“İnsan, inandığı gibi yaşamazsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar.” Şirin’in Düğünü, s. 588.
“Amerika emperyalist, işgalci bir ülke ama burada yaşamanın iyilikleri de saymakla bitmez.” Şirin’in Düğünü, s. 120.
Cihan Aktaş’ın kaleme aldığı “Şirin’in Düğünü” adlı roman 2016 yılında İz Yayıncılık tarafından neşredildi. 2000’lerin Türkiye’sinde gelişen siyasal, toplumsal ve kültürel boyutlara parmak basılan romanın, esasında klasik edebiyatta Nizami’nin Ferhat ve Şirin adlı mesnevisinin bir tür bugüne uyarlaması şeklinde yazılmaya çalışıldığını görmekteyiz. Romanın merkezinde Şirin’in sadakat ve tutkulu aşkı konu edilmiş olsa bile, sosyo-politik alanların yoğunlukla işlendiği de bir gerçek. Kimlik ve yaşam tarzlarının tartışıldığı 2000’ler Türkiye’sinde1 bunlara parmak basmamak bir yazarın hayatı ya da varolanı ıskalamak olacaktı belki de. Bu yönüyle roman, toplumsal olanın dışlanmadığı bir aşk hikâyesini merkezine almaktadır.
Romanın sosyo-politik kareleri, üç entelektüelin kaynakları üzerinden okunmaya tabi tutulacak. Bunlardan biri rahmetli Âkif Emre’nin “Göstergeler” adlı kitabında2 Müslümanların modern dünyaya kendi siyasal, düşünsel ve mekânsal göstergelerini teklif etmeleri gerektiğine dair yaklaşımı ki, Cihan Aktaş’ın kimi basın-yayın mecralarında Akif Emre ile birlikteliğiyle beraber, düşünsel beslenme kaynaklarından biri olduğu için. Diğerleri ise, genellikle işitsel ve görsel öğelerin analizinde yeni bir okuma biçimi olarak sunulan göstergebilimin (semiyoloji) kurucuları arasında sayılan Fransız felsefeci Roland Barthes’in3 gösterge-gösteren-gösterilen terminolojisi üzerinden yananlamlılık kavramı ile İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure’ün4 göstergebilimin toplumsal işlevi üzerine getirdiği yaklaşımından yararlanılarak roman analiz edilmeye çalışılacak. Barthes’in düzanlamlılık-yananlamlılık kavramsallaşmasından hareketle, romanın yan anlamları görünür kılınmaya çalışılırken, düzanlamlılığı ekseninde ise Şirin’in aşk hikâyesi/yolculuğu bu yazının bahse konu olmayan bir yönü olduğunu vurgulamak isteriz. Göstergebilimsel yaklaşımın, yazınsal alanda işlevsel olup olmamasına dair akademyada süregelen5 ya da ağırlıklı olarak görsel öğeler üzerinden analiz edilen bir yaklaşım olduğu da gözönünde tutularak bir okuma denemesi yapılmaya çalışılmıştır. Hülasa, günümüzde edebi eserlerde sıklıkla kullanılan “aslında eserin arka planında şu şu mesajlar veriliyor” denilen “şeyi” yapmaya çalıştık. Bunun için öncelikle romanda geçen belli başlı karakterleri tanıtmakta yarar vardır.
Romanın başkarakteri olan Şirin, ailesinin faili meçhul bir cinayete kurban gidişinden dolayı halası tarafından farklı kimlik, ad ve tarzda korunaklı bir alanda yaşatılmaya çalışılan, Cenevre’de yatılı okutulan, New York’ta arkeoloji eğitimi almış olan, Japonya’ya animasyon eğitimi için girişimlerde bulunan, belgesel film çekimi yapan asıl ismi olmayan Nursuna ile yaşatılan sahte kimlikle hayatını idame ettirmeye çalışan, tutkulu ve sadakat yüklü bir aşka da yelken açan bir karakter. Bütün bu saklanılan, kurgusal, yapmacık ve korunaklı hayatına karşın kendi sahici kimliğinin peşinden gitmeye çalışan punkçu, çevreci ve toplumsal sorunlara karşı oldukça duyarlı, üstelik ailesinin faili meçhul bir cinayete kurban gidişinin peşini bırakmayan, tarihi eserlerin kıyımından darbe söylentilerine karşı miting ve protesto eylemlerinden de geri durmayan aktivist kimlikli olarak romanda yer almaktadır. Sahicilik ile sahtekârlık arasında gel-gitler yaşayan ama hep sahiciliğin peşinden koşan, geçmişinden kopmamasıyla da bir hafıza yolculuğuna zaman zaman çıkan ama ideallerinin yanılgılarına da düşmekten bir türlü kurtulamayan bir kişilik.
Romanda Şirin’in âşık olduğu Faruk ise; Anadolu sermayesini temsil eden bir holding yöneticisidir. Hırslı, çalışkan, çapkın, bencil, zeki, kendini geliştiren, güvenilmez, kumarbaz, muhafazakâr modern, babası tarafından sahabe ismi olan Mus’ab olarak konulmak istenmesine rağmen irticacı isim olduğu gerekçesiyle reddedilen, milli görüş çizgisinden gelen ama bunun icaplarını da yerine getirmeyen melez kimlikli bir patron. Romanda başka karakterler de sözkonusu. Başörtülü, Kürt, 28 Şubat darbe döneminde üniversiteyi okuyamayan, köyleri devlet tarafından yakılan/boşaltılan, İstanbul’a göç edip mücadelesini yoksulluğuna rağmen devam ettiren kapitalizm karşıtı, çevreci, aktivist bir program yapımcısı olan Esma ile Faruk’un ikinci evliliğini yaptığı, mimar, Londra’da eğitim almış, holdingin büyük inşaat projelerinde imzası olan, çalışkan ve Faruk’u şantajla dize getirip evlenen Yelda karakteri. Ayrıca “Beyaz Türkler”i, zenginleri ve seçkin kişileri yalılarında toplayıp, Gazali, Tasavvuf okumaları yapan, Türk musikisi fasılları icra edilen yalının sahibi Mustafa ve Zeynep çifti, Şirin’e âşık fakat Şirin’in ağabey olarak gördüğü Mardin’den çocukluk arkadaşı mimar Kürşat ve üniversitede resim okumuş, İran’da minyatür eğitimi almış, Japonya’da resim eğitimini sürdürmüş olan, şiir/kültür/kitap/dergi sever, aynı zamanda da zeki, holding patronu Faruk’un sırdaşı ve danışmanı Mardin’den de Şirin’in çocukluk arkadaşı olan Naman karakteri.
Romanda tespit edilmeye çalışılan belli başlı sosyo-politik alanların göstergebilim açısından okunabileceğine dair temalar:
1. Romanın ilk sayfalarında Şirin, darbe söylentilerinin ayyuka çıktığı bir dönemde darbe karşıtı bir mitinge katılmış (sayfa, 7-10) ve halası tarafından “korunaklı” alanın dışına çıktığı için karşılıklı bir tartışma ile başlamaktadır. Başörtülülerle yapılan bu mitingden sonra kentsel dönüşüm projesiyle Faruk’un patronu olduğu holding tarafından yapılmaya çalışılan bir otel inşaatına karşı, Şirin’in yine başörtülü-başörtüsüz arkadaşlarıyla kentsel dönüşümle yıkılacak tarihi eserler ile betonlaşmanın mağduru olacak aileleri korumaya dönük bir protestosunun romanda işlendiğini okuyoruz (sayfa, 150-163). Arsa spekülasyonları veya rantıyla zenginleşen modern muhafazakâr halasının, Dilovası’ndaki fabrikaları ile çevreye verdiği zararları protesto edecek eylem hazırlığı yapmadan önce de, yine halası tarafından “tehlikeli sularda yüzdüğü” gerekçesiyle ya da anne-babasının faili meçhul kurbana giden bir cinayetten dolayı duyduğu kaygıdan olsa gerek, Şirin ile gerilimi yüksek tartışmaları Esma’nın geleneksel örtüş tarzı başörtüsü üzerinden devam eder. Halası, bu tartışmalarda Esma’nın başörtüsü takış tarzından duyduğu rahatsızlıktan girer, onun irticacı ve Kürtçü tarafını dile getirerek, Şirin’den kurtarmaya çalışan bir mürebbiye rolündedir (sayfa, 138-139). Şu sözünde olduğu gibi: “…evinde otursun, yemek yapmayı öğrensin, Erbakancı bir koca ile evlensin Esma.” Romanın daha ilk sayfalarında (yani Ferhat ile Şirin’in aşk yolculuğu başlamadan evvel) oldukça hareketli, politik ve toplumsal olanla haşır neşir diyalog ve pasajlar hemen göze çarpmakta. Bu tartışma ve diyaloglara, Barthes’in göstergebilimin öğeleri olan gösterge-gösteren-gösterilen üçlüsü üzerinden bakılacak olunursa; protestolar göstergesi üzerinden, başörtüsü-darbe-otel inşaatı-fabrikalar gösteren, darbe ve betonlaşma karşıtlığı ile başörtülülerin çevreci, politik duyarlılıkları ise gösterilen konumundadır. Yine Batrhes’in yananlam kavramını ödünç alarak söyleyecek olursak, romanın bu bölümlerinde darbe karşıtlığı ile “ekoloji politik” kimlik vurgusunun öne çıktığı söylenebilir.
2. Şirin, halasının vefatından sonra kendisine miras olarak bırakılan (Halası, Amasya’nın soylu eşrafından gelen ailelerden biri olarak çocuğunun da olmayışından hareketle Şirin’i korunaklı ve asilzade yetiştirmeye çalışır. Bir tür hem mirasının hem de soylu aile geleneğini devam ettirme kaygısına sahip klasik soyluluk refleksine sahip biri) işhanları, fabrikalar, gayrimenkuller gibi varlıkları üzerinden romanda şunlar işlenmektedir: Halasının işhanlarını ve fabrikalarını işletemeyen, fabrika makinelerinin eskimişliğine rağmen yenilemeyip iş kazalarına yol açtıran, çevreye verdiği zarardan dolayı Dilovası’ndan taşınması gereken fabrikaları bir türlü taşıyamayan, işçilerin maaşlarını ve çalışma koşullarını dile getiren müdürlere karşın bunları çözemeyen, işçi ölümleri ve sakatlanmalarının önüne geçecek iş güvenliği tedbirlerini alamayan vb. gibi konularda, diyalog ve pasajlara romanda yer verildiğini görüyoruz. Merkezinde tutkulu ve sadakat yüklü bir aşkın işlendiği romanda, miras göstergesi üzerinden, bize arka planda ya da göstergebilimin terminolojisiyle söylemek gerekirse gösterilen şeyin, hak ihlallerinin iş yaşamındaki varlığına ve Şirin’in hak eksenli aktivist kimliğiyle tutarlı davranamamasına yönelik verdiği arka plan mesajı. Bir başka deyişle, işçi haklarına ve emeğe saygı duyulması gerektiği.
3. Roman “Şirin’in Düğünü” ismini taşımasına rağmen, okur bir düğün hazırlığı veya bir düğün törenini sayfalarda bulamadıysa da, Şirin’in düzenlediği bir parti üzerinden her ideoloji, meşrep ve statüden arkadaşlarını topladığını öğrenebiliyoruz romanda. Bu partide Atatürkçü Filiz adlı arkadaşı ile Esma karakterinin, başörtüsü, irtica, bölücülük üzerinden hararetli bir tartışmasına tanık oluyoruz. Filiz’in “herşeyi bir kumaş parçası üzerinden görüyorsunuz, mercimek kadar bir beyniniz var, gece gündüz ekranlarda bu boş lafları duyuyoruz, yeter artık” şeklinde, kalabalığın içinde Esma’yı azarlamasına karşın, Esma’nın bir başörtülü olarak üniversiteyi bu buyurgan/kibirli tavrınızdan dolayı bitiremediğini, bir işte çalıştırılmadığını ya da sigortasız ve ucuz emekle çalıştırıldığını, kendi köyünün yakıldığını dile getirdiği açıklamalarına yer verir yazar. Üstelik eşi Faruk’un Esma gibi tesettürlü kızları hastalıklı, problemli görmesi, İslamcılık ve aktivistliğin iflah olmaz tutumlar olduğunu dile getirmesi ve de Esma’nın başörtülülüğüne rağmen Kürtçülük yaptığını söyleyerek hakaretler yağdırdığı bölümleri romanın sayfalarında kısmen gerilim dozu yüksek bir şekilde de okumaktayız. Göstergebilim yaklaşımı üzerinden bakıldığında; parti/kokteyl göstergesi üzerinden, gösterilen şeyin 2000’ler Türkiye’sinin kimlik (İslamcılık ve Kürtçülük) tartışmaları.
4. Romanda kapitalizm karşıtı eylemleriyle bilinen kırılgan isyankâr, aktivist Şirin’in evlendikten sonra gardrobunda envai çeşit elbiselerin varlığından bahsedilmesi, konforlu ve lüks alışveriş merkezlerine sıklıkla gidişi, yatak örtüsünün Calvin Klein marka oluşu, Milano kumaşlı yastıkların görüntüsü, salonunda ipekli Tebriz halılarının tasvir edilmesi, oymalı kakmalı mobilyalar ile verilen görüntü, keçi derisinden sehpaların etrafta cirit atması gibi şatafatlı yaşam tarzına dönük betimlemelerin romanın sayfalarında kendine yer bulduğunu okumaktayız. Şirin’in mevcut kurulu sistemi beslediğini, ter dökmeden konformist bir yaşantıya sahip olduğunu bize roman yazarı ifade eder. Buna yönelik saygıdeğer bulduğu ve önemsediği şeyin ise, Diyarbakırlı bir Kürt olan Esma’nın başörtüsü takış şekliyle sergilediği hayat mücadelesi. Çünkü Esma, yakılan köyünden İstanbul’a göç edişiyle başlayan zorlu hayatında, yoksullara kol kanat geren, faili meçhul kurbanların ailelerine sahip çıkan, yardımsever kişiliğiyle düşkünlere karşı şefkat kanatlarını geren, sıradan ve mütevazı giyimi ve yaşamıyla adeta onu gıpta edişini veya hayıflanışını anlatır uzun uzadıya Cihan Aktaş. Burada yazar betimlediği Esma karakteri üzerinden göstergebilim bağlamında; başörtüsü göstergesi üzerinden, gösterilen şeyin başörtülü Müslüman kimliğin sistem karşıtı bir özne olduğunu alt metin olarak romanda okuruna sunuyor olması. Tıpkı Âkif Emre’nin siyasal ve düşünsel bir gösterge olarak başörtüsünün kapitalizm karşıtı bir simgeyi imlediğini anlatan yazılarında olduğu gibi. Gösterilen şeyin Şirin’de yabancılaşma, Esma’da ise sistem karşıtı hayat tarzı.
5. Esma’nın 28 Şubat postmodern darbe döneminde okuyamadığı fakülte günlerinde hayatını idame ettirmek için temizlikçi, bebek bakıcısı, tezgâhtar, muhabir olarak çalışması anlatılır. Esma’nın geçim sıkıntısını aşma çabasını, bir işte çalışmak için inşaat ustalığı sertifikası bile aldığı vurgulanır. Esma’nın çalıştığı kimi işyerlerinde sigortasız ve düşük ücretle çalıştırıldığından bahseden pasajlar da yer alır romanın sayfalarında. Anadolu sermayesi denilen şirketlerin 2000’lerin Türkiye’sinde başörtülü çalıştıran bir görüntü vermek istemeyişlerine de gönderme yapar (sayfa, 418). Esma karakterini gösteren bir şekilde ele alacak olursak, gösterilen şeyin başörtülülerin istihdam sorunları ile görünürlüklerinin yok edilmesi. Kamusal hayat gibi, çalışma hayatından da dışlanmışlık. Âkif Emre’nin modern dünyaya sunulması gerektiğini dile getirdiği mekânsal göstergelerde dini görünürlüğün yok edilmesi, azaltılması vurgusunda olduğu gibi.
6. Romanın karakterlerinden biri olan Kürşat’ın Amerika seyahati esnasında geniş yollar, ormanlar ve ormanların içindeki hayvanları gözlemlerken, Amerikan yaşamının olumluluklarından bahseden yazarın, araya serpiştirdiği: “Amerika emperyalist, işgalci bir ülke ama burada yaşamanın iyilikleri de saymakla bitmez” cümlesi (sayfa, 120) ile Amerika’da Kürşat’ın gittiği bir kafede büyük boy gördüğü pizza/hamburger vb yemek üzerinden Amerikalılar için söylediği “şişkolar, her şeyin büyüğünü istedikleri için kendi ülkeleri de yeterli gelmiyor onlara, bu yüzden başka ülkeleri işgale kalkışan bencil ve cahiller. Ama yine de her yıl akıl almaz sayıda insanın Green Card almak için kapıları zorladığı bir ülke de burası.” şeklinde geçen konuşma (sayfa, 133) üzerinden yazar, okura yemek, gelişmiş yollar, refah, tüketim göstergesi üzerinden, Amerika’nın işgalci ve emperyalist karakterini, görsel olmasa bile yazınsal alanda bize gösteriyor. İslami camianın, nitelikle fikri ve edebi eserler üreten bir kalemi olarak Cihan Aktaş, bize adeta İslamcılığın işgal ve emperyalizm karşıtlığını yananlam olarak romanın bu kısmında salık vermektedir. Âkif Emre’nin yazılarının ana nirengi noktalarından biri de; neo-liberal politikalar, kapitalizm ve Amerikan’ın emperyal politikalarına yönelik getirdiği esaslı eleştiriler olduğunu da burada not etmek gerekir.
7. Kürşat’ın Amerika seyahatinde New York şehrindeki gökdelenlerin çokluğuna yönelik bir mimar olarak getirdiği eleştirilerin yer aldığı sayfalar da, gökdelenlerin güneşi ve gökyüzünü nasıl da kapattıklarını, doğal yaşam alanlarını kısıtladığını, gökdelen piyasasının ve uydu kentlerin hayatı ne denli çekilmez kıldığına dair eleştirilerinin yer aldığı konuşmalar ile bize yazar, gökdelen/plaza, finans-kapital kuleleri göstergesi üzerinden Amerikan hayat tarzı eleştirisi ile betonlaşmaya karşı duyduğu rahatsızlığı bir mimar olarak veriyor (sayfa, 127-131). Genelde Şark’tan Amerika veya Avrupa’ya giden insanların, Batı hayranlığı ya da kompleksi karşısındaki “ağzı açık övgülerine” karşılık Aktaş, kibir abidesi gökdelenler göstergesi üzerinden bize gösterdiği şeyin Amerikan kibrine bir fiske atıyor oluşudur. Âkif Emre’nin şehir ve mimari üzerinden yaptığı önermelerin bir tür Turgut Cansever çizgisinin devamı olduğunu düşünecek olursak, dikey yapılaşmadan çok yatay yapılaşmanın mekânsal göstergelerin üretimi açısından modern dünyaya sunmaya çalıştığını, metinlerinde rahatlıkla görülür.
8. Romanda Şirin’in yapılan AVM’lere olan tepkisinin anlatıldığı sayfalarda, AVM’yi yapan Karataylı Holding patronu olan eşi Faruk’la tartışması anlatılırken, AVM’nin sevimsiz ve uzay mekiğini andırır haline karşın, her ne hikmetse memleketin sanatçı, aydın, solcu, aktivist kişilerin buralara sıklıkla geldiğini dile getirir. Bunun üzerinden Faruk, Şirin’in aktivist yönüyle ilgili yargılamalarda bulunarak “aktivistliğin sonuç getirmeyen, iflah olmaz tutumlar” olduğunu ve Şirin’in de bu işlerden vazgeçmesi gerektiğini bir eş olarak talep eden konuşmalarını (sayfa, 145) romanı okurken görmekteyiz. Göstergebilimin terminolojisiyle söylenecek olunursa, AVM göstergesi üzerinden Aktaş, gösterilen şeyin yaşam tarzlarının, ideolojilerin çelişkilerini/yanılgılarını biz okurların dikkatine sunuyor.
9. Romanda Şirin ve Esma ile birlikte dört kişinin Taksim’de yeni açılan küresel sermaye sembolü kafeyi kocaman aynalarla protesto edişlerini anlatan bir enstantaneye yer verildiğini görüyoruz. Bu protesto ile meydana gelen kargaşa halini, kafe müdürünün tepkisini, polis çağırma girişimini, kafedeki müşterilerin “Siz komünist misiniz? Türbanlı komünist mi olurmuş? Beyoğlu kozmopolit bir yer, sizler ne yapmaya çalışıyorsunuz?” şeklinde geçen eylemi anlatan Aktaş, ardından eylemcilerin sloganlarını Beyoğlu’nun duvarlarına yapıştırmasından bahseder. Protestocuların “Tabaklarınız caddeden görünüyor. Bu bizim dinimize uymaz, size hatırlatmaya çalışıyoruz. Yediğiniz her lokmada başkalarının hakları var, göz hakkı diye bir şey var” konuşmalarına yer veren yazar (sayfa, 589), protesto göstergesi üzerinden bize kapitalizm karşıtlığını gösteriyor. Belki de İslamcılığın kapitalizm karşıtı boyutunu bir arka plan mesajı olarak veriyor. Âkif Emre’nin hem “Göstergeler” kitabında hem de gazete yazılarında sıklıkla dile getirdiği Müslümanların kapitalizmle hesaplaşması gerektiği ya da kapitalizme/liberal dünya sistemine entegre olmadan düşünsel ve mekânsal göstergeler üretilmesi gerektiğine dair kaygıları. Şu sözü bunun en çarpıcı örneğidir: “Kapitalizm ile hesaplaşmayan bir Müslüman aklın medeniyet iddiası olamaz.”
10. Şirin’in babasının kaymakam olarak görev yaptığı Mardin’in bir kasabasında, kaymakamlık lojmanlarına gelen çocukluk arkadaşları Mardinli Kürşat ve Naman’ın Arapça ve Kürtçe aksanıyla konuşmalarına karşın, Münire Teyze’nin (Kaymakam eşi) bir yıl boyunca aksan dersleri vermesine dair diyaloglar yer alır romanın ilk sayfalarında. İstanbul Türkçesi ile konuşmalarını sağlamak için, aksanlarında Türkçe ve Arapça’nın etkisini azaltmaya dönük bu derslerde Kürşat’ın romanda geçen “…ancak bir çocuğa annesinin dilini unutması gerektiğini normal bir ders verirmiş gibi söylemesi garip” çıkışıyla da örtük bir rahatsızlık duyulduğu romanda işlenir. Münire Teyze’nin anadillerinden çok resmi dili konuşturmaya dönük bu çabasına “Evinizde konuşulan melez dili unutacaksınız çocuklar, o dil size hiçbir şey sağlayamaz hayatta, başarılı olmak için Türkçe’yi düzgün konuşmaya mecbursunuz” tavsiyeleri ile gayri resmi bir şekilde örtük dil eğitimi verişinin (sayfa, 58-60) Güneydoğu’ya özgü spesifik politikalar olduğu, Cumhuriyet tarihi boyunca resmi erkan tarafından uygulandığı zaten bilinir. Hatta Kürşat’ın kişiliğinde mündemiç olunan güvensizlik, kendini iyi ifade edememe ve yaşamı boyunca gösterdiği çekingenlik hallerinin, anadilinden kopmaya yoran tespitleri var yazarın mezkûr romanında. Güzel konuşma göstergesi üzerinden, yananlam ya da alt metinde gösterilen şeyin, dilde yabancılaşma ya da anadilinden koparılma olduğu ileri sürülebilir.
11. Şirin, anne-babasının nasıl öldüğüne dair karanlık perdeyi aralamaya çalışan bir profil çizerken, halası tarafından sürekli bu karanlık perde ile uğraşmaması için sürekli azarlanmakta hatta gerilimi yüksek tartışmalara girmektedir. Ailesinin bir trafik kazasında mı, kaçakçılık işiyle uğraşan bir mafya tarafından mı öldürüldüğü ya da devletin içine sızmış bir çetenin sırlarını rastlantı eseri öğrendiği için planlı bir şekilde mi aynı çete tarafından öldürüldüğü konusunu yazar romanda işlerken, Güneydoğu’daki sayısız faili meçhul vakalarını dile getirir ve burada Müslüman camianın “vicdanlı sesi” olarak bu karanlık perdeye kalemi oranınca dokunur. Şirin’in anne-babasının ölümü bir gösterge olarak verilirken, aslında bize gösterilen şeyin ülkedeki faili meçhul cinayetler gerçeğine parmak basılıyor olması.
12. Şirin’in halasının vefatı üzerine taziyeye gelen Esma, uzunca bir süredir arkadaş olmalarına rağmen baş başa kalıp konuşamadığı Şirin’le, çocukluğunun geçtiği Diyarbakır’ı ve çocukluk günlerini anlatır. Bu anlatı arasında köylerinin nasıl boşaltıldığını, sonrasında köylerinin yakılışını dile getirirken, elbiselerinden hayvanlarına, ahırdan oyuncaklarına kadar yanan varlıklarını nasıl kaybettiklerini dramatik bir şekilde konuşturur yazar, Esma karakteri üzerinden. Sonrasında İstanbul’a göç edişlerini, fakirliğini, yersiz-yurtsuzluğunu, Eyüp’te bir İmam-hatip okulunda eğitimini tamamlayışını, evsiz-yoksul insanlara yaptığı yardımları, radyo programcılığını anlatır. Esma’nın, zorlu hayat mücadelesini mağdur kişi üzerinden işler. Bu diyaloglarda, yazar devletin köy yakmaları ve boşaltmaları üzerinde toplumsal sorunlara olan duyarlılığını, rahatsızlığını bu esnada da dile getirmekten çekinmez. Esma’nın kişisel hayat öyküsünün bir gösterge olduğunu düşündüğümüzde, yananlam ya da gösterilen şeyin Güneydoğu’da köy yakma ve boşaltmaların yaşandığı gerçeğini okura sunmak.
13. Romanın “Kürt meselesinin çözümüne dönük umutların sürdüğü bir döneme işaret” ettiğini, romanın sayfalarında bizatihi anlatıcının yukarıda belirtilen cümlesiyle yer verdiğini görüyoruz. Kürt meselesinin çözümüne dair umutların yeşerdiği bu zaman diliminde, yazar Esma karakteri üzerinden Kürtlüğüne dair yaşadığı örtük ve direkt dilsel ve de ruhsal şiddeti anlatır. Esma’nın Diyarbakırlı, tesettürlü, Müslüman bir genç kız olarak, Kürt oluşunun bilinmesinden sonra arkadaş çevresinde yaşadığı onur kırıcı konuşmaları, anadili Kürtçe’nin arkadaş çevreleri tarafından horlanmasını, akrabalarının Kürt olduğunu ulu orta yerlerde söylememesi gerektiğine dair kendisine yapılan telkinleri, Diyarbakır’da uygulanan köy boşaltmaları, faili meçhulleri romanın birkaç yerinde diyaloglar veya anlatıcı üzerinden işler (sayfa, 416-417). Ayrıca bir sivil toplum kuruluşunun organize ettiği faili meçhul ölümler paneline, Esma’nın talebi üzerine giden Şirin’in anlatılan dramları dinlerken, aslında anne-babasının faili meçhule kurban gidişini ve olayı çözmesi gerektiğine dair inancının pekişmesi de romanda işlenir. Hatta faili meçhule kurban giden ailelerin çocuklarına burs vermeye, yoksul insanlar kadar, bu ailelerin de kalabilecekleri bir tür yurt/koruma merkezi de açar. Fakat eşi Faruk, bu tehlikeli sularda yüzmesine müsaade etmez, onu eleştirir ve Esma tarafından kullanıldığını dile getirir. Tesettürlü bir Kürt olan Esma’nın ve yapıp ettiklerinin, Avrupa ülkeleri tarafından nasıl bölücülük amaçlı kullanıldığını, istismar edildiğini ve ülkesine ‘Helsinki Kriterleri’nin dayatılmaya çalışıldığını kızgınlıkla anlatarak, Şirin ile netameli konuları karşılıklı cevaplar ve adeta “ateş hattı”ndaki yüksek volümle, romanın sayfalarında yer verir yazar (sayfa, 510-517). Bu tartışmanın Şirin’i faili meçhulleri konu alan bir belgesel film çekmeye sürüklediğini de görüyoruz. Panel göstergesi üzerinden yazar, yananlam olarak Kürt sorununun yansımalarını bizlere sunmakta ve kardeşlik hukukunun gerekliliğine vurgu yapmaktadır.
14. Romanda Amerika’da yaşayıp sonraları Türkiye’ye yerleşen Mustafa isimli dindar kişi ile önceleri Kemalist sonraları tasavvufa yönelen eşi Zeynep Hanım’ın “Beyaz Türkleri” “endişeli modernleri” ile “modern muhafazakârları” buluşturduğu yalı fasıllarının anlatıldığı bölümler, romanın sayfalarında kendine ayrıksı bir yer tutar. Neden mi? Çünkü; İmam Gazali’nin İhya-u Ulumuddin okumaları, Türk Musikisi dinletisi, Mevlana eksenli Tasavvuf sohbetlerinin konuşulduğu bu yalıda manevi atmosfer madalyonun bir yüzü iken, madalyonun diğer yüzünde; ihale alma, bürokrasiye adamını yerleştirme, sınıfsal bir zümrenin içine dâhil olunmanın CV’li hazzını yaşama, sosyetede görünür olma gibi saiklerle gelen insanların da buluştuğu bir tür Nakkaştepe buluşmalarını andıran egzotik havasının varlığından olsa gerek. Yalı buluşmalarındaki rengârenkliği ya da çoğulculuğu ifade eden solcu, sağcı, liberal, anarşist, muhafazakâr, İslamcı, Atatürkçü kimlikli kişilerin buluştuğunun işlendiği bu mekânsal gösterge üzerinden yazar, eklektik kimliğe, modern muhafazakârlığa ve maddi kaygılara dair yananlam mesajını vermeyi de ihmal etmez (sayfa, 28-29 ve 413). Göstergebilimin gösterge ayağında Yalı faslı yer alırken, gösterilen şeyin kapitalistlik kadar muhafazakârlığı da imlemesidir. Âkif Emre’nin “Göstergeler” kitabında yer verdiği üç boyuttan biri olan “mekânsal gösterge” üzerinden yalı fasıllarının modern dünyaya Müslümanların sunacağı bir mekân olup-olmayacağı en hafif deyimle bir tartışma konusu. En ağır deyimle de, eklektik ve modern bir tasavvur olduğu ileri sürülebilir.
15. Romanın düzanlam olarak görülen Şirin’in aşk hikâyesinin yanıbaşında duran, sosyo-politik alanlara dönük yananlam mesajlarının, şu başlıklarla okuru cezbetmeye çalıştığını söyleyebiliriz: Kültür, kitab, şiir, mimari, müzik, fikri tartışma ve tarih. Romanın aşk yolculuğunda okuru adeta, kültürün ve tarihin serin sularına bırakan bir damarı olduğunu da söylemeden geçmemek gerekir. Romanda okunan Cahit Zarifoğlu şiirleri kadar, Hz. Ali ve Hz. Ömer’e ait birer söz, İsmet Özel, Cemil Meriç, Ali Şeriati, İmam Gazali, Malcolm X, Mevlana, Elmalılı Hamdi Yazır, Şeyh Galip, Pink Floyd gibi isimlerin anılması, Santur dinletisi, Michael Jackson müziği, Cem Karaca ve Orhan Gencebay şarkılarının karakterler tarafından dinlenildiğine parmak basılması ile Batı’nın en önemli mimarları olan Frank Lloyd Wright, Ludwig Mies van der Rohe’den bahsedilmesi ve son olarak (belki de bizim daha tespit edemediğimiz) Salvador Dali’nin senaryosunu yazdığı “Endülüs Köpeği” isimli 1929 tarihli ilk sürrealist filminin de romanın sayfalarında kendine yer edinişini gözönünde bulundurduğumuzda yazarın, çok renkli okuma yönünün de olduğunun altını çizmek gerekir.
Romanda tespit edilmeye çalışılan bu temalar; göstergebilimsel yaklaşımın terminolojisiyle beraber bir tablo halinde verildiğinde, meselenin daha iyi anlaşılması kadar soyut bir kuram olan göstergebilimin zihinlerde de netleşmesine vesile olabilir.

1- http://www.karar.com/hayat-haberleri/cihan-aktas-yeni-romani-sirinin-dugununde-2000lerin-turkiyesini-resmediyor-318732#
2- Emre, Âkif (2018). Göstergeler. İstanbul: Büyüyenay Yayıncılık.
3- Barthes, R. (2012). Göstergebilimsel serüven. Mehmet Rıfat ve Sema Rıfat (Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
4- Saussure F. (1985). Genel Dilbilim dersleri. Berke Vardar (Çev.). Ankara: Birey ve Toplum.
5- Kula, Onur B. ve Cemal Sakallı (2005), Göstergebilimsel Yaklaşım Yazınsal Alanda Ne Denli İşlevselleşebilir? Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 22, Sayı 1, ss. 21-26.
