimi hatırlıyorum. Tabi ne yaptığım konusunda pek fikrim yoktu. Akıl beş karış havadaydı o dönem. Yeni bir arayış içerisine girmiştim. O yaşıma rağmen boşlukta hissetmeye başlamıştım. Yeni insanlarla tanışıyor, yeni yollar arıyordum. Arada bir mahalledeki çocukluk arkadaşlarımızla buluşuyor sohbet ediyorduk. Kitaplar okuyorduk. Bugün AK Parti genel sekreter yardımcısı olan sevgili kardeşim Abdulkadir Özel ile sıkça vakit geçirirdik. Yanlış hatırlamıyorsam kitap almak için çarşıya gittiğimiz bir gündü. Beni bir kitabevinin sahibi Fikri abi ile tanıştırmıştı. Tanışma faslı sırasında neler yaptığımı anlattığımda panoda asılı duran bir çizim fark ettim. Hasan Aycın’ın çizimiydi. Hasan Aycın’ı ve Naci el-Ali’yi, Hanzala’yı anlatmaya başladı. Günlerce Hasan Aycın’ın Bocurgat albümünü ve Naci el-Ali’nin çizgilerini incelemiştim. Çizim işleri için İstanbul’a gitmenin yollarını arayıp durdum. Bir vesileyle İstanbul’a geldim Hasan ağabey ile tanışma fırsatı buldum. Bu apayrı bir hikâye. Daha fazla uzatmayayım. Aradığım şeyi böyle bulmuştum. Özetle çizgiye başlamam Hasan Aycın ağabeyim ve rahmetli Naci el-Ali’nin çizgileri sayesindedir. Çizgilerinden çok etkilenmiştim.

- Çizgi sizin de dediğiniz gibi muhakkak bir yetenek gerektiriyor. Ancak bu yeteneği bir söyleme dönüştürmek; yaşama, insana ve topluma dokunan bir kalıba dökmek ise yetenekten başka şeylerin varlığına ihtiyaç duyuyor. Çizginin yaşamla ve insanla kurması gereken o bağ nasıl sağlanmalı sizce? Çizer kendisini ne oranda sorumlu hissetmeli, çizginin biçim ve muhtevası arasındaki denge nelerden etkilenmeli?

“Sanat eğlendirici midir yoksa öğretici midir?”, “Sanatçı neden eğlendirmesin veya neden öğretsin?” sorularını ekleyerek ifade etmeye çalışayım. Salt yetenek muteber olarak görülemez elbette. Zira toplumu yanıltan, ahlaksızlığa iten ürünler çok yetenekli ellerden çıkıyor. Doğruya, iyiliğe çağıran küçük kabiliyetler mi yoksa yanlışa, harama davet eden büyük kabiliyetler mi sanattır? Sanatın tanımını, her açıdan “güzellik” “estetik” şeklinde tanımlıyorum. Bu da sanatın hem cismi hem de amacı güzel olmalı demek.

Peki, sanatçının üzerine neden bu kadar sorumluluk yüklenir? Sanatçı öğretmek zorunda mıdır? Bu gücü nerden alır, ne münasebet? diye soracak olursanız; kanaatimce bu doğasından gelen bir şey. Yanlışlığı fark eder ama izah edemez. İçinde büyür. Sanatçıların büyük çoğunluğunun duygusal zaaflara sahip olmalarının sebebi bu kanaatimce. Sanatçı eğer ilkesel prensiplerden beslenmiyorsa, bir disiplin içerisinde hareket etmiyorsa çabuk yıpranır çabuk pes eder. Tarihteki ünlü ressamların çok yetenekli olmaları fakat aynı zamanda büyük zaafları olan pis adamlar olmaları bu yüzdendir.

Siz çizer diyorsunuz ama ben “sanatçı” tanımı üzerinde duruyorum. “Çizer” tükenir, tüketilir. Fakat sanatçı zamanın dışındadır. Tıpkı Naci el-Ali gibi. Çizer bu hassasiyetle hareket etmeli ve sorumluluk duymalı. Bu sorumluluk duygusunun en önemli ayaklarından biri, kullandığı dildir. Eğer provokatif bir dil kullanıyor ve belli bir düşünceye kendinizi hapsediyorsanız bugünkü popüler çizerlerin durumunda olduğu gibi kendinizi toplumdan uzaklaştırırsınız. Bunun yerine sanatçı toplumu bir arada tutmak amacıyla hareket etmeli ve örnek teşkil etmeli.

Sanatçının belirli bir siyasi-politik hareketi temsil etme veya yüceltme sorumluluğu yok. Günümüz sanatçılarının en büyük sorunlarından biri de bu. Sanatçı düşüncelerine başvurulan, istişare edilen, kendisinden fayda sağlayacak eleştirel yaklaşım beklenen kişidir. Sanatçıdan her şartta övgü ve yüceltme beklentisi kısa vadede faydalı görünebilir fakat uzun vadede çürümeye yol açar. Çünkü toplumu ve medeniyeti inşa eden veya yerle yeksan eden kişiler arasındadır sanatçı.

Belli bir düşünceyi ve üyelerini hedef alarak değil sorunları tespit edip çözüm önererek hareket etmeli. Saldırgan ve holigan, sürekli alkışlayan sanatçı figürünün hiç kimseye hiçbir faydası olamaz. Düşmanlığı apaçık ortada olan kişileri anlatırken durum farklı tabi. Çizer bu durumda tüm öfkesini harekete geçirerek ürün ortaya koyabilir. Bu gayet normal. Fakat örneğin Kürt sorununun çözümüne yönelik adımlar atıl(ma)dığı bir anda bir çizerin Sayın Cumhurbaşkanı’nı Toros arabasının içinde çizmesi sorumluluktan çok uzak ve provokatif bir dil. Arada benim de bir gelişmeye kızarak yorgan yaktığım birkaç durum oldu. Bu hataları tekrar etmemek, davetkâr bir dil kullanmak gerektiği kanaatindeyim.

- Sanatçı ve işlevi bağlamında söylediğiniz şeyler önemli; sanatçının kullandığı dilin propagandaya hizmet ettiğini de vurguluyorsunuz bir yönüyle. Günümüzde propaganda, her alanda ve her araç kullanılarak fazlasıyla rağbet görmekte. Son yıllarda ise özellikle çizgi propagandanın en önemli aracı haline geldi. Çizginin anlatım gücü hakikaten sınırsız ve müthiş bir ufuk gerektiriyor; bu da propaganda için eşsiz bir imkân sunuyor. Çizginin propaganda için böylesine cazip hale gelmesini siz nelere yoruyorsunuz?

Sebebi, sanırım çizgi için kullanılan en yaygın tabirin ifade ettiği şu durum: “Sayfalar dolusu metni tek bir çizgi ile anlatabilmek”. Akılda kalıcılığı ve ikna etme gücü. Fakat ben bunu öyle okumuyorum; Çizgi de bir dildir. Tıpkı Mısır hiyerogliflerinde olduğu gibi. Belki farklı âlemlerde kullanılan yazı dili hala böyledir. Fakat çizginin farkı zaman doğrusundan bağımsız olması. Zamanı, bir noktadan hareketle geleceğe doğru hareket eder şeklinde algılıyoruz. Zamanın bu şekilde doğrusal bir çizgi üstünde ilerleyişi bizim algımızla ilgili. Bir metni okurken bu algıyla okursunuz. Fakat çizgiyi okurken bu zaman algısının etkisinden sıyrılırsınız. Tıpkı uzayda zamanı algılayışınızla dünyada algılayışınız arasındaki fark gibi.

Çizginin cazibesinin sebebini açıklayacak birçok faktör var. Örneğin sanatçının toplum içindeki statüsü. Sanatçı çoğunlukla inanılan ve güvenilen bir kişidir. Uluslararası ilişkilerde ön planda olmalarının sebebi de bu biraz. Siyasiler toplumu bir arada tutabilmek için sanatçı figürlere ihtiyaç duyar. Çoğu zaman bu duruma şahit oluyoruz. Toplumu temsil etme güçleri var. Çünkü arkasında bir kitle barındırıyor ve toplumsal temsiliyet sergiliyor. Tabi bu sanatçı kimliğinin önde olduğu durumlar için geçerli. Toplumun sanatı ne kadar iyi durumdaysa toplum da o doğrultuda sağlıklıdır kanaati hâkim. Bu da kısmen doğru bence.

Örneğin tarihi bir kişiliği tanımıyorsunuz ve haliyle yüzünü hiç görmediniz. Bu kişiyi tanımak için elde bulunan veriler ışığında onu kâğıda aktaran sanatçının hayal dünyasına ve yeteneğine bağlısınız. Belki de hiç öyle biri değildir. Belki de öyledir. Bugünkü Hıristiyan dünyasının kültürünü inşa eden, şekillendiren kişiler ressamlar ve heykeltıraşlardır. Zira Hz. İsa’nın, Hz. Meryem’in yüz şeklini tasvir edip kendi toplumuna sunan kişilerdir. Her iki durumda da sizi şu an mevcut olmayan biriyle tanıştırma görevi sanatçıya düşüyor. Bu da toplumun bir nevi sanatçıya olan güvenini veya ihtiyacını ifade ediyor. Birey tanımlayamadığı bir şey olunca sanata ve sanatçıya başvurarak o açığı kapatır. Müzisyen, ressam, mühendis ve hekimler toplum nezdinde bu yüzden değerlidir.

Hal böyle olunca belli bir ideolojinin temsilcileri düşüncelerini yaymak için sanata başvurur. Tarihin karanlık tarafında da aydınlık tarafında da bu türden ürünlere rastlamak mümkün. Vatan savunmasına çağıran sanatsal ürünlerden, belli bir zümreyi hedef alan sanatsal ürünlere, tarihte birtakım dönüm noktalarının resmedilmesinden helak olmuş bir topluluğun canlandırılmasına kadar geniş bir yelpazede sanat eserlerine rastlayabiliriz. Tüm bu örnekleri çizgi dünyasının etkileyiciliğini ifade etmek için verdim. Propaganda aracı olarak tercih edilmesinin birçok sebebi var. Velhasıl sanat, art niyetli kişilerin elinde yok edici, iyi kişilerin elinde inşa edici bir hal alır.

- Çizginin yazılı edebiyat karşısında da rolü her geçen gün artmakta. Az önce sizin de tanımladığınız gibi; sayfalar dolusu söz ile anlatılmak istenen şey çoğu zaman sadece bir çizgide tüm karşılığını bulabiliyor. Özellikle soyut tasarımlar buna daha açık. Postmodern çağ görsel olanı yazının önüne geçiren bir yaşam tarzı inşa ediyor. TV, reklamlar, internet ve sosyal medya gibi birçok alanda görselle vurgulanmak istenen şey yazıyla ifade edilen şeyin çok önüne geçti. Çizginin bir nevi kendisine has bir edebiyat dünyası kurması, yazının değerinin biraz gerilere düşmesi hakkında neler söylersiniz?

Sorunun son kısmından başlayayım. Şuna bağlıyorum. Eğer yazı imgeleme veya metafor içermiyorsa çoğunlukla hüküm bildirir, karar verir, nokta koyar. Okuyucu buna göre yakınlaşır veya uzaklaşır. Belli bir düşünceye hitap etme olasılığı yüksektir. Kimine göre kuşatıcıdır, kimine göre taraflı. Çizgide ise durum çok farklı. Çizgi sahibini tanımıyor olsanız da, onun düşünce dünyasını bilmiyor olsanız da ortaya koyduğu bir ürünü çok rahatlıkla takdir edebilirsiniz. Ön yargı denen zaaflı duruma çoğunlukla kapalıdır. Sağda solda düşünce dünyasını asla benimsemeyeceğiniz bir yazarın yazılarını pek paylaşmazsınız fakat düşüncesine hiç katılmadığınız birinin karikatürünün paylaşıldığını sıkça görürsünüz.

Postmodern çağda TV, reklam konusunda ise şunları söyleyebilirim. Söz ettiğiniz durumu zihinlere yapılan bir kuşatma ve saldırı olarak görüyorum. Bireyin zihnine taşıyamayacağı, odaklanamayacağı sayıda görsel bir saldırı var. Günümüz insanının çoğu zaman etrafa boş gözlerle bakmasını buna bağlıyorum. Otobüste, minibüste, yolda gördüğümüz insanlar bu saldırıya maruz kalmış mağdur insanlar. Gençler imaj peşinde çünkü ya gördükleri bir görselden etkilendiler veya TV’de gördükleri bir modelin peşinden gitme arzusundalar. Bunun yazıyla başarılabileceğini düşünmüyorum. Zihinleri bu görsel saldırının altında. Zihin bu görselleri görmekten yenik düşmüş ve kendine vakit ayıramaz hale gelmiş durumda maalesef.

Dejenerasyonun ve yabancılaşmanın arkasında da bu kuşatma var. Fikrimiz yok. Çünkü fikir olması gereken yer ikbal kaygısı, bir reklam panosunda gördüğümüz pahalı bir ürünü alamayışın verdiği eziklikle doldu. İşte bu travmatik hal modern insanın hammaddesi. Modern insan travma sahibidir. Çünkü üstünde çok fazla yük vardır, çünkü bilinçaltı billboardlarda gördüğü görsellerin çöplüğü haline geldi. Saldırı ve kuşatmadan kastım bu.

Görsel dilin yazının önüne geçmesi görselin gücü ve hipnotize edebilmesiyle ilgili. Sanat, art niyetli, çıkarını düşünen kişilerin eline geçince bu durum kaçınılmaz maalesef. Bu dengeyi koruyabilen yayınlar çok az. Özellikle edebi ürünler ortaya koyan şair, yazar ve sanatçılarımız bu dengeyi az da olsa koruyabiliyor. Çizgi ve metin arasında bir altın oran olmalı. Bu oranı aştığınızda yapılan işin pek kıymeti kalmıyor. Özetle görsele ayıracağınız bölümle metne ayıracağınız bölümler üzerinde iyi düşünmeniz gerekiyor. Aksi takdirde siz de küçük de olsa bir saldırgan olursunuz.

- Çizgi hakkında konuşurken ister istemez aktüel örneklere de değinmek gerekiyor. Mesela sizi de çok etkilediğini söylediğiniz Filistinli çizer Naci el-Ali, Hanzala karakteri ile Filistin meselesini dünya gündemine taşımıştı. Hatta Hanzala’nın tüm “dünya”ya sırtını döndüğünü, Filistin özgürleşmedikçe de yüzünü dönmeyeceğini basit ama fazlasıyla etkileyici bir biçimde tek bir karakterle zihinlere kazımıştı. Bu sembolik değer çizginin evrensel bir dili olduğunu da gösteriyor. Çizginin bu evrenselliğine atıfla şunu sormak istiyorum: Çizgideki sanatsal-edebi değer onun anlatım gücüne mi, popülerliğine mi, evrenselleşmesine mi bağlıdır? Çizgiyi aynı bağlamda değerli kılan, biçimden öte kurmaya çalıştığı söylem midir?

Hanzala, ifade etmek istediğim şeyi çok iyi anlatan bir örnek. Yaşanmışlığı, bir halkın acısını ve bir sorunu anlatıyor. Ciddi anlamda bir misyonu var. Eğlence amacı gütmüyor. Bir derdi var. Ve diğer coğrafyalarda yaşayan insanlar Hanzala figürüyle durumu çok iyi anlıyor. Göz boyama yok, çelimsiz, zayıf bırakılmış bir karakter var. Photoshop’la üzerinde oynanmış bir manken değil, bizzat hayatın içinden çıkan gerçek bir figür Hanzala. İşte bu kısımda sanat art niyetli kişilerin elinden kurtulup duyarlı, dertli, kendi toplumunun sorunlarını sanat eseri aracılığıyla insanlara ulaştıran iyi bir figürün eline geçiyor. Çok basit çizgilerle sınırları aşan bir etki oluşturuyor. En mühim noktalardan biri de Hanzala çizeri Naci el-Ali’nin bu uğurda can vermesidir.

Dikkat ederseniz kimse rahmetli Naci el-Ali’nin kimliğini sormuyor. Nasıl bir düşünce dünyasına mensup olduğu pek önem arz etmiyor. Belki aynı dönemde yaşayıp karşı karşıya gelmiş olduğunuzda, fikir telakkisi yaptığınızda ayrışacağınız birçok nokta olurdu. Aynı düşünmediğiniz birçok fikir olduğunu fark edebilirdiniz. Fakat bu noktada düşünce veya ideolojik farklılıklar önem arzetmiyor. Burada sormamız gereken şey mazlumun veya sanatçının dini değil, durumu ve ortaya koyduğu ahlaklı tutumu ve fedakârlığıdır. Her açıdan saygının en büyüğünü hak ediyor.

“Evrensellik” tartışmaya açık bir kavram. Bu da bir ideoloji. Fakat insanlığın büyük kesiminin üstünde ittifak halinde olduğu bir durum sanırım çok da yadırganacak, tartışılacak bir durum değil. Evrensellik hususuyla ilgili birçok şey söylenebilir. Çok uzatıp sayın okuyucuyu sıkmak istemem.

- Türkiye’de karikatür ve çizgi alanında yıllardır etkin olan, adeta belli bir kanon etrafında öbeklenen kimi bilindik dergiler ve orada yazan ünlü çizerler, çoğunlukla toplumsal değerlere karşıt ve bununla alay eden, küçümseyen, siyasi olarak da uçlarda müzmin muhalefet örneği sergileyen bir çizgiyi takip etmekteler. Bir siyasal temsiliyetle birlikte aynı zamanda yoz bir yaşam tarzının da propaganda bültenleri olarak gördüğüm bu dergilerin dinle, bilhassa İslam’la sorunları olduğu bir gerçek. Dini ve ona ait sembolleri sadece aşağılanması gereken bir malzeme olarak görmekteler. Bu durum Charlie Hebdo gibi batıda neşredilen kimi dergiler için de geçerli. Özellikle çizginin son dönemde İslam karşıtlığının bir aracı ve yozlaşı kültürünün taşıyıcısı kılınması hakkında siz neler söylersiniz?

İlk başta sözünü ettiğim sol çevreyle vakit geçirdiğim zamanlarda Charlie Hebdo zihniyetine sahip insanlarla bolca vakit geçirdim. Beni uyandıran bu tutumlarıydı aynı zamanda. İslam karşıtı çizer figürünün sanırım tamamında bu var. Çizgi çizmedikleri zamanlarda da toplumun dini değerlerini tahkir eden bir üslupları var. En basit örnekle: Bir mani çıkmaz ise anlamında “inşallah” dediğimde tamamı dalga geçerdi. “Allah’ı kitabı ne karıştırıyorsun” diyerek gülerlerdi. Ezanla dalga geçmek, dindar birini görünce sataşmak gibi birçok ahlaksızlığa şahit olmuştum. Bu yüzden Peygamberimize (s) hakaret karikatürlerini gördüğümde pek şaşırmamıştım.

Geçmişte olduğu gibi sanatçı kendisine misyon biçerken, sanat ve sanatçıyı yücelten, kendisine neredeyse ilahi veya şeytani güçler atfeden bir yaklaşım içerisine giriyor. Sanatçı olabildiğince “özgür”, her türlü yaptırımdan muaf sorumsuz bir alanda hareket ettiğini düşünür. Sanatçının dik başlılığı, başkaldırmaya meyilli olması, dünyevi engelleri yaratıcılığını sekteye uğratacak ilham düşmanı birer engel olarak görmesinden kaynaklanıyor olmalı. Geçmişte veya günümüzde yaşayan sanatçıların bir kısmının büyük zaafları, gariplikleri, ahlaki ve doğal olmayan yönelimleri ancak bu şekilde izah edilebilir. Zira günümüzün egemen “sanat”ı, tüm gariplikleri, delilikleri, umursamazlığı ve her türlü çılgınlığı öneren, bunlara öncülük eden bir alan haline geldi. Bu da beraberinde bireyselleşmeyi, bohemliği, ahlaksızlığı, çözülmeyi, ortaya çıkan fiziksel şartların ağırlığı karşısında da dirençsizliği ve toplumdan uzaklaşmayı getiriyor.

Bu yayınların takipçisi genellikle gençlerden oluşuyor. Ve gençler muhalefeti, serbestliği, gevezeliği, haylazlığı daha çok sever. Ağır söylemlerle gençleri yamacınıza toplamanızın imkânı yok. Bu zaten beklenen bir şey de değil. Mizah dergilerinin sulu tarafını, absürtlüğünü gençler benimsiyor ve takip ediyor. Bu da kişiliklerinin oluşmasında büyük bir etken. Böyle devam ettiğinde ise zamanla apolitik, asosyal, umursamaz, edebi ve terbiyeyi yadırgayan salaş bir portre karşımıza çıkıyor. Yozlaşma, çocuğu gençken eğmeye başlıyor ve bu durum sıradanlaşmaya başlıyor ne yazık ki. Günümüzde siyasilerin ve birtakım “aydın”ların bu durumu tespit edip bazı çözüm önerileri sunması sorunun hangi safhada olduğunu gözler önüne seriyor. Zira toplumsal bir hal almaya başladı. Bu hal internetin yaygınlaşmasıyla çok daha hızlı devam ediyor maalesef.

- Genelde karikatür-çizgi eleştiriden çok hakaret etmek için kullanılıyor. Bu da maalesef kalıplaştığı için bir norma dönüşüyor. Çizgi mevzubahsinde bu yönüyle etik tartışmaları da sürekli yapılıyor. Çizginin bu keskin cüretini neye bağlıyorsunuz, nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özellikle “milliyetçi” eğilimin zirvede olduğu günümüzde pervasız çizgilere de şahit oluyoruz. Bu saldırı ve cüretkarlık sadece sol-seküler çevrenin ortaya koyduğu bir tutum değil. Bu hastalıklı tutum birçok düşünce sahiplerinde var ne yazık ki. Bu noktadan hareketle; bir yapıyı ele alırken genellemeci yargılardan uzak durmalı. Her kesimde çukuru boylayanlar çıkabiliyor.

Kanaatimce bu noktada sanatın kutsanması ve herşeyin üstünde tutulması var. Birçok alanda yapılageldiği gibi bir dengesizlik durumu hâkim. Bir şeyi sevmiyorsanız gömüyorsunuz, bir şeyi seviyorsanız göklere çıkartıyorsunuz. Hiç gri tonlar yok. Ya siyahtır ya da beyaz! Bu tutum içerisinde olanları bir süre sonra tam tersini yaparken de görebiliyoruz. Çünkü dayandığı bir temel ilke, disiplin ve inanç yok.

Çizerin, kendisini frenleyecek birtakım ahlaki, hukuki kuralları olmalı. Bu inanç normlarına sahip olmayan çizerden daha fazlası beklenemez. Örneğin asla benimsemeyeceğimiz bir eylemde vefat eden bir “çocuğu” tahkir eden çizgilere şahit olduk. Aynı zamanda referandumda “hayır” diyenleri şeytan gibi gösteren çizgiler de var. Karşı tarafta da “evet” diyenleri benzer yöntem ve dille tahkir eden bir tutum da ortaya çıkmıştı. Bunlar çok vahim yanlışlar ve sorumluluktan uzak ne yazık ki.

- Biraz da sizin kişisel tecrübenizle, çizgi-resim serüveninizle ilgili konuşalım. Ne çizeceğini düşünmek mi daha uzun sürüyor yoksa çizmek mi? Çizer sonsuz bir ufukta, yoğun imgelerin arasında anlatmak istediğini nasıl biçime dönüştürüyor?

En zor kısmı kesinlikle düşünme aşaması. Saatlerce konu hakkında düşündüğüm zamanlar oldu. Çizemeyip pas geçtiğim anlar da oldu. Tabi bu günlük gelişmelerle ilgili çizerken öyle.

Bir çizgiyi iyi yapan şey kullandığı imgesel dildir. Buna daha fazla dikkat ediyorum. Bu yüzden konuşma balonu olan çizgileri pek tercih etmiyorum. Balonlu çizgilerin ayrı bir havası var tabii ki. Bu yöntemle yaptığım çalışmalar da var.

- Beğendiğiniz, esinlendiğiniz çizerler kimler? Çizgi alanında da belli ekolleşmeler gelişiyor zamanla. Hangi ülkeler çizgide iyi seviyeleri yakaladılar ve Türkiye’de bu popüler alan sizce nasıl bir gelişim kaydetmekte? Kendi çizimlerinizi bir ekolle ilişkilendiriyor musunuz?

Herhangi bir standarda bağlı kalmıyorum. Birçok tarzda çiziyorum. Genellikle benimsediğim tarz illüstratif tarz. Ve mümkün oldukça az renk. Son zamanlarda Fransız, İranlı, Japon ve İtalyan sanatçılarının çizimlerini takip ediyorum. Çok iyi ürünler veriyorlar. Çizgideki kusurları iyileştirirken çok faydası oluyor.

- Çizgi de şiir gibi sanatçıya sonsuz bir özgürlük alanı tanıyor. Tasarım ve kurgu, söylem ve anlatı çizginin bambaşka bir dünya kurmasını mümkün kılıyor. Bu uçsuz bucaksız sahada “asla çizmem” dediğiniz bir şeyler var mı?

Gazetecilik dışında neredeyse her işi yapan “gazeteci” yazarların makalesine çizgi çizmeyi reddettiğim birçok an oldu. Bunun dışında çok keskin köşelerim yok. İnsanlığa hizmet edecekse ve bir katkısı olacaksa birçok konuda çizebilirim.

- Hiç unutmadığınız, çizdikten sonra sizi de kendisine bağlayan, başka bir duyguyla yakınlaştığınız sizin için en çarpıcı eseriniz hangisidir?

Hanzala çizimim. Ve henüz 20’li yaşların başındayken çizdiğim Afgan çocuk.

- Sizi sosyal medyadan takip edenler bilirler ki çizgi haricinde yağlı boya resim ve portre gibi çalışmalarınız da var. Birbirine yakın ve benzer yetenek gerektiren bu alanlarda iyi eserler vermektesiniz. Gerek çizgi gerekse de resim alanında kitap, albüm, sergi vb. projeleriniz var mı?

Şubat ayında “Portreler” albümüm çıkacak inşallah. Henüz hazırlıkları bitirmedik.60 portrenin yer alacağı güzel bir albüm hazırlıyorum. Yayınevi de gerekli hazırlıkları yapıyor. Bunun dışında “KAF” adlı illüstrasyon kitabım hazır. Bununla ilgili birtakım resmi prosedürlerin yerine getirilmesi gerek. O da yakında hazır olur inşallah diye umut ediyorum.

- Son zamanlarda portre çizimlerinize daha fazla zaman ayırıyorsunuz. Bu çizimler, genelde o kişi ile ilgili gelişen bir gündemden sonra geliyor. Yani aktüel bir çaba. Portrelerini çizdiğiniz kişilerden sizi en fazla etkileyenler kimlerdir? Hangi yönleri sizi etkilediği için çiziyorsunuz? Ya da çizeceğiniz kişiyi belirleyen saikler nelerdir?

En çok etkilendiğim portre ümmetin suskunluğunu Allah’a dua ederek şikâyet eden Şeyh Ahmet Yasin oldu. Ve tabii ki Şeyh Şamil.

“Tasfiye” tartışmalarının başladığı dönemde başladım bu çabaya. Aslında tasfiye edilmek istenen şeyin sadece birtakım siyasi figürlerin değil, bir birikimin tasfiye edilmeye çalışılması olduğunu anlamak uzun sürmedi. 15 Temmuz’dan sonra sahip olunması gereken tutumun tam tersine bir tutum ortaya konmaya başlanmıştı. Türkiye’nin birtakım sorunlarına derman olma çabası içerisinde bulunan kişilerin birtakım örgütlenmelerle itibarsızlaştırılma çabası, “yerli ve milli” olma kaygısıyla İslam coğrafyasından uzaklaşma, Türkiye’deki köklü sorunların kaynağı olan kişilerle ittifak hali ve karşı mahallenin ahlakıyla ahlaklanmaya başlanılması etkili oldu elbette.

İtibarsızlaştırma için kolları sıvayan bu kişiler dün “Kudüs’ten başka bir şey bilmez misiniz?” derken, Cumhurbaşkanı’nın “Kudüs kırmızıçizgimizdir” açıklamasından sonra “Kudüs aşığı” rollerine girmesini sanırım aklı başında hiç kimse kabul edemez. Tablo bu iken, itibarsızlaştırılmaya çalışılan portreleri ve temsil ettikleri düşünceyi resmetmeye başladım. Bunun içinde uzaklaşılan İslam coğrafyasından isimler de var. Hasan Turabi, Gannuşi, Ahmet Yasin gibi değerli figürler. Aynı zamanda bu ekol de zihinlerden tasfiye ediliyordu. Sadece figürler değil. İslamcılık, belli öbekler tarafından her alandan temizlenmeye çalışılıyor, bu fikrin temsilcilerine karşı çok çirkin ifadelerle saldırılmaya başlanmıştı. Türkiye’deki birtakım kazanımlarda emeği geçen bu kişilerin maruz kaldığı bu hukuksuzluk hali can acıtmaya başlamıştı. Darbeden sonra at izi, it izine karıştı derken, bir kısmımız sabırla beklemeye başladı. Fakat bunun geçici bir süreç olmadığı, bilakis uzun sürecek bir kamplaşmanın işaretleri olduğu besbelliydi.

Özellikle dindar kesimden kişilere ve düşünce dünyalarına topyekun bir saldırı olduğunu düşünüyorum. Kumpasçı Gülenciler gitmiş yerine başka benzerleri gelmişti adeta. Emin Çölaşan, Ceyda Karan, Uğur Dündar, Ayşenur Arslan, Ertuğrul Özkök gibi isimlerin sesi kısılmıştı ama yerine farklı bir maskeyle dosya tutan, FETÖ ahlakıyla ahlaklanmış benzerleri gelmişti.

İşte buradan hareketle Türkiye’nin odağının mazlum coğrafyadan kuzeye yönelmesine bir itiraz dili geliştirmeye çalıştım. Rabia’nın tek vatan, tek millet, tek dil, tek bayrak demek değil; Esma Biltaci, Mursi, Muhammed Bedii, Muhammed Akif olduğunu anlatmaya çalıştım. Bunu söylerken linç edildim tabii ki. Portreler çabası öyle başladı.

Necmettin Asma Arşivi