Çevgen ve Minber
TEMMUZ Sayı: 18 - Ocak 2018

- “Yusuf! Haydi oğlum! Haydi aslanım! Yüzümü kara çıkarma! Anaların ne kuzular doğurduğunu gösterelim herkese!”

Akçabudaktan yapılan çevgen topu yerine konduğunda, Arapların çölün gelini dedikleri Halep’in güneyindeki büyük meydanda epeyce insan birikmişti.

Eli mızraklı, beli kılıçlı askerlerin yanında; börkleri başlarına büyük gelen ve ara sıra onları düzelterek gözlerine düşmesini engellemeye çalışan, bir an önce büyüyüp mücahidlerin arasına karışma sevdasıyla yanıp tutuştukları her hâlinden belli olan çocuklar duruyordu. Avurtları çökmüş, eski hisar burçları gibi hemen göze çarpan birkaç tanesi dışında bütün dişleri dökülmüş, kale yolundaki kambur köprüyü hatırlatacak kadar beli bükülmüş kocakarılara; kucağı çocuklu taze gelinler, yanakları ovula ovula parlatılmış kıpkırmızı elmaları andıran genç kızlar eşlik ediyordu. Sakallarını sıvazlayıp duran dervişler, kendileri yarışacakmış gibi heyecandan yerinde duramayan meczuplar, elleri ve yüzleri kesiklerle, yaralarla dolu gaziler, dükkânını çırağına emanet edip kan ter içinde meydana koşturan esnaf ve zanaatkârlar, kesesini kollayarak biraz daha tenha yerler arayan misafir tüccarlar, medresedeki hocalarını da ikna ederek birlikte geldikleri için dikkat çekmemeye çalışan mollalar çevgen sahasını çevrelemişlerdi.

İkinci Mısır seferinden amcası Şirkûh’la birlikte birkaç gün önce dönen, adı ve kabiliyetleri son zamanlarda daha sık duyulan, yirmili yaşların henüz ortalarında olmasına rağmen büyük sultanların vakar ve sükûnetine sahip olan bir delikanlıya sesleniyordu Nureddin Zengi. Eyyub oğlu Yusuf’tan, Selahaddin’den başkası değildi bu. Zayıftı. Çelimsiz görünüyordu hatta. Sade bir kıyafet vardı üzerinde. Fakat gözleri çakmak çakmaktı. Asaleti, titizliği, zarafeti hemen dikkat çekiyordu. Ezan sesi duyulan tüm beldelerde müslümanların en büyük övüncü olan efendisi, ilk kez, başka birinin çevgende kendi takımında oynamasını istemiş, Selahaddin’i yanına almıştı. Bu, büyük bir onurdu. Atını şaha kaldırdıktan sonra, eyerinde hafifçe eğilerek cevap verdi:

- “Ben hazırım efendim! Allah’ın izniyle yüzünüzü kara çıkarmayacağım!”

Nureddin; hazırlıkları Yusuf’la birlikte bizzat kendisi yapmış, atını kendisi tımar ederek meydana gelmişti. Karşılarında, Nureddin’in baş candarı, sırdaşı Karakuş vardı. Karakuş da bildiği en iyi adamlardan bir takım kurmuştu. O da heyecanlıydı. İyi hazırlanmıştı fakat fazla umudu yoktu. Selahaddin’in amcası onu tutuyordu yine de:

- “Göreyim seni Karakuş! İyi bir ders ver, zamanın İskender’i gibi alkışlanan şu adamlara! Pes etme! Yenilirsen benim birliğimi bir ay boyunca sen doyurmak zorunda kalırsın, ona göre! Alimallah, Mısır’a dek kovalarım seni!”

Gülüşmeler oldu. Şirkûh’un seçme subayları, oğulları ve muhafızları da vardı yanında. O sırada bir kocakarı ona doğru birkaç adım attı. Sesini yükseltip Kürtçe konuşmaya başladı:

- “Şaşı pehlivanın danası! Uzaktan akıl vereceğine sen de oynasaydın ya! Islanıp şişmiş kütük gibi ne tıslayıp duruyorsun elin belinde?”

El çırpanlar, kahkahaya boğulanlar oldu kadının bu sözleri üzerine. Şirkûh’la akrabalığı da olan subaylardan biri daha ileri götürdü sululuğu:

- “Vay anam vay! Duydun mu kadını Dağ Aslanı? Frenk kâfirinin bile görünce kaçacak delik aradığı bir cengâveri yere çalıverdi iki cümlede.”

Aklı hâlâ Mısır’da olan Şirkûh’un canı sıkkındı zaten. Fakat şakaya kendini kaptıran subay, onun burnundan soluduğunu, lahavle çekip kafasını salladığını, gözlerini kapattığını görmedi. Devam ettirdi:

- “Anacağım! Emîr Şirkûh da bu oyunu iyi oynar muhakkak, fakat göbeği kellesinden beş adım ileride yürüdüğü için topu görene kadar akşam ezanı okunur.”

Adam, kendi sözüne herkesten önce güldü. Ona katılanlar da artmaktaydı ki Şirkûh bir kaplan gibi sıçrayıp adamın ensesine yaman bir şamar indiriverdi. Savurduğu tekmeden kaçmak isteyenler de sağa sola savrulunca, bulunduğu yer Musa peygamberin denizi âsasıyla yarması gibi bomboş kaldı. Kocakarının ve yanındaki kızların gülüşmelerine bu kez Şirkûh eşlik etti.

Oyun başladığında herkesin gözü Nureddin ve Selahaddin’deydi.

Kendisi de küçüklüğünden beri bu oyunu çok iyi oynamasına rağmen, atının üstünde yerinden koparılmış bir dağ gibi duran, yorulmak nedir bilmeyen bu uzun boylu adama bakmaktan kendini alamıyordu Yusuf. Hiç kimse ata bu kadar hâkim olamazdı, ellisine gelmiş hiçbir adam atıyla bu denli bütünleşemezdi. Bu kadar çevik, istekli ve metanetli bir yiğide, değme Frenk şövalyelerin arasında bile rastlanamazdı. Süratine, zekâsına, tükenmeyen gücüne hayran olmamak elde değildi. Ara sıra göz ucuyla ona bakıyor, hareketlerine ayak uydurmaya çalışıyor, gördüğü hiçbir şeyi unutmamak ister gibi onu süzüyordu Eyyub’un oğlu.

Yerinde duramıyor, hem kendi arkadaşlarına hem de karşı tarafa nefes aldırmıyordu efendisi. Oynayanlar bir tarafa, dışarıdan bakanların bile başı dönmüştü. Nureddin’in takımı galip gelmiş, atları da kendileri de kan ter içinde kalmışlardı. Öyle canlı, öyle güzel bir oyun olmuştu ki insanlar izlemeye doyamamıştı. Oyunun sonunda, kimselere görünmeden meydandan sıvışmak isteyen Karakuş’u eline geçirdiği bir mızrakla kovalayan, arkasından bağırıp çağıran Şirkûh’un hâli de müslümanların neşvesini bir kat daha artırmıştı. Yusuf, çevgen topunu kuşağına atmıştı bu sırada.

Nureddin, oyundan sonra, Yusuf’u bırakmadı. Adamlarının getirdiği havlularla alelacele kurulandı. Çocukluğundan beri peşini bırakmayan astım nedeniyle hâlâ soluk soluğa olan delikanlıya yaklaştı. Mahcubiyetine, itirazlarına, utançtan kıpkırmızı olmasına rağmen gelip elindeki havluyla onun da yüzünü, ensesini, boynunu, göğsünü sildi. Sonra koluna girdi. Yürüdüler. Biraz sonra, girişi büyük bir marangozhaneye benzeyen, iki katlı bir binaya geldiler. Selam verdiler. İçeride birkaç usta çalışıyordu. Ahşaptan, ağaçtan yapılmış birçok eşya vardı sağda solda fakat özellikle minberler hemen dikkat çekiyordu. Hele Halep yakınlarındaki Uhterin’den gelen bir zanaatkârın elinde son şeklini almak üzere olan bir tanesi vardı ki işçiliğiyle, çivi kullanılmayan oymaları ve süslemeleriyle, sadelik ile mahareti cem eden güzelliğiyle göz kamaştırıyordu. Ustalarla konuşarak tek tek onları inceledi Nureddin. Yusuf, dayanamayıp sordu:

- “Bu minberler niçindir ey efendim? Neresi içindir?”

- “Kudüs için Yusuf! Aksa Mescidi için!”

- “Kudüs mü?”

- “Evet. Kudüs’ü sımsıkı tutmalıyız aklımızda Yusuf. Bütün cehdimizin, gayretimizin merkezine Kudüs’ü koymalıyız hatta. Bunu anlamalı, bunu anlatmalıyız. Üzerine ölü toprağı serpilenleri az da olsa uyandırabiliriz o zaman. Yürüyeceğimiz yol ayan olur, üryan olur böylelikle. Biz göremesek bile evlatlarımız, bizden sonra gelenler orada sevinçle ezan seslerini duyabilmeli, namaz kılabilmeli, oranın hürmetini iade edebilmeli.”

Yusuf, cesaretini toplayarak gözlerinin ta içine baktı Nureddin’in. Alev almış, tutuşkan iki küre vardı içlerinde sanki. Başını salladı. Anlamaya çalıştı. Nasıl bir adamdı bu Nureddin? Neleri dert ediniyordu? Hayranlığı, muhabbeti, hürmeti biraz daha arttı ona karşı. Bu sahneyi, aklında sımsıkı tutmak için bütün dikkatini topladı. Gözlerini kapatıp açtı.

- “Kudüs’ün hem kurtarılması hem de istilacı kâfirlerin eline tekrar düşmemesi; müslümanların birliğine, uyanışına, cehdine bağlı delikanlı. Bunu sen de aklından hiç çıkarma. Ben yıllardır bu rüyanın gerçekleşmesi için uğraşıyorum işte. Şanı yüce Allah’a şükürler olsun ki Urfa’nın fethinden sonra üç önemli şehri; Musul’u, Halep’i ve Şam’ı bir araya getirmeyi, onların kaderini ve kalbini birbirine bağlamayı nasip etti bize. Dördüncüsü…”

- “Kahire midir?”

Bu kez Nureddin baktı uzun uzun Yusuf’un yüzüne. Tebessüm etti. Elini omzuna koydu:

- “Ara sıra gönülsüz davransan da senin farklı biri olduğunu, akıllı ve uzak görüşlü olduğunu biliyorum ben. Kahire, evet. Bu dört şehir, Kudüs surlarına uzatılmış merdivenin basamakları. Dördünün kalbi birlikte atarsa, dünyanın yarısı da yığılsa buralara, kimse elimizden kolay kolay alamaz Kudüs’ü.”

Uhterinli usta yanlarına geldi bu arada. Söylenenleri de o da duymuştu.

- “Minberin basamaklarını bu şehirleri düşünerek yapıyorum ben de Yusuf. En üstteki basamaklardan biri de Kudüs için olacak, Aksa’yı hatırlatacak bize inşallah.”

Nureddin tekrar gülümsedi. Ustaya döndü bu kez:

- “Belki basamaklardan biri de Konstantiniyye olur, kim bilir? O da artık minberin kubbesi, külâhı yerine geçer.”

Yusuf; “Çok minber var, hepsini Kudüs için mi yaptırıyorsunuz peki?” diye sordu kısık bir sesle. Nureddin, ustalara selam verip tekrar yola koyulmak için davrandı, Yusuf’un kolundan tuttu:

- “Yapımı epey sürecektir bunların. Birini Hama’da yaptırdığımız yeni camiye koydurmayı düşünüyorum şimdilik. Biri burada, Halep’te kalsın. Amcanla birlikte elini çabuk tutarsan Mısır’a, Kahire’ye götürürüz belki birini de.”

Ezan okunuyordu. Camiye yöneldiler.

*

Göğsüne kadar çekilen beyaz örtünün altında çehresi iyice esmerleşmiş gibi görünüyordu. Daha önce dikkat etmeyen biri, yatakta onu öyle hareketsiz görünce, boyunun uzadığını düşünebilirdi. Ufak yara izleriyle, kesiklerle dolu elleri, göğsünün üstünde birleşmişti. Çenesinde bir tutam kırçıllaşmış sakal vardı. Yüzünün başka yerlerindeki tüyler dikkatli bakmayınca göze çarpmayacak kadar azdı. Birinin üstünde hafif bir çizik olan göz kapakları tam kapanmamıştı; iri ve güzel gözlüydü, endamlıydı. Bir kısmı artık iyice ağarmış olan saçlarının kapladığı alnı genişti. Babası Atabey İmadüddin gibi heybetli ve yakışıklıydı.

Serin bir çarşamba günü, Allah’ın reddi mümkün olmayan emri geldi. Ölümün eyerlenmiş atı, bir hafta süren ağır bir hastalıktan sonra, Nureddin Zengi’yi terkisine alıp gitti.

Kısa bir süre önce, civar ülkelerde kendisine tâbi olan bütün emîrlere, idareci akrabalarına, valilere haber gönderip nereye olacağını söylemediği büyük bir sefer için hazırlıklı olmalarını, gereken tedbirleri almalarını ve emrini beklemelerini istemişti. Kudüs’teki Frenklerin üzerine yürüyecekti bu kez. Bölgedeki yerleşimlere sürekli seferler düzenleyen, elliden fazla beldeyi ve kaleyi istilacı Frenklerden geri alan Nureddin Mahmud, sıranın artık Kudüs’e geldiğini düşünüyordu. Yağmur mevsimi geçtikten sonra, baharın sonlarına doğru büyük bir orduyla ve düşmanı şaşırtacak hamlelerle yola çıkacaktı. Sadece Şam ve Halep civarında değil; Musul’da, Diyarbekir’de, Erbil’de, Harran’da, Urfa’da, Kahire ve İskenderiye’de de hummalı bir hazırlık başlamıştı. Fakat o büyük mücahid, o muttaki önder; bir bayram günü şiddetli bir boğaz ağrısıyla yatağa düştü.

Ne yaptılarsa olmadı. Dünyanın en iyi hekimlerini Şam’a toplayan, dost düşman herkesin hayranlıkla andığı hastaneler, şifahaneler yaptıran adam bir türlü iyileşemedi. Ailesiyle birlikte başucunda bekleyen Karakuş da onunla birlikte eriyip gidiyordu adeta. Bilinci yerinde olan fakat bir mucize gerçekleşmezse toparlayamayacağını anlayan Nureddin, onların üzüntüsünü gördükçe daha da kederleniyordu. Ömrü boyunca ciddiyet ve vakarıyla tanınan bir adam olmasına karşın gülmek, gülümsemek için kendini zorluyordu. Ailesinin ve dostlarının üzüntüsünü, çaresizliğini bir parça da olsa dağıtmak amacıyla iyi görünmeye hatta şakalaşmaya gayret ediyor fakat döşeğine çöküp kalıyordu.

Bir ara yanına çağırıp Karakuş’un, bu vefalı, sadık dostunun kolunu tuttu Nureddin. Gözleri yaşarmıştı. Çenesi titriyordu. Mahzunluğu, görenin içini eziyordu. Kendisini zorlayarak, eliyle boğazını tutarak bir şeyler söylemeye çalıştı:

- “Kudüs! Kudüs’ün fethi nasip olmadı Karakuş… Minberi yaptırdık ama Kudüs’ü kurtaramadık. Fetih… Olmadı kardaşım. … Şehid de olamadım. Şehid…”

Karakuş, metin görünmeye çalıştı. Kendini topladı. Herkesin duymasını ister gibi gür bir sesle konuştu:

- “Sen, yaşayan şehidsin zaten ey efendim! Senin yiğitliğine, merhametine, ahlakına, adaletine, takvana hangi müslüman erişebilir? Hangi cihad ehli, hangi ordu senin girdiğin cenklere gıptayla bakmaz? Müslümanların yurdundaki hangi toprak parçası seni bağrında misafir etmek için can atmaz? Ahirette hangi şehid sana komşu olmak istemez? Müslümanlara kapanan bütün yolları sen açtın. Zillete duçar olan şehirlerimizin üzerine izzet incilerini sen saçtın. Kudüs’ün kapısını sen araladın. Gittiğin her yere ezanı ve İslam’ın sancağını sen götürdün. Sönen ocakları sen canlandırdın. Korkudan titreyen, sönen, pörsüyen kalpleri Rahman’ın inayetiyle sen dirilttin. Her tarafta Allah’ın adını sen yücelttin. Şüphesiz ki yüce Mevlâ senin ecrini eksiksiz verecektir. Bu beldelerde kim senden daha çok hayır duası almıştır sanırsın? Müslümanlar senden razıdır. Duamız odur ki Allah da senden razı olsun. …”

- “İnşallah… İnşallah… Kur’an dinlemek isterim Karakuş. Kur’an okunsun yanımda. Fetih… Fetih suresi okunsun kardaşım…”

Yarım saat bile olmadan kıraati düzgün, güzel sesli hafızlar odaya getirilmişti. Şifa diledikten sonra bir köşede diz kırıp oturdular. Yavaş yavaş Fetih suresi okunuyordu şimdi.

Karakuş, çoğunu dışarıya çıkarmaya çalışmışsa da odanın içi insanla dolmuştu. Dışarıda, kapının önünde de sessizce ağlayanlar, dua edenler vardı. Şam Kalesi, erkenden yasa ve büyük bir sessizliğe bürünmüş gibiydi. Kur’an ayetlerinden başka bir şey duyulmuyordu artık.

Okunan sureyi içinden geçirerek takip ediyordu kendisi de. Yüzü gevşer gibi oldu bir ara. Hafif bir tebessüm yayıldı çehresine. Bir şey söylemeye çalıştı fakat sesi çıkmadı. Boğazı tamamen kilitlenmişti. Canı kesilmişti. Bir damla yaş süzüldü yanağına doğru. Oğlunun, yüzünde dolaşan eline dokundu gözünden dökülen yaş.

Surenin sonuna gelmişti bu arada hafız.

Odada dua ediliyordu şimdi. Duada Kudüs’ün geçtiğini duyar gibi oldu. Kudüs’e giden bir yolda, çok acelesi varmış gibi, atıyla hiç durmadan koşturduğunu hayal etti. Surlara çok yaklaşmıştı. Adamları, arkasında güzel bir minber taşıyorlardı. “Kudüs” demeye çalıştı. Üstüne eğilip ne dediğini anlamaya çalışanlar oldu. O sırada bir sancı geldi. Titredi. Yarı aralanmış dudaklarını zorlayarak ona su içirmeye çalışan Karakuş’u zor seçti.

Kelime-i şehadet getirdi içinden. Ellerini göğsünde birleştirdi. Sesler azaldı, silindi, kulağına erişmez oldu. Gözlerini kapadı. Bu, onun son hareketiydi. Bir daha nefes almaya güç yetiremedi.

*

Aradan tam on üç yıl geçti.

Nureddin Zengi’nin, çevgende kendi takımında oynaması için ısrar ettiği tek adam olan Selahaddin Yusuf, Hıttin’de birleşik Frenk ordusunu ezip geçti. Krallar, kontlar, şövalye tarikatlarının büyük üstatları, usta savaşçılar, ruhbanlar önünde diz çöktü. Bu savaştan kısa bir süre sonra Kudüs’ü özgürleştirdi Selahaddin. Yer yerinden oynadı. Dünyanın her yerinde insanların dilleri tutuldu. Müslümanlar hatta Yahudiler ve istilacılardan nefret eden Hıristiyanlar günlerce sevinç gözyaşı döktüler.

Fetihten sonra kimsenin kılına dahi zarar gelmemesi için çırpındı Selahaddin.

Frenk soyluların, büyük idarecilerin eşlerine dokunmadı. Katırlar dolusu altınla şehri terk etmek için telaşla koşturup duran ruhbanlara dokunmadı. Teslim olan şövalyelere, askerlere dokunmadı. Şehri kendisine karşı büyük bir cesaret ve inatla savunan İbelinli Balian’ı bile serbest bıraktı. Göstermelik fidyelerle, gitmek isteyen herkesi güzelce gönderdi. Fidyelik bir şey bulamayanların parasını kendisi ödedi, kardeşlerini ve emîrlerini de böyle bir iyilik yapmaları için zorladı. Savaşçıların kılıçlarına ve diğer silahlarına bile el koymadı. Şehri terk eden bu büyük kafileyi belli bir süre yolda korumaları için yanlarına bir askeri birlik bile kattı. Akıllara durgunluk veren bir adalet, merhamet ve yüce gönüllülükle dönüp durdu o günlerde dünya. Kalbi taş kesilenler dahi gözyaşlarına boğuldu, tanık oldukları karşısında herkes parmaklarını ısırdı.

Zaman kaybetmeden, şehrin temizliğiyle ve imarıyla uğraştı Selahaddin.

Aksa’nın her tarafını gül suyuyla yıkattı. Kıble mescidine girdi. Frenkler zamanında çok değişiklik olmuştu. Hızlıca bir tadilat yaptırdı. Aklına takılıp kalan bir şey vardı o sırada, nihayet fark etti. Bu kadim binada minber yoktu. İçi cız etti. Nureddin’i hatırladı. Emirler yağdırmaya başladı. Birkaç gün sonra Halep’ten gelen adamlarını yolda kendisi karşıladı. Nureddin’in yıllar önce yaptırdığı minberi getirtip mescide koydururken Selahaddin’in kalbi titredi. Gözünün önünden geçip gidenleri durdurmak için elleriyle yüzünü kapatmak, gözlerini ovuşturmak zorunda kaldı. Yanındaki adamlar ne dediğini tam anlamasalar da hüzne belenmiş bir sükûnet içinde şunları mırıldandı:

- “Efendimiz Nureddin’in elinin değdiği, sesinin sindiği, gözünün sarmaladığı emanet nihayet yerine ulaştı. Onun yıllar önce hepimizi kıyama kaldırarak, imamlık ederek kıldırmaya başladığı namazın son sünnetine bizleri ulaştıran yüce Allah’a hamdolsun. Mevlâ, kendi yolunda cehd edenlerin ecrini zâyi etmesin!”

Ortalık tenhalaşınca, yavaş yavaş, karşısına geçip bir müddet seyrettiği minbere çıktı Selahaddin. Üstteki basamaklardan birine gelince durdu. Oturdu. Omuzları titremeye başladı:

- “Rahat uyu ey şerefli önder! Yüzünü kara çıkarmadım!..”

Hıçkırıklarını duyan, hastalandı zannederek yanına koşan muhafızları, elindeki çevgen topunu görünce şaşırdılar. Selahaddin’in yanağından, sakalından süzülen yaşlar; akçabudaktan yapılmış ve yıllar içinde epeyce yıpranmış çevgen topunu göle çevirmişti.

Ali Emre Arşivi