Yemame’nin Mavi Gözlüsünün Önünde Ağlamak
TEMMUZ Sayı: 33 - Temmuz 2019

Ey kutsal kâhin...

Yara bere, kan revan içinde,

Ölülerin parkasında ve ceset yığınlarının üzerinden sürünerek,

Kılıcım kırılmış, alnım ve azalarım toz toprak olmuş vaziyette,

Sana geldim…

Yakut renkli ağzından, yalın haberleri duymak,

Yarıya indirilmiş bayrağı sımsıkı tutan kesik kolumu,

Çöle saçılmış miğferlerdeki çocuk resimlerini,

Su içmek için matarasını ağzına götürdüğü anda,

Beynine kurşunu yiyen arkadaşımı,

Kum ve kanla dolmuş ağızı…

Sormak için…

Sana geldim ey Mavi gözlü,

Duvar ve kılıç arasında silahsız duruşum,

Esaret ve firar arasındaki kadının çığlığı,

Bu ayıbı nasıl taşıdığım,

Kendimi öldürmeden, yıkılmadan,

Etlerim dökülmeden kirletilmiş topraklardan,

Nasıl yürüdüğüm hakkında...

Sormak için...

Konuş ey kutsal kâhin!..

Allah için konuş…

Gözlerini kapatma, zira sıçanlar…

Kanımı içiyorlar ve ben onları kovamıyorum,

Konuş... ne kadar aşağılandığımı söyle…

Benim bu ayıbımı ne gece örter, ne duvarlar!

Ne de satır aralarına gizlendiğim gazeteler,

Ne de sığındığım sis bulutları!

İri gözlü bir kız çocuğu etrafımda zıplıyor... tatlı, huysuz…

Biz siperdeyken baban senden bahsediyordu küçüğüm,

Ceketlerimizin düğmelerini çözmüş, tüfeklerimize yaslanmıştık,

Ve kızgın çölde susuz olarak ölürken,

Kurumuş dudaklarını senin isminle ıslattı…

Ve göz kapakları düştü…

Bu kınanan, suçlanan yüzümü nerede gizleyeyim?

Şen şakrak gülüşü: Onun gülüşünü...

Yüzünü… ve gamzelerini

Ey kutsal kâhine…

Susma... Çünkü ben yıllarca sustum…

Güvende olabilmem için…

Bana "sus" dediler...

Sustum, görmezden geldim, iğdiş edilmişlere uydum!

Ben sürüleri bekleyen üstü başı kirli bir çobandım,

Yünlerini kırkardım…

Develeri çevirirdim…

Onların ahırlarında uyurdum...

Yiyeceğim: Ekmek kırıntısı, su ve biraz da kuru yemişti…

İşte şimdi ben boğuşma vaktinde...

Silahlıların, atıcıların, süvarilerin yüzüstü bırakıldığı...

Savaş meydanına çağrıldım!

Ben hayatımda kuzu etini tatmamışım,

Ne bir gücüm ne de bir kıymetim var...

Bütün gençlik toplantılarından kovulan ben,

Sohbet meclislerine çağrılmayan ben... Ölmeye çağrılıyorum!

Konuş ey kutsal kâhine...

Konuş... konuş...

İşte ben toprağa düştüm, kanım akıyor...

O (toprak) kanmıyor... daha fazla istiyor…

Beni boğan sessizliğe soruyorum:

"Bu develer niçin yavaş yürüyorlar...?1

Taş mı yoksa demir mi taşıyorlar..?"

Acaba bana kim inanır?

Düşmanın önünde eğilip secdeye kapananlara...

Ve prangalara soruyorum:

"Bu develer niçin yavaş yürüyorlar..?

Taş mı yoksa demir mi taşıyor..?"

Ey kutsal kâhine...

Acı dolu kelimeler ne anlama geliyor?

Sen onlara toz bulutları hakkında diyeceğini demiştin...

Ey mavi gözlü… onlarsa seni, gözlerinin feri çekilmiş diye suçladılar.

Sen onlara, ağaçların yürümesi hakkında diyeceğini demiştin...

Onlar ise, seninle, "boşboğaz, evhamlı" diye alay etmişlerdi…

Kılıcın ağzıyla yüz yüze gelince bizi feda ettiler...

Çareyi kaçmakta buldular!

Ve biz, gönlü yaralılar,

Ağzı ve ruhu yaralılar,

Yıkımdan...

Enkazdan...

Ölümden başka bir şey kalmadı...

Son nehri geçen derbeder çocuklar,

Esaret zincirinde sürülen kadınlar,

Utanç elbisesi içinde...

Başları öne eğilmiş... sessiz çığlıktan başka bir şeye sahip değiller!

İşte sen ey mavi gözlü…

Tek başına.... körsün!

Ve hala aşk şarkıları... neon lambaları...

Lüks arabalar... kıyafetler!


1- Melike Zibâ binti Amr, sarayına doğru yavaş yavaş yaklaşmakta olan develeri görünce, “Bu develere ne oldu da böyle yavaş yürüyorlar? Taş mı yoksa demir mi taşıyorlar?” Anlamına gelen yukarıdaki beyti okumuştu. Aslında kendisine suikast düzenlemek için gelenler siyah elbiseler giyinmiş ve develerin arkasına saklanmışlardı.

Muhammed Emel Dongol Arşivi