Bir Yoldu, Yürüdük Beraber
TEMMUZ Sayı: 18 - Ocak 2018

Adı Fatma olanlara yahut

Ruh-u Fatma’lara…

Hava çapkın bir oğlan gibi, ne allı telli güneşten vazgeçiyor ne tuttuğunu koparan Ankaralı Rüzgâr Hatun’dan. Mont giyen de var, yazlık piti kareli gömlek giyen de. Oto tamircilerinin ve emlakçıların sahiplendiği cadde kenarından yukarı çıkıyorum. Bu yokuş, her adamı dünya malına bağlar maazallah! Yolu çıkıp bitirebilirseniz yeni yapılan binalar, pahalı mıdır acaba deyip girmeye çekineceğiniz mağazalar, muhakkak renkli sandalyeleri ve yuvarlak masaları olan kolejler... Yokuşu iki büklüm nefes nefese çıkan herkes, o hayata ulaşmanın gayretinde gibi görünüyor. O zengin yere çıkıldı mı düzlük, rahat bir nefes, tam yol ağzında bir leylandi ağacı, oh ne güzel kokuyor.

“Isssst! sısssst! (damaktan s’yle) ıssss! sıııssstt!”

Ortalığı inletir gibi sokakta ıslık çalanları sevemedim bir türlü ama ıslık çalmaya çalışanları severmişim meğer. “Çaba”yı severiz biz milletçe, olandan daha güzel gelir olma gayreti. Çocuğu okumayı yeni söken babalar her tabelayı okutur çocuğuna, her harfi birleştirmek ayrı çaba. “Evet oğlum evet ERSİ evet ERSİN hıh BER evet BERBER! Hay maşallah okudu vallahi!” Harf çaba, kelime çaba, yemek çaba, su çaba, mü’minlik çaba... İnsan karpuz değil ki olsun olduğu yerde. Ne demişler kuldan hareket, Mevla’dan bereket.

Bu ıslık denemelerinin altı yedi yaşlarındaki şu esmer kızdan geldiğine kim inanır? Göz gözeydik. Bu göz gözelik irademiz dışında bir sohbet. Göz, dilin muhterem hocası, daha iyi biliyor konuşmayı. Bu muhabbet-i çeşm sırasında hırçınlığını öğrendim küçük kızın. Nasıl sinirliydi Allah’ım! Islık çalamadığına mı? Islık dediğin nedir ki ses… Sesini duyuramadığına muhakkak. Bir hızla geçti yanımdan, bir türlü içimde dizginleyemediğim başıboş ruhuma sertçe çarpıp önümde yürümeye başladı. Zayıf vücudu kat kat giydiği süveterlere rağmen belli oluyor, tepeden bağladığı saçları o yürüdükçe bir sağ omzuna bir sol omzuna çarpıyordu. Çizgili süveterinin içinde kırmızı tüylenmiş bir kazak, altında örme mor pijama. Arkasında hızlıca yürüyen birinin olduğunu anladı ki başını hızlıca çevirdi. Saçı sağ omzundaki iyilik meleğine tutundu. Koyu tenli bir bebek yüzü… Kalın kaşlı, iri gözlü, zayıflığına nispet tombul yanaklı. Muhakkak konuşmam lazım geldiğini hissedip söylüyorum:

“Çok güzelsin.”

Önüne dönüp yürümeye devam ediyor, hiç duymamış gibi. Elindeki mendilleri önünde saklıyor ve tekrar bana dönüp:

“Sen!” diyor bir suçu benim üzerime atar gibi. “Sen daha güzelsin!”

Bu hırçınca iltifat karşısında afallıyorum:

“Hayır, sen daha güzelsin, esmer güzelisin hem kirpiklerin de çok güzel.” Gülümsemesini başka günler için biriktirip dudaklarını büzerek bana bakıyor:

“Ben büyürsem güzel olurum.”

“Yoo, niye ki şimdi de çok güzelsin, çocuklar daha güzel olur.”

Dikkatli bir şoförle konuşuyor gibi ben arkasından söylüyorum bunları, o da arada arkasını dönüp cevaplıyor bu susmayan kadını.

“Saçlarımı örünce daha güzel oluyorum, hem kendim örebiliyorum. Saçımı üçe bölüyorum, bir saçı onun üstüne öbür saçı onun üstüne, öyle öyle örgü oluyor sonra sıkıyorum iyice, toka bağlıyorum.”

“Oo baya beceriklisin sen, adın ne peki?”

Olmadık bir soru sormuşum gibi iyice dönüyor bana, elindeki mendilleri arkasına saklıyor bu kez. Gözlerini o yana bu yana çeviriyor, birinin ismini kendine çalmak ister gibi, bir şeyin en güzelini arar gibi:

“Fatma!”

Bir kelime dilin kıvrığından kurtulunca, çıkınca artık ağızdan nereye gider? Yetişkin kelimeler çözünce dudak bağını nerede yaşar artık?

“Fatma…” İsim ki kanaatkâr kanatlarıyla hüzünlü kadınların nefesinde yaşar, acılı anaların yüreğine Hüseyin kokusu verir, ıslık çalamayan küçük kızın diline de gelir bir an…

“Ne güzel ismin varmış Fatma.”

Fatma öfkesini habersizce düşürdü ellerinden. Yürüyüşü yavaşladı, gözleri güzelliği kabul etti, muhacirliği bitti, çocukluğunu fethetti Fatma. Pembeden, mordan, çiçekten bir kız oluverdi.

Gerçek bir ıslık duyuldu sonra. Birden durakladı, geriye dönüp koşmaya başladı. Fatma’dan birazca büyük bir kızın yanına doğru gitti. Bu kız da Fatma’ya benziyordu, elinde bir mendil poşeti, kısa saçlı iri gözlü zayıf bir kız, Fatma’dan hayli uzun. Fatma’ya bir zarar vermişim gibi tedirgin tedirgin yüzüme baktı. Onda da anlaşılmadık bir öfke ama kolay eriyecek buz parçası gibi, saçını okşasan kaskatı vücutları sakinleyecek sanki. Fatma’yı çekip döndürüyor.

“Güle güle Fatma!”

“Fatma mı dedi o kadın sana?”

“Adın ne dedi, ben de kandırdım onu”

İki kız gülüşerek koşmaya başladılar. Fatma giderken arkasını dönüp bana bakıyordu. Sahi kandırmıştı beni. Benden güzeldi, herkesten güzeldi o. Kendi ismini Fatma koyan çocuktan daha güzelini tartmadı benim kalbim.

Daha güzel olacakmış büyürse.

Güzelliğin, bir Ali kalbine rastlasın Fatma…

***

Akşama doğru yalnızlık falakası vakti. Dışarıda ay ışığını mağlup etmiş kibirli bir karanlık. Fatma büyümüştür eminim daha da güzel olmuştur. Benim bir kızım olmadı ama mendil satan Fatma’nın sesi örer bazen saçımı.

“Saçımı üçe bölüyorum, bir saçı onun üstüne öbür saçı onun üstüne, öyle öyle örgü oluyor sonra sıkıyorum iyice, toka bağlıyorum.”

Şimdi kır saçlarımdan üç parça…

Ayşe Sena Er Arşivi