Dükkân
TEMMUZ Sayı: 33 - Temmuz 2019

Kapı vurulduğunda uyku mahmurluğundan olsa gerek hiç âdeti olmadığı halde “kim o?” demeden açmıştı kapıyı. Kaç sene olduğunu hesap etmeden hatırlayamayacak kadar eski ve ilk gördüğünde hemen anımsayamayacak kadar değişmiş olan çocukluk arkadaşı duruyordu karşısında. Sarıldılar sıkı sıkı. Uzun zamandır beklenen bir misafir gelmiş gibi heyecanlı, epey şaşkın, vakit kaybetmemek istemiyle telaşlı bir şekilde defalarca “kusura bakma” diyerek ortalığı toparladı, çay koydu.

Deniz ile ortaokul zamanı -komşulukların hala yapılabildiği zamanlardı- karşılıklı dairelerde oturuyorlardı. Başka okullara gidiyorlardı ama evde oldukları zamanın çoğunda birliktelerdi. Sekizinci sınıfın sonunda birkaç mahalle öteye taşınmıştı Deniz’in ailesi. Taşındıktan sonra da üniversiteyi kazandıkları seneye kadar zaman zaman görüşmeye devam etmişlerdi. Ama hatırında kalan ve hiç unutmayacağını düşündüğü anıların çoğu ortaokul zamanından kalmaydı. Tadı kalpte kalan bir arkadaşlıktı yaşadıkları. Zaten anı biriktirmekti ona göre bir birlikteliği ayakta tutan. “Anı biriktirilemezse kalplerde güz birikir” diye düşünüyordu. Muhabbetle yaşanan bir an küle dönüşmüyordu ve kor olarak kalıyordu kalbin bir köşesinde. Hatırlanınca aniden kalbi ısıtmaya başlıyor ve gülümseme olarak yansıyordu insanın yüzüne. O ta içten gelen gülümseme. Şimdi onu çocukluğunun ve gençliğinin bir kısmını geçirdiği bu şehre böyle bir kış günü Deniz’in yanına getiren kalbindeki o korlardı.

En çok hatırına düşen, binalarının alt katında bulunan içinde eskimiş iki çekyat, birkaç koltuk, halı ve bazı eşyaların bulunduğu dükkândı. Bir dönem nasıl olmuşsa dükkânın kapısı açık bırakılmıştı. Kimin neden açık bıraktığını ise hiç sorgulamamışlardı -ancak sonraları konuştuklarında cevabını hiç bulamayacaklarını bildikleri halde bunu soruyorlardı birbirlerine, çünkü orada geçirdikleri zamanları konuşurken konuyu ne kadar uzatsalar o kadar çok mutlu oluyorlardı-. O dükkânda ne kadar zaman oyun oynadıklarını hatırlamıyordu. Çekyatların ve koltukların arasına halıyı serip diğer eşyaları kullanarak kendilerine küçük bir ev, kocaman bir dünya kurmuşlardı. Bir de yavru kedileri vardı evlerinde kaçak şekilde getirdikleri sütler ile büyüttükleri. Neden kaçak şekilde getirmek zorunda kaldıklarını da bilmiyorlardı. Belki her gün annelerinden yapacakları böyle bir talebin sonucunda terlik saldırsana uğrayabilirlerdi. Belki de emek vermek istiyorlardı. Bunun üzerine de yine uzun uzun konuşmak sonranın işiydi. O an yapmak gerekiyordu onlar da öyle yapmışlardı.

Bir tatil günüydü. Bu ev Deniz’in ortaokul sonunda taşındıkları evdi. Annesi ve babası emekli olunca memleketlerine taşınmış kendisi de şehir dışında okuyup öğretmen olmuş ve tekrar gelip burada yaşamaya başlamıştı. Bunu bir tesadüf sonucu konuştukları ortak arkadaşlarından öğreneli altı ay oluyordu. Ama öğrendiği ilk günden beri gelip onu bulmayı kafasına koymuştu. Çalıştığı şirketin o şehirde birkaç günlük işi olduğunu duyar duymaz talip olmuş ve hemen yola koyulmuştu. Eski mahallesine geldiğinde ilk önce oturdukları o evin önüne gelmiş, her ne kadar artık o bina yerinde durmasa da anılarını tazelemişti. Okula gittiği yollardan yürüyüp yolu uzatarak Deniz’in kapısını çalmıştı. Evde olup olmadığını bilmiyordu. Ama bu bir sorun teşkil etmiyordu. Denemeliydi.

Kahvaltı sofrasında birkaç saat oturdular tabak çanağı kaldırmadan. Uzun uzun konuştular o günleri, o dükkânı ve şu an yaşantılarının nasıl devam ettiğini. Hasret giderdiler. Bıraksalar daha saatlerce konuşacak şey çıkardı ama ayrılık vakti çabuk gelmişti. Binanın giriş kapısında tekrar buluşmak ve haberleşmek üzere vedalaştılar.

Merdivenlerden acele etmeden çıktı Deniz. Kapıyı kapattı. Geçti koltuğa oturdu. Rüyadan çıkmış gibi bir hali vardı. Aklına bir şey geldi hızlıca kalktı. Mutfağa gelinceye kadar ne için geldiğini unuttu. Sürahiye su doldurup çiçekleri sulamaya başladığında fark etti uzun zamandır sulanmamış olduklarını. Saksılardan kelepçeler vurup, balkona hapsettiği çiçekleri sulamayı da unutmuştu. Ne kadar uzun zamandır bir kediye süt vermediğini düşündü sonra. Belki de o dükkândan sonra hiç vermemişti. Hatırlayamadı. Çocukluğunda babasının göğsünde yatan kedi geldi gözünün önüne. Abisinin baktığı güvercinler. Fırsatını bulur bulmaz onca yoldan kendisini görmeye gelen arkadaşı aklına geldi sonra. Onun kendisi için alınan çikolataları ekmek alırken fırındaki adama verdiğini hatırladı. Ve adamın şaşkınlığını.

Kalbindeki -şiirlerde yer alan, tarifinin yapılamadığı, sessiz, sessizliğinin derecesi nispetinde derine gizlenmiş müziklere benzeyen- eşsiz sesler: önce gözlerine sonra diline ve yüzüne nasıl da yansıyor diye düşündü. Gülümsedi bunları düşünürken ve onun gülen yüzü gözlerinin önünden o dükkândan yükselen bir ezgi ile geçerken.

“Oysa ben” dedi kendi kendine, her şey bir an durdu ve kalbini sıkan pişmanlığın verdiği hüzün “Oysa benim kalbim katmerlenmiş savaş naraları ile dolu! Göğe yükselebilecekken özüme döndükçe, yakın olanın peşinden koşup sığ bir hayata mahkûm etmişim ömrümü” diye ekledi. “İşte bu yüzden bitmek bilmeyen kavgalarım…”

Muhsin Küllüoğlu Arşivi