Geleneksel hayatın önemli unsurlarından biri, at’tır. Hem tarımsal faaliyetlerde, hem ulaşımda, hem de savaşlarda olmazsa olmazdır at. Modern hayatın enstrümanları değişse de eskiye, geçmişe ait eşya, imge ve varlıklar; kültürde, sanatta, edebiyatta bir biçimde hayatiyetini sürdürüyor. At da bunlardan biridir. Modern zamanlarda at deyince, büyüğünden küçüğüne herkesin aklına ilk gelen şey yarıştır, yarış atlarıdır. Oysa at, bir oyun aracı olmaktan öte asil, soylu bir hayvandır. Atın insanla, insanın atla ilişkisi, sıradan bir ilişki değildir. Atla bir biçimde alakası olanlar, bunu gayet iyi bilir. Edebiyatımızda, kültürümüzde bülbül, ceylan, turna kadar olmasa da dikkatten kaçmayacak bir ağırlığa sahiptir. Edebiyatımızda atı, atları konu edinen birçok şair vardır. Yahya Kemal’in (ö. 1 Kasım 1958) Akıncılar, Faruk Nafiz Çamlıbel’in (ö. 8 Kasım 1973) At, Necip Fazıl’ın (ö. 25 Mayıs 1983) Yağız At, Cansız Atlı ve Üç At, Cahit Zarifoğlu’nun (ö. 7 Haziran 1987) Ölü Atlar, Onat Kutlar’ın (ö. 11 Ocak 1995) At, Sezai Karakoç’un Tahta At ve Kutsal At, Hilmi Yavuz’un Yaban Atların Kışkırtan Dionysos, Osman Sarı’nın kitaba adını da veren Önden Giden Atlılar adlı şiirlerini örnek olarak zikredebiliriz.
At hakkında şiir yazanlardan bahsetmişken bir iki örnek zikretmezsek olmaz. Sezai Karakoç’un Çocukluğumuz şiirindeki şu mısralar, “Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde/Binmiş gelirdi Ali bir kırata/Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından/Asya’da, Afrika’da, geçmişte gelecekte/Biz o atın tozuna kapanır ağlardık/Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü” (Gün Doğmadan, syf.: 97) ne hoş mısralardır!Merhum Cahit Zarifoğlu da Kabul adlı şiirinde “At al at bin at kuşan da ciğerin koş” der (Şiirler, syf. 316).
Sözü, kıymetli şair Adem Turan’ın ilk baskısı Ebabil Yayıncılık’tan (2007), ikinci baskısı ise İz Yayıncılık’tan (2017) çıkan Ateşte Yanan Atlar’ına getirmek istiyorum. Kitaptaki şiirler, Mesel Ateşi ve Yol Ateşi adıyla iki bölümde toplanmış olup toplamda otuz bir şiir yer almaktadır. Şairin gümrah, tok ve gür sesini kitap boyunca görmek mümkün. Kitabı okurken kendimi Erdem Bayazıt okuyor sandığım yerler az değildi. Öncelikle kitabın adında yer alan ateş ve at sözcüklerinin sesinde, telaffuzunda bunu görmek olasıdır. Bu bağlamda ateş ve atın hareket ve sesi de dikkate alınmalıdır. Alev alev, gürül gürül yanan bir odun ateşinden, yürüyen, koşan bir atın toynaklarından çıkan ses, ne kadar da dolgun, sert bir sestir! Bir de kitabın adının fitneyi çağrıştıran bir tarafı var bana. Arapça sözlüklerde bir madenin ateşte ayrıştırılması işlemine, fitne denir. Madenin, özellikle altın, parçacıklarının da içinde bulunduğu toprak kütlesi, ateşte kimyasal bir işleme tutularak altın zerreciklerinin ayrıştırılması ve bir araya getirilmesi sağlanır. Böylelikle iyiler kötülerden, faydalı olanlar faydasız olanlardan tefrik edilmiş olmaktadır. Ateşte yıkanan atlar da sanki iyilerdir, kendilerini ispat edenlerdir. Neticede bir değer, bir anlam kazananlardır.
Ara ara şairin özel kelimeleriyle karşılaşırız Ateşte Yanan Atlar’da. Bunlardan en göze çarpanı, zenci’dir. Aynalıçarşı Meseli’nde sırılsıklam zencilerle karşılaşırız, şair şöyle der: “Ve değişirler içlerindeki zamanı/Sırılsıklam zencilerle...” (syf.. 11) Biraz ileride, Adem Turan bu kez o sırılsıklam zencilerin kendi içinde olduğunu haber verir bize. Ünlü Fransız şair Charles Baudelaire’in metresi dansçı ve aktris Jeanne Duval’i, zenci bir kadın olarak nitelendirir (syf.: 17). Bir de zenci kelebek vardır ara ara karşımıza çıkan. Yol Ateşi bölümündeki şiirlerin ilkinin adı, Sahici Zenci Kelebek’tir (syf. 41).
Turan’da zenci, bir sıfattır. Bir iki örnekle görelim bunu. İlk örneğimiz, Dört Şey Meseli’nden:
“Bakınca mor köpükler, binlerce fısıltı ve zenci gözleri.” (syf. 25)
Diğeri, Penguen ve Bülbül Meseli’nden:
“Şaşkına dönsün,
Baharın sütünü emiyorken zenci kelebeğim” (syf. 33)
Şu da Seyirlik Perdeler’den:
“Dünyanın bütün leydileri işte böyle bakar balkonlardan
Simsiyah bir leke ararlar zenci tenimizde, kocaman” (syf. 64)
Şair için mekân önemlidir. Bazen yaşadığı yer bağlamında, bazen de duygu ve düşünce bağlamında. Adem Turan Çanakkale/Biga doğumlu, lisans eğitimini Bursa’da yapmış, bir süre orada yaşamış. Ancak uzun zamandır İstanbul’da yaşıyor. Dolayısıyla onu, İstanbullu bir şair olarak kabul edebiliriz. Bu durum, söz konusu şiir kitabında yer yer İstanbul, İstanbul’un şiir semtleri olarak karşımıza çıkar.
Turan, İstanbul’u ölmek için gelinen şehir olarak betimler (syf. 28). Artık daha önce yaşanan şehirlere dönme imkân ve ihtimali yoktur. Bu şehir, hayatın kendisinde tamamlanacağı şehirdir. Mağluplara Savaş Dansı’nda İstanbul’u anlatan şu bölümü alalım:
“Sabahları ne müthiş olur bu şehir
Yedi tepesinden
Yedi çeşit insan gelir evimize
Gelir de güvercin uçururlar Sarayiçi’ne
Paslı kapılardan av partilerine
Yılanlı kuyulardan Kızkulesi’ne…” (syf. 52)
İstanbul’un şiirsel semtlerinden biri, Beylerbeyi’dir. Şair, Beylerbeyi’nde Kaybolan Eldiven’de şöyle der (syf. 70):
“Burası Beylerbeyi, bir adım ötesi Boğaz
Birer çay daha içip kalkalım mı Sıddık Ertaş”
Bir şairin dünyasında Beylerbeyi olur da Çengelköy olmaz mı! Şu mısralar, Kalbimdeki Karınca’dan (syf. 75):
“Kalbimi söküp de giden karınca!
Ben kalayım burada, Çengelköy sırtlarında…”
Bu iki tarih kokulu semtten sonra sırada Çınaraltı var, bir Çınaraltı şiiri var: “Çınaraltı’nda Teselli” (syf. 76).
Aynalıçarşı, Çanakkale’nin simge mekânlarından biridir. Kitabın ikinci şiiri, adını buradan alır: Aynalıçarşı Meseli.
Kitabın ilk şiiri olan Zeytin Meseli, bir Kudüs şiiridir. Şair Zeytindağı’ndadır, zeytinle konuşmaktadır. Yıllardır Amerikan zulmü altında inleyen, her türlü soykırıma uğrayan Bağdat, iki şiire doğrudan konu olmuştur: Bağdat’a Dua ve Ağzımda Kekik ve Kan. Sonraki Panik şiirini de bunlara ekleyebiliriz.
Şu dizeler Bağdat’a Dua’dan:
“Şehri gördün mü? Saç baş darmadağın!
Yanıyor ah, yanıyor çocukları Bağdat’ın!
Beni bırakın, beni unutun, beni…
Yakın da saçlarımdan, küllerimi Dicle’ye savurun!” (syf. 57)
Adem Turan’ın şiirlerine hayatından kimi izler de yansır. Şairin, Taşınma Meseli’ni kırk beş yaşında iken yazdığını görmekteyiz. Şöyle diyor (syf. 30):
“Siz bilmezsiniz, bazen de içime doğru taşınırım ben
Kırk beş yılın yorgunluğuyla, şükürler olsun!”
Bu bağlamda en iyi örnek, şairin babasının ölümünü anlattığı, Mermer şiirinin son kısmıdır. Baba vefat etmiştir; aile fertleri olayı sabırla karşılama, göğüsleme çabasındadır.
“Ablam Kur’ân okuyor ağlayan sesiyle başucunda babamın
Annem şaşkın, annem bitkin: Annem… Annem…
Bense çok uzaklardayım; yürümüyor kervan bir türlü
Dilimde yangın, yangında cânım
Babam öldü, artık yok! Nûr içinde yatsın.
‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun’ “ (syf. 48)
Turan, ünlemi seven bir şair. Bunu çokça kullanıyor. Bu kullanımın şiire tok bir ses, gür bir haykırış kattığını düşünüyorum. Şu örnek, Mermer’den (syf.: 47):
“(o evi yakın! o evi yakın!
yonttuğum bu son mermer işte!
o evi yakın!)”
Az önce Bağdat’a Dua’dan yaptığımız alıntıya da bu gözle bakılabilir.
Şair soru işaretini de fazla kullanıyor, dikkati çekecek derecede. Adem Turan, soruları olan bir şair; soruyor, sorguluyor. Şu iki dize, Seyirlik Perdeler’den (syf.: 63):
“Çığlığımız aslında bu bizim; bilen var mı?
Nereye dek ulaşır, sahiden bilen var mı?”
Şairin sevdiği ve çok sık kullandığı şeylerden biri de, üç sayısı. Şu mısraı örnek olarak alalım (Dört Şey Meseli, syf. 23):
“Sonra üç şey daha: gökten üç elma mesela, üç çeşme suyu, üç alabalık!”
Son olarak Ateşte Yıkanmış Atlar’ın, çiçek ve kuşların yoğun olarak yer aldığı bir kitap olduğunu belirtmek isterim.
