Doğu ve Batı Arasına Sıkışan Bir Düşünür: Peyami Safa -1
TEMMUZ Sayı: 33 - Temmuz 2019

Yaşadığımız coğrafyanın düşünce hazinesine önemli katkılar sağlayan Peyami Safa, oldukça üretken bir yazar olmakla birlikte birçok alanda eser vermesi, meraklı kişiliği sayesinde farklı konularda kendisini sürekli geliştirmesi, ideolojik bir tutuma sahip olması ve eserlerinde belirli tezleri işlemesi bakımından yaşadığı dönemde sürekli gündemde kalmıştır. Osmanlının son dönemlerinde dünyaya gelen Safa, Cumhuriyet Türkiye’sinin tek partili rejimine, iki dünya harbine ve çok partili siyasi hayata tanık olmuş, bu farklı dönemlerde gerek edebi türde gerekse de siyasi-sosyal konularda birçok çalışmaya imza atmıştır. Bu toprakların en çalkantılı dönemlerinde yaşayan Safa’nın hayatı ve fikri gelişimi, ülkenin kaderiyle bağlı bir şekilde seyretmiştir. Safa, yaşadığı dönemi etkileyen önemli bir edebiyatçı ve düşünce adamıdır. Birçok edebi türde eser vermiş, hususen roman alanındaki başarısı onun edebiyat sahasında öne çıkmasını sağlamıştır.

Safa, farklı bir romancıdır, zor koşullarda yaşamını idame ettirmek için de roman yazmıştır, edebi kaygılar güderek de eser vermiştir. Yazdığı eserlerin sayısı tam olarak bilinmemektedir, ancak edebi duyarlılıkla yazdığı romanların çoğunu kendi adıyla yayımlamış, diğerlerinde müstear isimleri tercih etmiştir. Çocukluktan itibaren yaşadığı çeşitli zorluklar, yoksulluk ve hastalıklar, Safa’nın yazı hayatında da kalıcı izler bırakmıştır. Eserlerini, edebiyatla ilişkisini ve siyasal tutumunu, yaşadığı koşullardan bağımsız ele almak, Safa’yı anlamayı zorlaştırır.

Zorlu Bir Yaşam, Kendini Yetiştirme Çabası

Peyami Safa, Muallim Naci’nin deyimi ile ‘şair-i maderzad’ olarak tanınan İsmail Safa’nın oğludur. 1889 yılında doğan Peyami’nin adını babasının yakın dostu Tevfik Fikret koymuştur. Aslen Trabzonlu olan İsmail Safa, gazeteci ve şair kimliğiyle Abdülhamid’e muhalefet etmiş, bundan dolayı Sivas’a sürgün edilmiştir. Verem hastalığı bulunan İsmail Safa’nın Sivas’ta memur maaşı almaya devam ettiği, ancak ilaçlarını düzgün almadığı, yeterli beslenmediği ve hastalığının ileri evrede seyrettiği gerekçesiyle erken yaşta yaşamını yitirdiği belirtilir. Yakın dostlarının beyanına göre, İstanbul’da da kalsa ölümü mukadderdi. İngilizlerin Afrika’nın güneyindeki elmas ve altın madenlerinin kontrolünü ele geçirmek için dört yıl boyunca süren Boer Savaşı’nı 1902’de kazanması üzerine İsmail Safa’nın İstanbul’daki İngiliz Büyükelçiliği’ne gidip, kazandıkları savaşı kutlaması nedeniyle Padişah tarafından sürgün edildiği rivayet edilir. İsmail Safa hayatını kaybettiğinde Peyami Safa iki yaşındadır.1 Peyami Safa, bu nedenle Abdülhamid’in babasının katili olduğuna inanır ve ömrü boyunca Abdülhamid’e düşmanlık besler.

Peyami Safa ve abisi İlhami Safa babasız ve zor şartlarda büyür. Peyami, daha ilkokuldayken kolunda kemik veremi ortaya çıkar. Bu hastalık yüzünden okulu bırakır ve uzunca süre hastanelerde tedavi olur. Dokuzuncu Hariciye koğuşu isimli romanında bu hastalık sürecinde yaşadıklarını yansıtır. Bu yıllarda kendi çabalarıyla eğitimine devam eder. 1910 yılında lise eğitimine başlasa da maddi imkânsızlıklar ve nükseden hastalığı nedeniyle liseye de devam edemez. İlk edebi çalışmalarına lise döneminde başlayan Safa, babasının yakın arkadaşı Abdullah Cevdet’in hediye ettiği Petit Larousse’u ezberleyerek Fransızca dil bilgisini geliştirir, edebi eserler dışında tıp, psikoloji ve felsefe kitaplarına da ilgi duymaya başlar. Bu konularda okumalarını ömrü boyunca sürdürür. Eserlerinde de görüleceği üzere birçok disipline fazlasıyla vakıftır.

Peyami Safa I. Dünya Savaşı sırasında Posta ve Telgraf Nezâretinde çalışarak annesinin geçimine yardımcı olur. Daha sonra birkaç yıl boyunca Boğaziçi’ndeki Rehber-i İttihad Mektebinde öğretmen olarak görev yapar. Mütareke döneminde öğretmenliği bırakarak, ağabeyiyle beraber Yirminci Asır adlı gazeteyi çıkarmaya başlar. Bu gazetede “Asrın Hikâyeleri” başlığı altında yayımladığı hikâyelerle dikkatleri üzerine çeker. O dönem düzenlenen hikâye yarışmalarından ödüller alınca bu alanda yazmaya teşvik edilir. Yirminci Asır kapandıktan sonra Tercüman-ı Hakikat ve Tasvir-i Efkâr, Cumhuriyetin ilanından sonra da Son Telgraf, Son Saat ve Son Posta gibi gazetelerde yazmayı sürdürür. Bu dönemlerde ilk romanı olan Sözde Kızlar’ı geçim sıkıntısı çektiği için yayımlar, 1924 yılına gelindiğinde ise Mahşer, Bir Akşamdı, Süngülerin Gölgesinde ve İstanbul Hikâyeleri adlı eserlerini yayımlar.2 Bu yıllarda hem “Server Bedi” hem de “Peyami Safa” imzası ile Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başlar. Kısa süreli ayrılıklar haricinde 1940’a kadar Cumhuriyet’te yazmaya devam eder. Aynı dönemde çeşitli dergilerde de yazıları çıkan Safa, edebi başarısı, yaşadığı kalem kavgaları ve düşüncesindeki kırılmalar nedeniyle 1928’den ölümüne kadar bir şekilde hep gündemde kalır.

Safa yaşamı boyunca kendisini yetiştirme, kendi imkânlarıyla bilgiye ve literatüre ulaşma çabası içinde olmuştur. Gençliğinde geçim sıkıntısı ve hastalıklarla boğuşmasına rağmen, kendi gayretleriyle öğrenme arzusunu karşılamaya çalışmıştır. Fransızcasını ilerletmiş, dil bilmenin avantajıyla Batı’nın edebi serüvenine ve aktüel edebi gelişmelere vakıf olmuştur. İlerleyen dönemlerde yaptığı Avrupa seyahati de hem Batı dünyasını yakından görüp tanımasına hem de romanlarının ana omurgasını oluşturan Doğu-Batı karşıtlığı ve sentezi tezini olgunlaştırmasına imkân sağlamıştır.

Romanlarında Batı ve Batılılaşma Olgusu

Peyami Safa, romandan biyografiye, piyesten hikâyeye, düşünce yazılarından ders kitaplarına kadar hemen her alanda eser veren çok yönlü bir yazardır. Henüz tüm bibliyografyası tam olarak ortaya çıkarılmamış olsa da 500’den fazla eser kaleme aldığına hükmedilir. Türkçeyi eserlerinde mükemmel biçimde kullanması, çeşitli alanlarda yazması ve romanlarının zenginliği nedeniyle Peyami Safa için Türk Dostoyevski’si bile denmiştir. Peyami Safa, roman türünde yazamaya 1922 yılında “Sözde Kızlar” isimli eserle başlar. Safa yazın hayatı boyunca sayısız romana imza atmış, durmadan yazan, özellikle maddi kaygılarla benzer romanlara (çoğunluğunu aşk ve polisiye teşkil eder) ve tefrikalara ağırlık veren bir romancı olarak tanınır. Geçim derdiyle yazdığı romanların çok da edebi değer taşımadığını kendisi de ifade eder ve özellikle bu eserleri annesinin adından mülhem Server Bedi mahlasıyla yayımlar. Serâzâd, Safiye Peyman ve Bedia Servet gibi isimleri de kullanmıştır. Çoğu tek baskı olan bu romanların büyük çoğunluğu için kendisi “çocukluk eserlerim”, “ele alınmayacak kadar kusurlu” şeklinde yorumlar yapmıştır. Fakat Safa’nın romanla münasebeti sadece bu eserlerle sınırlı değildir. O edebiyata hürmetinden ötürü, para kazanmak için dönemin popüler kültürüne uygun eserleri farklı isimlerle kaleme almış, roman sanatının inceliklerini yansıtmaya çalıştığı, tezli anlatımı esas aldığı, yeni teknikleri denediği ve değişik anlatım modellerine başvurduğu eserlerini ise kendi adıyla yayımlamıştır.

1922-1939 yılları arasında yazdığı romanların birkaçı hariç neredeyse tamamında Safa, belli bir tezi ısrarla ve tipik bir kurguyla işlemeye çalışmıştır: Safa, yaşadığı toplum içinde köklerine yabancı, yozlaşmış, zevk ve para için yaşayan, geleneklerinden kopmuş bir topluluk ile yurduna, milli ve manevi değerlerine bağlı, dürüst bir topluluğun karşıtlığını, Doğu-Batı çatışması bağlamında ele alır. Safa, bir medeniyet krizi olarak gördüğü bu toplumsal çatışmayı genelde tüm romanlarında aynı biçim ve kurguyla sunar: Üçü erkek biri kız başlıca dört kişinin rol aldığı bir aşk hikâyesi üzerinden anlatılır bu sorun. Erkeklerden biri Batı, öteki Doğu’dur; ikisi arasında kararsız bir genç kız, bir de yazarı temsil eden, bilgili ve Doğulunun dostu olan bir adam vardır.3 Bu romanlarda Doğu-Batı çatışması bir aşk çatışması ile temsil edilir, karşıt kişilikte iki erkeğin çarpışması gerçekte toplumdaki eğilimlerin çarpışmasıdır. Yazarın en çok bilinen romanlarından olan “Sözde Kızlar (1922)”, “Şimşek (1923)” “Mahşer (1924)”, “Fatih Harbiye (1931)”, “Biz İnsanlar (1939)” bu tezli roman anlayışının tipik örnekleridir. Bu eserlerde dürüstlüğü nedeniyle zar zor geçinen genç Doğuluyu, Osmanlı bürokrasisinin üst tabakasından zengin bir ailenin halktan kopmuş oğlu ya da vurguncu tüccar sınıfının züppe oğlu Batılıyı temsil eder. Kadın kahramanlar ise genelde bir şekilde az çok Batı terbiyesi almış ve o kültüre yatkın karakterlerdir. Bu romanlarda değerler sisteminin karşıtlığı sembolize edilir bir yönüyle. Mezkûr değerler madde ve ruh karşıtlığı, beden ve kalp karşıtlığı olarak ortaya çıkar. Batılı karakter maddeyi ve bedeni, Doğulu olansa ruhu ve kalbi sembolize eder. Romanlardaki kadınların gözünden Batılı genç, şeklin yani maddenin güzelliğidir. Görünmeyen ve anlayamadıkları ise Doğulu gencin ruhu ve kalbinin güzelliğidir. Peyami Safa’nın, bu eserlerinde, iyi ve kötünün ölçüsü madde ve ruh ayrımında yatar.4

Safa’nın romanları, Batı ve Doğu karşıtlığı temelinde ideolojik bir mahiyet de taşır. Ona göre Batı-Doğu çatışması, değerler sisteminin kadim yapısından kaynaklıdır ve esasında Materyalizm-İdealizm çatışmasının ta kendisidir bu karşıtlık. Özellikle “Biz İnsanlar” isimli romanında yazar bu değerlendirmesini tüm açıklığıyla ortaya koyar ve Marksizm’i materyalist özü nedeniyle hedef alır. Marksizm’i, materyalist kökenli Batılı bir ideoloji olarak tanımlar. Marksizm’in iktisadi ve sosyal plandaki iddialarını çürütmeye çalışır. Maddeci karakterinin, doğunun ruh ve kalp ile sembolize edilen köklü değerlerine yabancı olduğunu ve toplumsal açıdan yıkıcı bir nitelik taşıdığını anlatmaya çalışır. Romanlarında özellikle “çatışma tezini” işler, bir sentez önerisinde bulunmaz. Ancak bu sentez önerisini, yazdığı makalelerde ayrıntılarıyla ele alır. Romanlarında olmasa da düşünce yazılarında Batı-Doğu çatışmasını aşmanın yollarını arar, çözümler getirmeye çalışır.

Safa, Batı’nın zaaflarını, hastalıklı yapısını ve emperyal karakterini ne yazık ki Batılılaşma temasını ele aldığı romanlarının çoğunda sağlıklı biçimde işleyememiştir. Doğu değerlendirmesi de belli düzeyde zayıf ve biraz da romantik kalmıştır. Safa’nın 1940’a kadar yazdığı düşünce yazıları Batıcı niteliğe sahip, Batı’ya haddinden fazla anlam yükleyen metinlerdir. Safa, o dönemde aşamadığı ve ifade etmekte zorlandığı bir umutsuzluk duygusuyla makalelerinde sık sık Batı öykünmeciliğine sapmış, belki de bu ikilemi aşmak için ve kendisiyle çelişmemek adına son tahlilde “sentez” görüşünü benimsemiştir. Safa’nın romanlarındaki Doğu-Batı karşıtlığı en net biçimiyle 1939’da yayımladığı “Biz İnsanlar” romanında görülür. Buradaki netlik Batı’nın ve onun dolayımında ortaya çıkan şekilciliğin kaba bir eleştirisinden ziyade felsefi ve kuramsal boyutta Batı ve Doğu tahlilinin yapılmış olmasıdır.

Safa tezli romanlar yazmıştır bu dönemde. Ancak bu tezi, didaktik bir forma sokmadan, eserin doğasını ve sınırlarını zorlamadan, edebi mahiyeti muhafaza etme gayretiyle romanlarında yansıtmaya çalışmıştır. Peyami Safa, özellikle kendi ismiyle yazdığı romanlarda, bu sanatın gereğini hakkıyla yerine getirmeye özen göstermiş, romanlarını bir propaganda aracına ya da bir bültene dönüştürmemiştir. Edebiyatın müsaade ettiği oranda, savunduğu tezleri, anlatımın ve kurgunun bir parçası kılmıştır. Siyasala ve cemiyete dair görüşlerini, Batı ve Doğu hakkındaki tezlerini ve diğer tüm fikirlerini, gazete ve dergilerde yazdığı makalelerde sarih biçimde izah etmiştir.

Peyami Safa, bu toplumun ruh ve ahlak bunalımı içinde bocaladığını düşünür. Freud ve Darwin’in görüşleri ve I. Dünya Savaşı’nın toplum üzerinde yarattığı tahribat nedeniyle sosyal yapının yıkıma uğradığını, hızlı Batılılaşma sürecinin toplumu manevi değerlerinden uzaklaştırdığını ifade eder. Batılılaşmaya, Batı’yı taklit etmeye karşıdır. Batı medeniyetinin özelliklerinden bahsederken; Doğu’yla münasebetine, buralardan aldığı ve geliştirdiği değerlere, fende ve bilimde ilerlemesine atıfta bulunur ve iki medeniyetin birbirine ihtiyacı olduğunu belirtir, bir sentez önerir. Bu mevzuyla ilgi yazdığı yazılar “Doğu Batı Sentezi (1962)” isimli kitapta toplanmıştır. Safa, din ve devrim yobazlarını aşan bir sentezin âhengine muhtaç olunduğunu söyler. “Yabancı bir medeniyeti ya toptan reddetmek veya toptan benimsemek gibi iki tepkinin dışında üçüncü bir şans daha vardır, ki o da, bu milletin yabancı bir medeniyetle kendi millî ve dinî geleneklerini uzlaştıran ahenkli bir sentez yaratabilmesidir.” sözleriyle yaklaşımını netleştirir.

Safa’nın belki de en çok kalem oynattığı meseledir Batı ve Batılılaşma. Bu konuyla ilgili kapsamlı bir çalışması bulunan Mustafa Özbalcı şu değerlendirmelerde bulunur: “Peyami Safa, Doğu'da her şeyin kötü, Batı'da ise iyi olduğu görüşüne katılmaz. Fakat Türk ve müslüman olduğu kadar Avrupalı gibi yaşamak ve düşünmek zorunda olduğunu söylediği Türk milletinin Batı'dan alması gereken bazı değerler olduğuna da inanır. Bunu gerçekleştirmek için ise, ona göre Türk düşüncesinin, Batı düşüncesinin temel unsurları ile devamlı temas ve münâsebet içinde bulunması şarttır. Tanzimat'tan beri o kültürden alınan bilgi ve fikir goncaları, ancak bu yolla dağınıklıktan ve perişanlıktan kurtularak bizim derdimizin çâresi olabilirler. Batı'ya şuursuzca, bilgisizce, plansız ve programsız bir şekilde yönelmenin bize kârdan çok zarar verdiğini, maalesef Tanzimat'tan beri de hep böyle hareket edildiğini savunan Peyami Safa'ya göre yapılacak iş, Batı ile ölçülü ve şuurlu bir hesaplaşmaya girişmek, onda olup da bizde bulunmayan ilmin ve tekniğin verimlerini alarak onları kendi değerlerimizle terkip etmektir. Bu karşılıklı bir alışveriş şeklinde olacaktır.”5 Safa, Batı’yı bu haliyle canlılığını yitirmiş, yaşlı bir organizmaya benzetir. İhtiyar, ruhsuz bir Batı’nın Doğu’ya yararı olmayacağını, Doğu’daki ruh, felsefe, sanat ve estetiğe muhtaç olduğunu vurgular. İçten içe çürüyen Batı’ya yeni bir çehre ile kurtarıcı rolü yüklemenin zaaflarına değinir. Taklit edilmek istenen şeyi Frenk maymunlaşması olarak tarif eder.

1939’dan sonra yazdığı metinlerde, spiritüalist ve metafizik ağırlıklı görüşleriyle Batı’yı adeta maddeden ibaret görür Safa. Buna rağmen özellikle felsefi bağlamda Batılı düşüncenin etkisinden kolay kolay kopamamış, çoğu zaman eklektik bir karakter sergilemiştir. İlk dönemlerinden itibaren savunduğu ve giderek yoğun bir vurguyla sahiplendiği milliyetçiliği her ne kadar özgün bir bakış açısıyla ele almaya çalışsa da bunun bile Batılı paradigmayla bağını, kökenini sorgulama gereği duymamıştır. Çağdaşı aydınların tarih, toplum, medeniyet değerlendirmesi konularında düştüğü açmazlara o da düşmüş, halkın değerler dünyasından uzakta, kimi zaman soyut ve temelsiz kimi zaman da kurgulanmış saplantılı düşüncelerle oyalanmıştır. Bu bir yabancılaşma olgusudur. Tarihin seyrine, insanlığın yaşadığı serüvene o da modern ve yapay bir bakış açısıyla yaklaşmayı tercih etmiştir. Dönemin aydınlarının iddia ettiği gibi bir kültürel düalizm değildir sorun. Dayatılan bir kültür ve yok edilmeye çalışılan esas-kök gerçeğinde saklıdır sorunun kaynağı. Bir medeniyete ve onun bünyesinde barınan topluma yönelik saldırıyı başka bir medeniyetten ödünç alınan değerlerle savunmak, yaşanan tahribatı bununla onarmak sadece eklektizme kapı aralar. Tanzimat ve mütareke dönemi aydınlarının en büyük yanılgısı da burada saklıdır. Batı karşısında direnemeyecek kadar zayıf bir Doğu’nun ya teslim olmasını ya da taviz vermesini önerirler. Karşı konulamaz bir Batı olgusu, kaçınılmaz bir Batılılaşma salgını, aydın geçinen dimağları da kuşatmayı başarmıştır. Safa bunu aşmaya çalışanlardan görünür ancak ne var ki o da Batı’nın görünen vitrini ile kavga etmiş, değerler dünyasından kopamamıştır. Ne var ki ömrünün sonlarına doğru fikri planda bu yabancılaşma halinden kurtulmaya yönelik yeni bir tutum içine girer ancak bunu ilerletmeye ve geliştirmeye ömrü kâfi gelmez.

İlk Dönemleri, İdeolojik Tutumu ve Kemalizm

Peyami Safa salt bir edebiyatçı-romancı olarak değerlendirilemez. Gençlik yıllarından itibaren savunduğu fikirler ve ülkede yaşanan değişimlerle paralel geliştirdiği yeni düşünceler üzerine yazdıkları, edebi eserlerini neredeyse gölgede bırakacak kadar tartışmalara, eleştirilere konu olmuştur. Farklı konularda onlarca kitap kaleme almış, birçok makale yazmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde doğan Safa, Tanzimat’ın yol açtığı değişimi, İkinci Meşrutiyet’i, I. Dünya Savaşı’nı, Milli Mücadele’yi, Osmanlı’nın yıkılışını, ulus devletlerin kuruluş dönemlerini, Balkan göçlerini, Cumhuriyet’in ilanını, Tek Parti rejimini, II. Dünya Savaşı’nı, çok partili hayatı ve 27 Mayıs darbesini birebir yaşamış ve bu yoğun siyasal-sosyal gelişmeler onun ideolojik-fikri dünyasının da temellerini belirlemiştir.

Safa ilk gençlik yıllarında Abdullah Cevdet’in etkisinde kalarak pozitivist, materyalist görüşleri savunmuş, İçtihad dergisinde bu minvalde yazılar kaleme almıştır. Cedelci ve çatışmacı karakteriyle bilinen Safa’nın ilk kalem kavgaları da Abdullah Cevdet’i eleştirenlerle yaşanmıştır ancak bu fasıl kısa sürmüştür. Mütareke döneminin kendine özgü havası, tarumar olmuş devlet ve toplum yapısı, Safa’nın milliyetçiliği benimsemeye başladığı dönemdir. Çağdaşı aydınlar gibi o da devletin ve toplumun nasıl kurtulacağıyla ilgilenmiş, milliyetçiliğin kurtarıcı bir işlev göreceğine inanmıştır. Safa’nın milliyetçiliği, zamanla Kemalizm’in uhdesine aldığı milliyetçiliğin-ulusçuluğun savunuculuğuna dönüşür. Aslında Safa’nın düşünce dünyası ve fikri ameliyesi -gençlik yıllarında pozitivist ve materyalist olduğu o kısa dönem hariç- önemli kırılmaların yaşandığı birkaç evreye bölünerek analiz edilebilir. 1938 yılında yayımladığı “Türk İnkılâbına Bakışlar”, 1953’te çıkan ve altı yıl aralıksız devam eden “Türk Düşüncesi Dergisi” ile ölümünden hemen sonra 1962’de basılan “Doğu-Batı Sentezi” isimli makale-fıkra derlemesi, Safa’nın fikriyatını derinlemesine çözümlemeyi sağlayan esas kaynaklardır.

“Türk İnkılâbına Bakışlar”, Safa’nın Kemalist inkılâbın gür sesle savunuculuğunu yaptığı dönemin ürünüdür. 1938 yılında önce Cumhuriyet Gazetesi’nde tefrika edilmiş ardından kitaplaştırılmıştır. Mütareke yıllarından 1940’a kadar Safa, inkılâbın değerlerini savunmuş, bu kulvarda kümelenen edebiyatçı ve aydınlarla birlikte hareket etmiştir. O “Türk İnkılâbına Bakışlar”ı yazma gerekçesini; inkılâbın ne aydınlar ne de toplum tarafından yeteri kadar kavranmadığı, inkılâbın harikuladeliği karşısında yazılanların az ve derinliksiz olduğu eleştirisine dayandırır. Gelecek nesillerin bu büyük inkılâbın mana ve ruhunu hissetmeleri için kaleme almıştır mezkûr kitabı. Safa, Mustafa Kemal’in düşünce ve politikalarına onun yaşamı boyunca hiç muhalefet etmemiş, Kemalist aydınlarla birlikte hareket etmiştir. “Türk İnkılâbına Bakışlar”da Safa, Henri Bergson üzerinden idealizm karşıtlığı sergilemiş, yanı sıra mistizmi de sert sözlerle eleştirmiştir. Burada Kemalizm bir Türk mucizesi olarak sunulur, Kemalizm’in “milliyetçilik” ve medeniyetçilik gibi iki çok önemli esasa dayandığı savunulur. Kemalizm ona göre öz Türk devleti çerçevesi içinde yeni bir Türk milliyetçiliği yaratmıştır, Osmanlı’nın son dönemlerinde umut beslenen Türkçülük ve İslamcılık ise kaybetmiştir. Safa, bu eserinde Kemalist inkılâbın her yönüyle doğruluğunu ispatlamaya çalışır. Bugün bile yoğun tartışmalara konu olan laikliğin, cemiyet ve cemaat yaşantısına dair formları biribirinden ayırdığı ve dini ananeler arasında boş itikadları tasfiye ettiği için gelenek düşmanı gibi anlgılanmasını eleştirir, laiklik savunusunu çok basit argümanlar üzerine inşa eder: “Ramazan, şeker ve kurban bayramlarına aid bazı merasim ve tatiller devam ediyor, Kur’anın tercümesi ve ezanın Türkçeleştirilmesi de dinin aynı zamanda milli bir cemiyet müessesesi olarak, Türk İnkılâbı prensipleri içinde aldığı kıymete işarettir.”6 Peyami Safa bu sözlerle şecaat arz ederken adeta sirkatini söyler. Bu toplumun gönül dünyasında büyük yaralar açan, bugün bile nefretle anılan Türkçe ibadet ve ezan zulmünü, bir lütuf gibi sunar. Bu sözler, Kemalizm’in dönemin aydınlarının başını nasıl döndürdüğünün net bir örneğidir.

Mehmet Can Doğan, “Türk İnkılâbına Bakışlar”daki söylemi, Avrupamerkezci olarak tanımlar. Safa’nın “yeni düşünce, bilgi, sanat ve ahlak, ne varsa hepsini, bugünkü insanlığın hayatını, tek başına bu Avrupa ve klasik denizin kıyıları yaratmıştır” sözleriyle yenileşmede “mutlak ufuk” olarak belirlediği merkeze (Avrupa’ya), tarihsel bir boyut eklediğini söyler, Doğan.7 Safa, Avrupa’yı tarihsel ve coğrafik olarak Türk olanla ilişkilendirmeye çalışır; Avrupa Akdeniz’in devamıdır ve onun bu bağı Türkiye coğrafyasının bilim, teknik, kültür ve medeniyetini koruyup işlediğini gösterir. Bu haliyle Avrupa’nın işlediği bu değerler aslında bize aittir ve onları benimsemekte, sahiplenmekte hiç bir sakınca yoktur. Tarihsel boyutta da Avrupa’nın düşünce ve pratiği İslam’dan etkilenmesine bağlı gelişmiştir. Ortaçağ’dan sonra İslam dini düşünce ve eylemsellikten uzaklaşarak mistik ve atıl bir hal almıştır, yönünü bu tarihten sonra Batı’dan Uzak Doğu’ya çevirmiştir. Batı ise Ortaçağ’da Hıristiyan mistisizminden kurtularak aslında bir atılım gerçekleştirmiştir. Safa; Avrupa’nın yükselişini Hıristiyanlığın merkez olarak Kudüs yerine Roma’yı seçmesine bağlar. Böylece Batı, hâkimiyet alanını ve nüfuzunu genişletir. Safa Avrupa kültürünün üç kurucu değere yaslandığını söyler: “Avrupa kafası üç disiplinden doğdu: Roma’nın cemiyet disiplini; Hıristiyanlığın ahlâk disiplini, Yunanistan’ın zekâ disiplini.”8

Peyami Safa’nın Avrupa kültürü ile ilgili tespitlerinin ardından kitapta yer alan değerlendirmelerinin pozitivist bir hal almaya başladığını, yazarın anlayıcı değil yargılayıcı bir tutum takındığını söyler Mehmet Can Doğan.9 Bu noktada söylemi giderek sertleşir Saf’nın ve katı hükümlerle ilerletir kitabını. Şark bahsinde bir oryantalistten farksızdır Safa. Doğu’yu nereden gelip nereye gittiğini bilmeyen, ilimsiz, eleştirmeyen, taklitçi, dindar, zayıf anlayışlı gibi sözlerle küçümser. Doğu’yu Uzak Şark ve İslam Şark’ı olarak ikiye ayırır ve İslam Şarkı’nı bir nebze ayrı tutar diğerinden. İslam Şarkı’nın diğer şarktan üstünlüğünün de Yunan ve Hıristiyan tesirlerden geldiğini ifade eder. “Evet, İslam şark, Akdenizlidir ve daha ziyade garplı sayılır. Evet, çünkü İslam ve Türk düşüncesi Yunan düşüncesini yalnız yaşamakla kalmamış Ortaçağ’da onu Avrupa’ya tanıtmıştır. Evet, çünkü İslam dini Hıristiyanlığın bir antitezi değil, tekâmülüdür.”10 Avrupa kültür ve düşüncesinin kurucusu Türklerdir şeklindeki yorum inkılâbın en önemli projelerinden olan “Türk Tarih Tezi”nin etkisinde kalmanın bir sonucudur. Böylece Avrupa düşüncesi her yönüyle ve tüm kurumlarıyla sahiplenilebilir, zira banisi Türk kültür ve medeniyetidir.

Peyami Safa’nın 1922-1940 yılları arasında yazdığı romanların neredeyse tamamında yer alan Batı-Batılılaşma eleştirisi yukarıda özetlenen değerlendirmeler bağlamında havada kalıyor ya da bir ikilem doğuruyor şeklinde anlaşılabilir. Oysa Safa’nın romanlarında eleştirilen Batı’nın kendisinden çok onun taklid edilmesi, kötü bir kopyasıyla ortaya çıkan yozlaşmadır. Romanlarında taklidi şekliyle Batılaşmanın; düşkün değerleri benimseyen, maddeyle kurulan sufli ilişkilere aldanan yoz bir cemiyete yol açacağını anlatmaya çalışır. Madde-beden ile ruh-kalp çatışması, daha çok Batı-Doğu çatışması şeklinde sembolize edilse de -1939’da yazılan “Biz İnsanlar” romanı hariç- eleştirilen şey Avrupa-Batı kültürü değildir. Zira Safa, mezkûr romanları yazdığı bu dönemde Batı medeniyetinin inkılâbın başarıya ulaşması için modellendirilmesini arzulamış ve teşvik etmiştir.

Safa “Türk İnkılâbına Bakışlar”ın son kısmında ise adeta Kemalizm’in koyu bir propagandasını yapar. Bu bölümde Kemalizm’in felsefi kuramlarını temellendirmeye ve yer yer inşa etmeye çalışır. Kemalizm’i felsefi açıdan ele almadan hemen önceki “Step ve Site” başlığı altında Avrupa medeniyeti ile ilgili iki temel kavram geliştirir; “riyâziyeleşmek” ve “siteleşmek”. Avrupa bu iki temel üzerinde gelişmiştir ona göre. Bir yanda gelişmeyi sağlayan site, diğer tarafta ise geniş coğrafyası ve az nüfusuna rağmen “step” geleneğini aşamamış Doğu. Bu nedenle Avrupalılaşmak için öncelikle şehirleşilmesi gerektiğini savunur. Riyâziye ile kastettiği de aslında mistisizm karşıtlığı temelinde temayüz eden rasyonalizmdir: “Kemalizm’i mistik görüşten riyazî görüşe ve step cemiyetinden site cemiyetine geçiş hamlesi olarak da tarif edebiliriz.”11 Avrupalılaşmanın bu iki saç ayağını şu sözlerle Kemalizm’e bağlayarak, Kemalizm’i felsefi boyutta incelemeye başladığı o son fasıllara geçiş yapar Safa: “Yunanistan’ın riyâziye kafasına ve Roma’nın site an’anesine vâris garp medeniyetinin hizasına fırlayabilmek için, yalnız Türkiye değil, bütün şark, içi büyük rüyalar ve istidadlarla dolu uzun ve karanlık asırlardan beri Atatürk’ü bekledi.”12 Safa, yüzde yüz Türk olduğu için Kemalizm’in; milliyetçilikte eşsiz olduğuna, şehirleşmeden, ekonomiye, kalkınmadan, tarihe her alanda “harika” bir sistem getirdiğine, kuramsal boyutuyla adeta tekâmüle erdiğine inanmamızı ister.

Safa, kitabın son kısmındaki fasıllardan daha sonraları pişman olmuştur ve bunu 1959’da yapılan ikinci baskıya yazdığı önsözün ilk paragrafında şu sözlerle ifade eder: “Bu kitap 1938’de yazıldı ve ‘Cumhuriyet’ gazetesinde tefrika şeklinde yayınlandı. Atatürk’ün son günleriydi. O devre mahsus yazı disiplini, eserin Kemalizm’e, altı oka, tarih ve dil anlayışına ait son fasıllarında resmî teze uymak zoruyla muharririn düşünce hürriyetinden bazı kısıntılara katlanmasını zarurî kılıyordu. Fakat bu tahditler, kitabın tarih felsefesi bakımından ana düşüncesini hiçbir şekilde sakatlamış değildir.” Aynı önsözde, kitabın ilk baskısında yer alan yoğun mistisizm eleştirisine ve Batı’nın akılcı ve ilimci anlayışının aşırı biçimde övülüp hiç tenkid edilmemesine dair pişmanlığını da şöyle izah eder: “Ancak, o devirde, Ortaçağ mistik inanışlarından modern ve müspet ilim anlayışına henüz geçiyorduk. Bu değişmeyi kolaylaştırmak için, 19 uncu asrın Batıda bugün çok sarsılan ilimci ve akılcı zihniyetinin tenkidine kitapta yer verilmedi. Batı ve Doğu medeniyetleri arasında bir sentez arayan eser, bu iki kutuptan biri aleyhine muvazene fazla bozulduğu zaman, öteki kutbun değerlerini belirtmek hakkını bana daima veren ana fikirdir. Nitekim müspet ilim lehine fazla sarkan yeni zihniyete karşı bugünkü dünyanın yeni mistik ceryanlarına dikkati çeken son incelemelerim hep bu sentez ve muvazene ihtiyacının mahsulüdür.” Gerçekten de kitabın sonraki baskılarında, yazarın eserini Kemalizm “propagandasından” arındırmaya çalıştığı fark edilmektedir.

Safa’nın o yıllarda Kemalizm ile münasebeti sadece bu kitabın yazılışı ile sınırlı değildir. Aslında cumhuriyet dönemi aydınlarıyla genelde örtüşen bir tutum içinde hareket etmiştir Safa. Baskıcı, diktatöryal bir anlayışın egemen olduğu dönemde o da çoğu yazar-düşünür gibi konformist davranmayı tercih etmiştir. Edebiyat ve sanata dirijizmin hâkim olduğu, kanonlaşmanın yaygınlaştığı bu süreçte Safa da diğerleri gibi kalemini iktidardan yana kullanmış, onun savunuculuğunu üstlenmiştir. O yıllarda neden Kemalist olduğunu anlamak zor değildir, zira bir edebiyatçı ya da aydının Kemalist inkılâpla sorun yaşayarak yazın hayatını sürdürmesi pek muhtemel değildi. Peyami Safa da çağdaşı aydınlar gibi özellikle Cumhuriyet döneminde siyasal meseleler üzerine pek kalem oynatmamış, daha çok o dönemde felsefe ve psikloji ile ilgilenmiş, edebiyat kuramları ve edebiyat eleştirisi alanında yazılar yazmıştır. Yine bu yıllarda, Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Nurullah Ata, Falih Rıfkı gibi önemli gazetelerde yazan ünlü edebiyatçılarla basın tarihine “Saman Ekmeği Kavgası” adıyla geçen kalem kavgalarına tutuşmuştur. Bu kavga, adı geçen yazarların, Türk ve Batı edebiyatına dair yaptıkları değerlendirmeler nedeniyle yaşanmıştır.

Kıvrak bir zekaya sahip olan Safa aynı zamanda oldukça polemikçi bir yapıya da sahiptir. Yazın hayatının hemen her döneminde o yılların etkili isimleri ile ciddi polemikler yaşamış, gündemden düşmeyen kalem kavgalarının bir parçası olmuştur. Hatta bu tartışmaları Atatürk’ün edebiyatçılarla oturduğu sofralarda bile sürdürmüştür. Safa’nın en dikkat çekici kalem kavgası, bir zamanlar yakın dostu olan Nazım Hikmet ile yaşanmıştır. Nazımla Safa’nın dostluğu, Safa’nın Cumhuriyet gazetesinde edebiyat sayfasının yöneticiliğini yaptığı dönemlerde başlar. O sıralar Türkiye’de af kanunu çıkmıştır, Nazım aftan yararlanmak için ülkeye gelir ve tutuklanır. Safa, Nazım Hikmet'in affedilmesi için ona ait olan “Yanardağ” adlı şiiri Cumhuriyet'te yayımlar. Ertesi gün Cumhuriyet gazetesi şiirin altındaki imzanın kendi görüşlerini ve misyonlarını yansıtmadığına dair açıklamada bulunur. Bu açıklamadan sonra Safa gazeteden ayrılır ve Sabiha Sertel ile Zekeriya Sertel tarafından çıkarılan Resimli Ay dergisinde yazmaya başlar.13 Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Vâlâ Nureddin ve Cevat Şakir gibi isimler Resimli Ay’ın tanınan yazarları arasındadır. Safa ile Nazım, ileriki yıllarda hareket dergisinde de birlikte yazarlar. Safa’nın 1930’da yazdığı “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” isimli romanını Nazım Hikmet’e ithaf etmesi, aralarında gelişen dostluğun düzeyine işaret eder. Peyami Safa Resimli Ay’ın kapanmasından sonra bir süre Ahmet Ağaoğlu, Şekip Tunç, Ahmet Hamdi Başar, Hilmi Ziya Ülken, Namık İsmail, Münir Serim gibi isimlerle fikri tartışmaların yapıldığı toplantılara iştirak eder. Kadro dergisinin kurulduğu yıllarda (1932) ise sol kesimle yolları tamamen ayrılı ancak Nazım’la ilişkisini sürdürür ve bu yüzden Bolşevikçilikle suçlanır lakin kendisi bunu reddeder. Daha sonra 1935’te Nazım’ın Orhan Selim müstearıyla yazılarının yayımlandığı, Sertellerin çıkardığı, Tan Gazetesi’nde yazmaya başlar. İşte bu dönemde Tan’da, aynı sayfadaki köşelerde yazan Nazım ve Safa önce ima yoluyla birbirlerine sataşır ardından şiddetli bir kalem kavgasına tutuşurlar. Ayvazoğlu bu çatışmanın Peyami Safa’nın ömrünün sonuna kadar sürecek antikomünist mücadelesinin başlangıcı olduğunu belirtir.14


1- Ali Hikmet İnce, Peyami Safa’nın 2. Abdülhamit Düşmanlığı, suzmehaber.com, 15.09.2018

2- Beşir Ayvazoğlu, Peyami: Hayatı, Sanatı, Felsefesi, Dramı, Ötüken Yayınları, s.17

3- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yayınları, s. 219-220

4- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yayınları, s. 226

5- Mustafa Özbalcı, Peyami Safa’nın Edebî Romanlarında Batılılaşma Problemi Ve Dinî Hayatın İzleri. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı: 8 (1), s. 165

6- Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Kanaat Kitabevi, s.108

7- Mehmet Can Doğan, Kemalist Bir Portre Olarak Peyami Safa, Hece Dergisi, Sayı 217, s. 17

8- Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Kanaat Kitabevi, s.117

9- Mehmet Can Doğan, Kemalist Bir Portre Olarak Peyami Safa, Hece Dergisi, Sayı 217, s. 18

10- Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Kanaat Kitabevi, s.148

11- Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Kanaat Kitabevi, s.190

12- Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Kanaat Kitabevi, s.187

13- Beşir Ayvazoğlu, Safa Peyami, TDV İslâm Ansiklopedisi, 35. Cilt, s. 438

14- Beşir Ayvazoğlu, Safa Peyami, TDV İslâm Ansiklopedisi, 35. Cilt, s. 438

Murat Koç Arşivi