Muna
TEMMUZ Sayı: 18 - Ocak 2018

Bismillahirrahmanirrahim,

Andolsun incire ve zeytine!

Ve Sina Dağı'na,

Ve şu Emin Belde'ye.1

Muna, her sabaha, sözlerin en güzeli ile başlardı. Bu ayetleri, yavaş yavaş; bir tertil2 üzere okurdu. Babası da her sabah yatağından bu ayetleri okuyarak kalkardı. Ayetleri okuya okuya kızının yanına gelir; en az, yemin edilen zeytin kadar siyah olan gözlerinden öperek uyandırırdı Muna’yı. O da her sabah babasıyla tekrar ederdi. Bu yemin, şahitliklerini yeni bir gün için tazelerdi.

Babası, şahitliğini Rabbine ulaştırmak için ondan ayrılmıştı. O günden sonra Muna, her sabah bu ayetleri kendi kendine okuyarak Aksa’ya gözlerini açmıştı. Gözleri Aksa’ya açmanın bir bedeli olmalıydı. Muna’nın babası da bu bedeli ödedi, amcası da, dedesi de. Bu bedeli bütün Aksa ödemeye razıydı. Çünkü bu bedel altlarından ırmaklar akan cennetin3 vizesiydi.

Muna’nın babası, o doğmadan yıllar önce bir cuma vakti Aksa’da Rabbine söz vermişti. Kız çocuğu olursa ismini “Muna” koyacaktı. Anlamı, dilek ve arzuydu. Her Müslümanın arzusu gibi Muna’nın babasının da arzusu Aksa’nın kuşlar kadar özgür olduğunu görebilmekti. Kızına da bu ismi verdi. Bir gün olur, Muna büyür; vatanı için, Aksa için, imanı için tüm bedelleri öder, Aksa’nın özgürlüğünde bir pay sahibi olurdu. İman, Allah’a karşı teslimiyet; küfre karşı dirayet meselesiydi. Babası her sabah bu ayetlerle işlemişti minik kalbine Muna’nın; teslimiyet ile dirayet arasındaki vazifesini. Bu nedenle Muna babasını kaybettiğinde vazifesini biliyordu. Aksa ne demekti, Aksa neden değerliydi? Aksa bir iman meselesiydi. İmanı somutlaştırmak için sebeplerden bir sebepti Aksa. İmanı görmek için hem teslimiyeti görmek hem de dirayeti görmek gerekirdi. Muna, minicik kalbiyle tüm bunları anlayabiliyorken dünya üzerindeki bu kadar Müslüman, kocaman (!) kalpleriyle neyi anlayamıyordu? O buna çok şaşırıyordu. Günlerdir, haftalardır zihnini meşgul eden bir soruydu bu. Cevabını bilse bilse babası bilirdi. O her şeyi bilirdi. Muna’nın aklındaki tüm sorulara cevap verebilirdi. Hatta Muna’nın saçını okşarken bile... Ama aylardır babasından haber yoktu!

Tüm soruları cevapsız kalmıştı.

Kendisi de babasız…

Muna babasını en son ona en sevdiği şerbeti almaya giderken görmüştü. Kızını yanaklarından öpmüş, iki gözünden de iki damla yaş akarken şunları söyleyebilmişti: “Eğer şerbeti bugün sana getiremezsem, bil ki karşılıklı şerbet içmeyi daha güzel bir zamana ve daha güzel bir mekâna erteledim, inşaallah.” Muna babasının ne dediğini tam olarak anlayamamıştı. Acaba ona bir sürprizi mi vardı?

Muna heyecanla babasını bekledi. Ama kalbinin bir yanı, şerbeti bugün değil; babasının bahsettiği daha güzel olan zamanda ve daha güzel olan mekânda içmek istiyordu. Kalbinin neden böyle bir şey istediğini de anlayamıyordu. Ama babası ne diyorsa doğrudur. “Babam erteleyecekse ben de bir şey demem, o zamanı ve mekânı beklerim.” dedi içinden. “Babam üzülmesin yeter!”

Bir cuma günü, Muna okuldan döndüğünde annesi ona şerbet içirdi. Muna, şerbeti babasının getirdiğini sandı. Babasıyla şerbet içmeyi o güzel zamana ve mekâna erteleyemedikleri için bir sevindi bir üzüldü. Fakat şerbeti alan babası değil; annesiydi. Şerbeti içtikten sonra annesi ona müjdeyi verdi: “Baban seninle karşılıklı şerbet içmeyi zamanların en güzeline, mekânların en güzeline erteledi.” dedi. Muna buna çok sevinmişti. Kalbinin bir yanının istediği gerçekleşmişti. Peki, babası neredeydi? O neden söylemedi bunu Muna’ya?

Annesi ona, babasıyla her sabah ettikleri yemini Sahibi’ne ulaştırmanın vaktinin geldiğini söyledi. Tıpkı amcası gibi dedesi gibi babası da yeminini Sahibi’ne ulaştırmak üzere ayrılmıştı aralarından. Muna da yeminini Sahibi’ne ulaştırdığında şerbeti içmeye hak kazanacağını anlamıştı. Neden kalbinin bir yanının babasıyla karşılıklı şerbet içmeyi ertelemek istediğini de…

Muna, babasının nerede olduğunu öğrendikten sonra her sabah daha büyük bir heyecanla şahitliğini tazeledi. Bu şahitliği, çocuğu olduğunda çocuğuna da öğretecekti. O da tıpkı babası gibi bir cuma vakti Rabbine söz vermişti. Çocuğu olursa ismini “Şehadet” koyacaktı. Evladı, kim için ne için şahitlik etmesi gerektiğini bir ömür boyu hatırlasın diye. Aslında tüm inananların ikinci ismidir “Şehadet”. Muna minicik kalbiyle biliyordu. Peki, kocaman kalpleriyle bilenler neredeydi?

Dipnotlar:

1- Tin, 1-3

2- Müzzemmil, 4

3- Ankebut, 58

İlknur Pamuk Arşivi