Ne yaptığımızı tam olarak idrak edemeden geçti yıllar. “Sanki…” diyeceğim ama teşbihte bile hata üstüne hata yapacağım benzetmeler geliyor aklıma. “Vakit geçmese de” geçiyor ömrümüzdeki tüm seneler. Hem de dur durak bilmeden, bir an olsun soluklanmadan, arkasına bile bakmadan, bir tek anını bile tekrar yaşatmadan geçiyor!
Daha dün gibi hatırlarım, şimdiki nesle komik ve garip gelecek, çocukluğumun ilk yıllarında giydiğim yamalı kıyafetleri. Hayatımın, hatırladığım ilk anısıdır o yamalı kıyafetler. Filmin başı orasıydı ve o yamalı kıyafetlerden birini hayal meyal üzerimde gördüğüm o günden beri, hayat diye bir şeyin olduğunu anlamıştım. Küçücüktüm ve yalpalaya yalpalaya yürüyordum o kıyafetlerin içinde. Çok belli etmeseler de o yamalı kıyafetler içindeyken bile büyüklerimiz tarafından seviliyorduk. Zamanla kıyafetler de değişti, zamanın acımasızca değişerek akıp gittiği gibi! Kıyafetlerin değişmesine hiç itirazım yoktu. (Hangi cinsiyete ait olduğu belli olmayan o kıyafetleri, zaten hiç sevmemiştim!) Söz konusu olan kıyafetler değildi; söz konusu olan, zamanın insanlarla beraber değişmesiydi! Ama yavaş bir değişimdi bu; zaman geçiyordu ama seneler yerinde sayıyordu sanki. Nedeni belliydi bence: Zaman geçip gitse de seneler su gibi akıp geçmiyordu. Şimdi tersi olsa da o zamanlar gündüzler ve geceler saman alevi gibi ansızın yanıp sönmüyordu; en azından bana öyle geliyordu…
Elbiselerim yırtılıyor; bedenimde, düştüğümde açılan yaralarım kapanıyor; hastalanıp yataklara düşüyor; babamın bana aldığı plastik toplar, daha hevesimi bile alamadan, kısa bir süre sonra patlıyor; geçmişi acıyla yâd eden annemin, masal tadındaki konuşmaları hayal kırıklıkları ile başlayıp gözyaşları ile bitiyor; asker ocağına yollanan genç ağabeyler bir süre sonra teskeresini alıp geliyorlardı. Köyümüzde anlam veremediğim kavgalar, neşesi bol düğünler, gözyaşının ve feryatların eksik olmadığı yaslar ve sayılamayacak nice nice olaylar oluyordu. Mevsimler başka mevsimleri, geceler de gündüzleri kovalıyordu ama ben hep çocuk kalıyordum; yalınayak dünyayı ezen akranlarım gibi.
Okula başladığım ilk günü hatırlıyorum şimdi; ne kadar da heyecanlı ve ne kadar da sevinçliydim bir bilseniz! Siyah önlükler giymiş, çekingen, utangaç ve gözleri ışıl ışıl parlayan çocuklarla dolu birleştirilmiş bir sınıfta başladı okul hayatım. Aynı derslikte ardışık olan üç sınıf vardı. Çocuktuk ve siyah önlükler içinde rengârenktik! İki farklı dilin dağarcığımızdaki kelimelerini harmanlayıp karıştırıyor ve o kelimelerle cümleler kuruyorduk o zamanlar. Öznesi, nesnesi ve yüklemi farklı tellerden çalan cümlelerdi ama meramımızı bildirmeye veya derdimizi anlatmaya yetiyordu sanki. Evet, yetiyordu ve yetecek kadardı! Kelimelerin dili olsa da duyguların dili kadar etkili değildi! Duygularımız, cümlelerimize sözcüklerden daha fazla anlam katıyordu. Öğretmenimiz, zamanı üçe bölerek her sınıfa bir pay veriyor ve o kısıtlı zaman dilimlerinin her birinde bizlere ders anlatıyordu. Ben, her zaman diliminde öğretmenimizi dinlemeyi seviyordum, saygıda kusur etmemeye çalışarak. Sevilecek o kadar çok şey vardı ki aslında! Hangi birini saysam, bilemiyorum!
Çocuk aklı işte! Kendimi, dünyanın merkezinde görüyor ve etrafımda gerçekleşen her olayın bir oyundan ibaret olduğunu düşünüyordum. Dünya hayatının bir tiyatro oyunu olduğunu ve oyunun nihayete ermesiyle, perdeler kapanır kapanmaz, her şeyin gün yüzüne çıkacağını zannediyordum: Ölüler dirilecek, acılar bir daha olmayacak, gözyaşları yerini güzel kahkahalara ve tatlı tebessümlere bırakacaktı sonsuza kadar. Zaman akıp gidiyordu ama ne ölüler diriliyor, ne acılar nihayete eriyor ne de gözyaşları diniyordu. Büyüdükçe, sorunlar ve dertler de büyüyordu. Beni kuşatıp içine alan bir çemberin varlığını hissediyordum; o çember her geçen gün daha da belirginleşip daralıp duruyordu sanki. Dünyanın merkezinde olmadığımı anlamak zoruma gitmiş ve bunu kabullenmek uzun zaman almıştı. Anladıklarım, anlamadıklarımın yanında birer hiçti aslında. Anlamak bazen anlamsız da geliyordu.
Zaman yavaş yavaş geçse de ve ömrümün en güzel ve en uzun yılları çocukluğumdaki yıllar olsa da ben, bir an önce büyümek istiyordum aslında. Çocuk aklıyla, genç olacağım yılların hayalini kuruyordum. Genç bir delikanlı olmak istiyordum ama yaşlanmak istemiyordum. Genç kalmak ve ömrünün sonuna kadar kimseye boyun eğmeden yaşamak arzusundaydım. Yaşlıları seviyordum ama yaşlanmayı hiç sevmiyordum.
Gecikmiş olduğunu düşünsem de ve zaman, kendisiyle beraber benden çok şey alıp götürmüş olsa da eninde sonunda ben de büyüdüm. İşin acı tarafı şu ki, çocukken hiç kimse bana, “Büyüdüğünde farklı bir dünyada yaşayacaksın, gerçek hayat senin saf hayallerinde yer bulacak kadar masum değil, koca dağların bile kabul etmediği yükler yüklenecek sırtına!” demedi.
Büyümek, yıkılmak mıdır acaba? Böyle değildir elbette; bunu ben de biliyorum. Şimdi zaman firari bir kaçkın ve ben de gecelere mahkûm bir tutsağım sanki… Gece karanlığında saçlarıma kırağı düşüyor. Bir kâbus gibi desem; değil! Başka bir şey bu; için için yakan bir ateşin bıraktığı kül gibi… Ömür törpüsü dişlerini uzatmış ve sivriltmiş. Bir geceye sığar mı koca bir ömür, yaşanmadan biter mi bir hayat? Sessiz bir çığlığa dönüşüyor konuştuklarım. Alıp götürüyorlar beni bir bilinmeze. Altından kalkamadığım ve ezim ezim ezildiğim sorular soruyorlar bana. İtirazlarım kimsenin umurunda bile olmuyor! Yaşadığımı varsaydıkları yıllarımı sorguluyorlar, cevaplarını bile bile. Sorular… Cevabı verilemeyen, başları öne eğdiren, yerin dibine sokan sorular! Sadece çocukluğumu anlatmak istiyorum ama bu, ne yapsam da bir türlü kâfi gelmiyor onlara. Daha sonra alıp götürüyorlar başka bir bilinmeze; görünen her manzarasına yabancı olduğum, ruhuma kasvet veren yerlere sürükleniyorum. Kaçacak ne mecalim oluyor ne de bir düşüncem. Kaçacak bir yer de yok zaten, işin garibi! Her yer ateş, her yer kan, her yer gözyaşı… Bu neyin nesidir? Hiç mahkemeye düşmemiştim şimdiye kadar; onun acısı mı bu olanlar? Onun sorgusu mu bu sorular? Dilsiz şeytan olmanın revası mı bunlar?
Birkaç gece önceydi, yanlış hatırlamıyorsam. Saatini bilmiyorum ama yaşım, otuz üçe sonsuz vardı gibi geliyor. Başladılar beni lime lime etmeye. Ne garip ki bu defa daha öncekilerden daha da az acıtıyordu canımı. Hiç acımadılar bana ve hiç acımadım ben bile kendime. Hak ettiğim bir cezanın infazını yapıyorlardı sanki. Ölmek kurtuluş değildi artık! Aşk sandığımız duygular düğümlenmişti boğazıma. Ağzım feryada bile susamıştı. Ses yoktu, duyan yoktu, duymak isteyen yoktu. Can çekişen ama bir türlü ruhunu teslim edemeyen bir kuşun açıp kapattığı ağzı gibiydi, konuşmayı beceremeyen bir dil saklayan ağzım. Ölüm ve kalım arasındaki ince perdeye dolandı bedenim; bir ağ gibiydi ve bir türlü kurtulamıyordum ondan. Böyle olmasına rağmen, içimden, her mısrasında hazineler saklı olan şiirler okuyordum, tüm acılara ve olumsuzluklara inat! (Ah, neden bir türlü yazılara dökemiyorum o şiirleri; beyaz gelinlik misali olan kâğıtları hazinelerle süsleyemiyorum!) Bedenim acı çekerken ruhum şiir çekiyordu. Kan ve ter içinde kendime geldim ama daha bitmemişti; çekilecek bir azap ve görülecek bir hesap daha vardı. Hava soğuktu, buza kesiyordu bedenim. Dost sandıklarım çoktan beni terk etmişlerdi. Depremlerle sarsılıyordu bel bağladığım tatlı şehir; yıkılıp gidiyordu gözlerimin önünde. Her binanın altına dinamitler döşenmişti sanki. Kulakları sağır eden patlamaların ardından büyük gürültülerle yıkılıp gidiyorlardı. İmdat çığlıkları feryatlara karışıyordu, metruk olmaya başlayan yapıların içinde. Siren seslerine eşlik ediyordu duygularım… Başkalarını kurtarmaya çalışırken, işlediğim günahlarım geliyordu aklıma. Çoktan beridir, silinmeye yüz tutmuştu umutlarım. Bir hiç olmayı diliyordum içimden; hiç doğmamış, çirkefe bulaşmamış, boş işlerle uğraşmamış, gerçekleşmeyecek hayallerle avunmamış. Hiç olmazsa, çocukluğuma dönmeyi ve bir çocuk olarak kalmayı diliyordum. “Bir varmış, bir yokmuş,” diye başlayıp insanı huzurlu bir merak içinde bırakan masallar dinlemek istiyordum. Saçma sapan kurulsa da cümleler, satırlarla buluşturmak istiyordum aklımdakileri: “Hey gidi yalan dünya! Utanmanın rafa kaldırıldığı, günahların sıradanlaştığı, insanca yaşamanın hep ertelenen yarınlara havale edildiği bir dünya…”
Prangalara mahkûm ve özgürlüğün tadını bir daha alamayacak yarınlar görüyordum içimde. Yarınlarımız; ölümle noktalanan, ölümden sonrası olamayan yarınlarımız. Hiç ölmeyecekmişiz gibi kavuşmayı istemediğimiz, üvey evlat muamelesi yaptığımız, bir gün çekip gider diye düşünmediğimiz, misafir odasında ayakta beklettiğimiz, sonu gelir diye akıl etmediğimiz, sıradan bir eşyaymış gibi bir kenara attığımız, sırası her geldiğinde kuyruğun kuyruğu yaptığımız yarınlarımız. Evet, yarınlarımız; umutlarımız, hayallerimiz ve kısacası, insanca yaşatan ve insana yaraşır tüm değerlerimiz. Sanal bir dünya benimkisi; kararıp aydınlanan bir tablo, her renkten nasibini almış bir resim, bütün hilelerden kendini arındırmış bir oyun, yalanlardan arındırılmış koca bir son… Ben hayal diyorum buna, başkaları da ütopya…
Ruhum boyut ve zaman değiştiriyor sanki ve bir türlü bitmiyor onunla çıktığım yolculuk. Daha geçenlerde, gece karanlığında, azgın dalgalarla boğuşan terk edilmiş bir gemideydim. Tayfalarım kaçıp gitmişti, kalmıştım batmakta olan gemimle baş başa. Uzaklardan zayıf ve cılız bir ses geliyordu: “Kaptan sen çok yaşa!”. Beni terk ederek yaşatacaklarını zanneden korkaklar! Gemim tonlarca ağırlığını derin suların ıssız kollarına bırakmak üzereydi. Ölümün soluk ve soğuk yüzünü görüyor gibiydim. Menekşe ve papatya kokuları geliyordu burnuma. Bir okyanus ortasında ve bir sonbahar soğuğunun kuşatmasında nereden geliyordu bu kokular? Menekşeler cömertçe koku yayar mıydı ve papatyalar bu kadar güzel kokar mıydı? Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Evet, bir şeyler yapmam gerekiyordu hem de adam gibi bir şeyler! Romanlardaki sahte kahramanlar gibi hissediyordum kendimi. Ben bir kaptandım ve gemim batmaktaydı. Herkes uykuya dalmış olsa da ben dimdik ayaktaydım… Madalyonun farklı yüzleri dile gelmişti içimde; negatifi güçlü olan zıt kutuplar; artılar ve eksiler: “Sen ayakta olsan ne yazar, yerde olsa ne yazar kaptan! Gemi zannettiğin takan batıyorken, sen hâlâ ayakta olmaktan bahsediyorsun! Yere çök ve akılsız başını iki elinin arasına al; belki bir çıkış, bir kurtuluş yolu bulursun ama bu gidişle nafile! Sen, ömrünü bir hiç uğruna harcayan zavallı bir adamsın!”
Rüyadan değil, kâbustan uyanırcasına gözlerimi açsam bir yerlerde, geçti zannederim beni kahreden sorgular ama hiçbir zaman bitmez darağacına gönderildiğim celseler. Ruh halimdir yazdıklarım; karma karışık ve anlamsız. Kaçmak kolay, durup düşünmek zor… Bir serseri mayın misaliyim şimdi. Kalem durmuyor ve ben yalnızlığın pençesindeyim. Aklımdan şüphem giderek artmakta… Kelimeleri unuttuğum o günden beri, cümleleri durmadan darağacına asıyorum. Ruhumdaki pişmanlık dalgası büyüdükçe büyüyor. Çalkalanıyor geçmişin mide bulandıran kirli suları; azgın bir dalga oluyor ve vuruyor, dalgalardan kırılmış olan kalbimin yosun tutmuş duvarlarına. Kıvranıyor ruhum; inceden inceye bir sızıyla başlayıp bir kor gibi oturuyor içime. İçim paramparça oluyor, demirden bir el tutuyor döşümün altından, nefes almak zorlaşıyor bu şehrin kirli havasından. “Kendine gel, çocuk değilsin sen, sırtındaki yükün farkına var artık!” diyor bir ses, usulca ve defalarca...
