Berat Bıyıklı 1990 yılında İstanbul’da doğdu. 2010 yılında ya yımlanmaya başlayan şiirleri Dil ve Edebiyat Der gisi, Türk Dili Dergisi, Yedi İklim Dergisi, Hece Dergisi, Temmuz Dergisi, Bir Nokta Dergisi vb. dergilerde yayımlanmıştır. Bu dergilerde yayımla nan şiirlerinin bir kısmını 2015 yılında Yedi İklim Yayınları’ndan çıkan “Ölü Kâhinin Günlüğün den” adlı şiir kitabında toplamıştır. 2018 yılında ise ikinci şiir kitabı olan “T Şehrinde İp Atlayan Çocuklar” Çıra Yayınları’nca basılmıştır. Şiirlerinin yanı sıra yetişkin ve çocuk öyküleri de yazan şair ayrıca Sultanbeyli Belediyesinin 15 Temmuz Dar beye Direnen Şiirler Antolojisi ve Benim Adım Kudüs gibi çeşitli antolojilerde de yer almıştır.
Röportaj: Ercan Ata
- Berat Bıyıklı kimdir? Bize, okurlarımıza kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Müsaade verirseniz bu soruya ikinci kitabımT Şehrinde İp Atlayan Çocuklar’ın girişinde yer alan haiku ile cevap vereyim;
şair, gösterişsiz bir
kısa hatıra”
Kitapta biyografi niyetine yazdığım bu kısa haiku denemesi, hakikaten kendimle ilgili düşündüklerimi özetlemeye yetiyor. Mümkün olabildiğince gösterişsiz, dünya ve bizim dünyadaki vaktimiz göz önüne alındığında gayet kısa bir hatıra.
- Şiir serüveniniz nasıl başladı? Halen bu yolculuğun neresinde görüyorsunuz kendinizi?
Öyle sanıyorum ki herkesin kendince orijinal -ve hatta- kendince marjinal bir başlangıç hikâyesi vardır. Benim hikâyem daha olağan, daha kendinden gelişen bir başlangıca sahip. Okuyan ve okunan bir evde büyümenin sağladığı kuvvetli bir kütüphane ve okumakla kendini hafızama kazıyan bir adam: yani babam. Hâl böyle olunca ne okumak ne de yazmak çabası beklenenin dışında bir durum olmayacaktı benim için ve öyle de oldu. Okumayı öğrenir öğrenmez kimi klasikleri kurcaladım. Fakat gariptir ki, belki de okuduklarımdan sebep şiire değil öyküye yöneldim evvela. Şiir bana daha çok anlamsızca yazılmış duyguların aynı sesle bitişi gibi gelirdi o zamanlar. Tabii öykü toy bir akla şiire nazaran daha geniş, daha parlak yani daha anlaşılır bir dünya çizdiğinden ben de bu yönde denemeler yapmaya başladım ve ortaokula gelene değin yazmayı sürdürdüm.
Ne zaman ki benimle aynı sınıfta olan bir arkadaşımın öykülerini okudum, o zaman öyküyü bırakmaya karar verdim. Neden derseniz, sebep belli: Onlar benimkilerden daha iyiydi! Sonra sonra yolum şiirle tekrar kesişti. Lisenin ilk senesi sanırım bir divan edebiyatı dersinde okuduğum beyit o kadar hoşuma gitmiş, beni o an olduğum yerden çok daha yukarı hatta yüce diyebileceğim öyle garip bir dünyaya götürmüş ve beni orada terk etmişti ki bir daha da oralardan dönmeyi hiç istemedim. Daha fazla uzatmadan söylersem, hep o günkü duygumu ve o dünyayı başkalarına yaşatmak arzusuyla şiire başlamış oldum.
- İlk kitabınız “Ölü Bir Kahinin Günlüğünden” ile genç bir şair olarak iyi bir çıkış yakaladınız. İlk kitaplar ilk çocuklara benzer, derler. İlk kitabınızla ilgili olarak neler söylemek istersiniz? Umduğunuzu bulabildiniz mi onda?
İyi bir çıkış yapıp yapmadığım konusu, esas itibariyle benden çok edebiyat tarihçilerini alakadar eder. En azından bunu tayin etmek onların işi olacaktır. Ben kendi açımdan sadece şunu söyleyebilirim, kendimde sahamda -yaşımdan ötürü- hataya pay bırakarak var olduğumu hissettirmek istedim. Bu açıdan baktığımda ise, evet, ilk kitabım benim için iyi bir çıkış oldu gibi. Yaşımın getirdiği iştah ve kendi içimde yaşadığım çok sesliliğin getirdiği farklı söyleyiş denemeleriyle dolu, özellikle son bölümde kendini daha bir fazla bulan bir ilk kitap diye görüyorum ben ‘Ölü Kâhinin Günlüğünden’i…
Tabii tarih birçok ilk kitap gördü ve onların içinde benimkini nereye koymak isteyeceği ise onun bilebileceği bir şey fakat ben iyi bir şeylere gebe olan toy ve onarıma muhtaç bir yürek olarak anımsıyorum onu.
- Şiirleriniz incelendiğinde kendinize ait bir üslûp, tarz hemen göze çarpıyor. Kendi şiirinizi oluşturmak kolay oldu mu sizin için?
Çalkantı her işin başlangıcında olsa gerek. Ben de buna uygun olarak kendi çilemi epey çektim ve çekmeye devam ediyorum. Çünkü ben şiirin ya da iyi yapılan her işin iki ana unsura dayandığına inanıyorum. Bunlardan ilki gayet klişe olacak fakat kendilik meselesi. Diğeri ise hep yeniden yaşanan; her başardım deyişte yıkılıp yeniden inşa edilen bir oluş hali.
İlkini sağlamam pek kolay olmadı hatta ben de birçok şair gibi defalarca şiiri bıraktım ve hepsi bu yüzdendi. Çünkü bazı isimlerin sesleri ruhumda öylesine yer etmişti ki o demin söylediğim çok seslilikte bazı sesler sanki onlara aitti. Şimdilerde bana bununla ilgili soru soran genç arkadaşlarıma söylediğim şeyi yaparak aştım bunu. Evvela o şairi, kendi yapan şeyi anlamaya çalışarak onu kendi içimde öldürdüm sonra da ona yönelik ilgimi bilmediğim başka başka şairlere döndürdüm. Yapmasaydım yazamayacaktım muhtemelen. Bir de şunu belirtmem gerek ki bir buhran anında üzülerek şiiri bıraktığımı söyleyince annem herkesin gördüğü başkadır demişti. Ve ben o zaman anladım ki ben sadece kendim olarak yani sadece kendi kabiliyetlerim ve zaaflarımdan istifade ederek kendimi kurabilirim. O söz ayrıca bana şunu da öğretti; her şair kendinden çok önce başlayan ‘bir çığlığa’ hatta ezelden ebede uzanan bir çığlığa kendi sesini iliştirerek var olmaktan başkasını yapamaz. O sesteki yerinin kuvveti; o sese kattığı kırılmalar ise onun bu işe harcadığı mesaiye bağlı.
İşte tüm bunlar kendi içimde keşfedildikten sonra, tek yapmaya çalıştığım kendimden ve etrafımdan istifade ederek bir varlık mücadelesi vermek oldu. Bu mücadelenin kolay olup olmamasını ise hiç düşünmedim çünkü daha evvel başka yerlerde de söylemiştim: Ne yaşadımsa, hepsi beni şiire götürdü. Bir yerden sonra şiirlerimde iyi ve kötü sahte ve gerçek orada anlamlandı, orada var oldu.
- Şiirinizde daha çok, “modernleşme, kendine yabancılaşma, aşk, ölüm” temaları öne çıkıyor. Şiirinizle neyi/neleri değiştirmek istersiniz bu dünyada?
Beni modernleşme ile tanıştıran Guenon oldu. Onun meşhur kitabı “Modern Dünyanın Bunalımı” sanıyorum o toy zamanlarda yaşadığım bunalımla bir yakınlık kurmama sebep oldu. Herhalde söz konusu bunalımı anlamak benim bunalımımı da anlamlandıracak diye düşündüm. Tabii bu benim için çok bereketli bir çıkış noktası oldu. Sonraları Schuon, Titus Burckhardt gibi diğer tradisyonalistlerle kendi ölçeğimde tanış oldum ve buna Shayegan ve Toynbee’nin sabrımı zorlayıcı taarruzları da eklenince kendime sahici bir dünya fikri inşa etmiş oldum diyebilirim.
Bahsetmiş olduğunuz temaların tümü bu düşüncelere dayanıyor ama ben şiirle dünyayı değiştirmeyi asla istemedim. Çünkü ben şairin hatırlatıcı olduğuna inanırım. Özde var olan “hakikat bilgisinin” açığa çıkartıcısı. Burada belirteyim ki müspet ya da menfi katkılarıyla yukarıda adını zikrettiğim isimlerin yanı sıra Sezai Karakoç gibi mefhumları yeniden anlamlandırmayı bana düşündüren ve olumlu bir güç olarak agression’u yani taarruzu kullanmayı akla getiren İsmet Özel gibi iyi örneklerden de faydalanmaya çalıştım. Onlar sayesinde gördüm ki şair ‘hatırlatıcı” misyonuyla muhatabını kızdırabilir, üzebilir ve hatta güldürebilir. Ama onu bir şeyleri değiştirmeye zorlamaz. Büyük âlim İmam Gazali’nin İhya’sında olduğu gibi onun işi var olanı arındırarak görünür kılmaktır.
- Şiirde şekle gereğinden fazla önem vermiyor, kafiye kolaycılığına düşmüyorsunuz. Fakat şiiriniz dikkatle incelendiğinde müthiş bir ses ahengine, kelime örgüsüne ulaştığınız görülüyor. Bu sesi nasıl yakaladınız?
Şiirde şekil, metnin ihtiyacına göre değişkenlik gösterebilen bir şey. Yani kişi isterse bir boşluğu anlatmak uğruna sözcüklerden müteşekkil bir boşluk imajı çizerek bu işi başarabilir. Fakat ses meselesi bana kalırsa bu göreceliğe tabi olmayan ana unsurlardandır. Hal böyle olunca burada kendimce bir çalışma yapmak, bir metot geliştirmek ihtiyacı duydum. Bu sesin inşasında kullandığım ilk şey, beni başka bir dünyada terk eden o şiirde duyduğum melodilerdi. Günümüzde var olan güncel dil kullanılarak aruz ile o tınıları yakalamak ilk hedefimdi. İlk başarısız olduğum hedef de bu oldu. Bunun sebebini Ziya Paşa’nın -ki benim en büyüklerimdendir- meşhur bir beyiti ile açıklamak mümkün olacak:
İdrak-i maali bu küçük akla gerekmez
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez
Hal böyle olunca tüm bu denemelerim başarısız oldu. Sonrasında Ziya Paşa ile birlikte Attila ilhan ve Yahya Kemal’den tecrübe ettiklerimle bu metodu geliştirmeye uğraştım. En çok da Yahya Kemal’den istifade ettim çünkü onun vasıtasıyla Münir Nurettin’i tanıdım. Ve bu iki farklı sanat formundaki alışveriş yazdıklarımı bir sanat müziği şarkısı eseri gibi mırıldanmak fikrini getirdi aklımda. Bir süre bu usulü kullandım. Sonra öyle sanıyorum ki o duyuş bende yer etti ve artık mırıldanmaksızın kendimce belirli bir müziği oluşturabildim şiirimde.
- Güçlü, yoğun, biraz da kapalı sayılabilecek şiir diliniz var. Şiirinizin okur tarafından yeterince anlaşılabileceği hususunda iyimser misiniz?
Anlaşılmak meselesi benim ve benden evvel dahası benden sonra gelecek olan birçok şairin yaşayacağı bir muamma olacaktır sanırım. En azından benimle benzer bir duyuş tarzını paylaşanlar için durum bu. Ve evet, herkes sözünün bir muhatabı olması ve sözünün ona olanca kuvvetiyle ulaşmasını ister. Fakat toplumun ve dünyanın kendini bulduğu bu garip yapıda her söz her kişiye göre olmayacaktır.
Ben seküler Müslümanlıktan tutun, kapitalist solu da mutaassıp laikliği de yukarıda bahsettiğim o çok seslilik içinde yaşatanlardanım. Buradan benim bu çarpık bakışlara katıldığım anlaşılmasın. Aksine benim duyuşumun kaynağı ve istifade ettiği duraklar yine daha önce bahsetmiş olduğum “çarpık modernleşme” meselesinde aşikârdır. Benim burada söylemek istediğim tüm bu ve diğer tuhaf duyuşları kendi hallerinde anlamlandırabildiğim ve yazarken bunlara yaslandığımdır. Yani ben söz gelimi geleneksel dünyaya ait bir söz söylüyorsam orada şimdilerde tedavülden kalkmış bir ifadeyi yahut göz ardı edilmeye başlanmış bir ismi zikredebilirim. Dahası bu çarpık bakışların oluşum süreçlerini anlatmak istediğimde tıpkı geleneksel dünyaya ait olan Lazarus hadisesine işaret edebileceğim gibi daha güncel olan Wagner yahut Bauhaus mimarisi gibi meseleleri de şiirlerimde anımsatabilirim. Zaten benim şiirimde var olduğu sanılan bu kapalılık meselesinin de dayanağı budur. Hâsılı, benim söyleyiş tekniğime aşina olanlar için şiirlerimde kullandığım referanslar demek istediklerimi anlamak için yeterli veriyi sunacaktır.
Bundan sonrası yani okurun şiirimi anlayıp anlayamayacağı konusu günümüz Türk şiirinde beceriksizce kullanılan ironi gibi tekniklerin ve genel geçer yani olabildiğince bayağı duyumsamaların dâhil olduğu dönemsel tıkanıklığın ne zaman giderileceğine bağlı. Burada açıklamalarımın biraz mütekebbir bir hal aldığının farkındayım ki bu pek haz aldığım bir iş değil. Fakat doğru kaynağa yöneltilmiş öfke hayırlara vesile olabilir diye sözlerimi yumuşatmadığımın bilinmesini istiyorum.
- Şiirinizin bu aşamadan sonra evrilebileceği kanallar hakkında neler söylemek istersiniz? Şiirinizde köklü bir değişiklik öngörüyor musunuz?
Buraya kadarki anlattıklarımdan da anlaşılacağı üzere şiirimle tabiatım birbirine çok yakın. Kendilik meselesini bu şekilde çözdüğümü söylemiştim. Bu sebeple kimi zaman kendimi de şaşırtan yeni söyleyişler deneyeceğimi umuyorum.
Bunu kimi zaman ifadelerimi basitleştirip kimi zaman da hep olduğu gibi ilk okunuşta hemen tüketilmesini engelleyecek tarzda yazılmış şiirler söyleyeceğimi düşünüyorum. Fakat dünyada köklü bir değişim gerçekleşmediği, taşlar olması gereken yerlere oturmadığı müddetçe, o dünyada var olan ve yine o dünyanın tüm tezatlarını kendi içinde yaşayan biri olarak şiirimde şu an için köklü bir değişimi öngörmüyorum.
- Günümüz şiiri üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Sevdiğiniz, beğendiğiniz şairler kimlerdir? Türk şiirinin Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç ve İsmet Özel ile ne alıp veremediği var?
Güncel Türk şiiri ile ilgili düşüncelerimi “güncel” ifadesinden yola çıkarak açayım; ben az önce de belirttiğim gibi şiirimizin başarısız tekniklerin boca edilmesi ve anlık değişen trendlere boyun eğmiş bir dil ve bakış ile yazılmasından ötürü bir “tıkanıklık dönemi” geçirdiği kanısındayım. Bu tıkanıklığın sadece bu coğrafya ile sınırlı olduğunu düşünmemekle beraber Shayegan’ın dünyanın geçirdiği tecrübeleri tercüme yolu ile sahte bir gerçeklikle yaşayan/yaşatılan bizler fikrinden istifade ederek bu coğrafyada tıkanıklığın daha belirgin olduğunu sanıyorum. Fakat ümitvarım çünkü geçmişte de olduğu gibi her jenerasyon kendi onarıcısını çıkararak ama iyi ama kötü bu tıkanıklığa karşı koyacaktır. Ve böylelikle bu depresif faz, bu bayağı hal de aşılacaktır.
Beni birçok kimseden daha iyi tanıyan biri olarak sevdiğim şairleri sorarken hâlihazırda sevdiğimi bildiğiniz isimleri zikrettiniz. Bu kimselerden Türk şiirinin değil ama Güncel Türk şairlerinin avam olanlarının ancak bir alıp veremediği olabilir. Öyle sanıyorum ki Cahit Zarifoğlu merhum olmasından sebep yani onların bayağılıklarına cevap vermek imkânına sahip olmamasından ötürü- her ne kadar şiir tekniği bir cevap olsa da- kolay bir hedefmiş gibi görünüyor. Burada onun da şiirinde yaşadığı git gelli anlaşılırlılık meselesi de etkin. Şiirlerindeki kimi ifadeler şimdilerde arabesk bulunabileceği gibi kimi ifadeler de anlaşılması güç birer demir leblebi olduğu için göz ardı edilmesi kolay oluyor. Bilindiği üzere diğer iki şair de şiir söylemeyi bırakmış durumda. Bu da ya onların taklidiyle var olanlar ya da onlara karşı olmaya çalışarak şiirimizde varlık mücadelesi veren iki kliği ortaya koyuyor. Bu mücadelede başı çeken ise şiirinin ulaştığı alan ve günümüze uygun düşen hırçınlığı münasebetiyle İsmet Özel’dir. Fakat sanılmasın ki şiir ortamı sadece bu iki gülünç klikten oluşmakta. Her yeni gelen gibi ustalarla iç hesaplaşmalarını sağlıklı bir tutumla görüp kendini ortaya koyan bir şair grubu da muhakkak var ve muhtemelen geleceğin ‘hesaplaşılacak’ şairleri de yine bu kişilerin arasından çıkacaktır.
- Şiir toplumun gündeminden neden çıkmış olabilir? Şiiri eski ihtişamına ulaştırmak için ne yapmak lazım? Dergiler şairin yumuşak karnı. Dergiyle de dergisiz de olmuyor. Dergilere bakış açınız nedir? Bir kısmı şiir ağırlıklı olmak üzere yüzlerce dergi var. Dergilerle ilgili neler paylaşmak istersiniz?
Bu iki soruyu kendi açımdan aynı paragrafta izaha çalışmayı daha uygun buluyorum. Çünkü şiiri yahut şairi toplum açısından görünür kılan ana unsur şu güne değin hep dergiler olmuştur. Ne zaman ki sosyal medya ç/alıntı ve şiirimsilerle okurun gündemini ele geçirmiş, o zaman dergiler kendilerini ayakta tutabilmek için ekonomik bir buhrana sürüklenmiştir. Bu da beraberinde, yukarıdaki kliklerin de içinde olduğu grupları güncel politikanın eline düşürmüş ve dergi sahipleri bir sanat eserinin aracısı olmaktan çok satılacak bir metaın vitrini haline gelmiştir.
Bana kalırsa sadece bu iki kaynaktan bile şiirin toplumun gündeminden çıkmadığı kolayca gözlemlenebilir. Çünkü şiir; söz’e, sözlü geleneğe dayanan Doğu toplumlarının tümünde olduğu gibi Türkiye’nin de mayasında sabittir. Onu var kılan ananelerden biri olduğu gibi güncellenen bilginin de en temel kaynağı olagelmiştir.
Burada mesele, hem şairlerin hem de dergicilerin bu pazarlamacı tekele bir alternatif oluşturması meselesidir sanırım. Şair ve dergiler kendini ürünleştirmekten vazgeçtikleri vakit tüm bu problemlerin çözümleneceği kanısındayım.
- Son kitabınız “T Şehrinde İp Atlayan Çocuklara” gelirsek; orijinal, emek mahsulü, estetik yönü güçlü, felsefi duyarlıklara açık şiirlerle selamladınız okuru. Son kitabınızın içeriği ve ana izleği konusunda bizimle neler paylaşacaksınız? Ayrıca buradaki şiirlerde “bilgelik, gerçekliğe ulaşma arzusu, dünyanın faniliği, kaybolan değerler vesaire öne çıkıyor. Ve insanlığın beklediği, insanlığı bekleyen bir “son” var. Şair, neyin habercisi T şehrinde?
Şiire bakışım ve şiirde istifade ettiğim kaynakların önemli bir kısmı buraya kadarki konuşmalarımızdan gayet açıkça görülecektir. Bu sebeple kitabımın ana izleğinin uzunca bir izahına gerek olmadığı kanısındayım.
Ben bir önceki kitabımda olduğu gibi kendimden topluma ve toplumdan da evrensele uzanan bir anlamlandırma çabasını ortaya koymayı arzuladım. Bunu yaparken evvela kendimde gördüğüm tezatlardan, yanlış edinimlerden istifade ettim. Bu sayede hem müspet ve menfi olanın anlaşılması konusundan baz alınabilecek bir temel ahlak fikri ortaya koymuş olacak hem de dünyada bozulan ya da şairin onarımına yahut hatırlatmasına gerek olan meselelerden bahsetmem mümkün olacaktı.
Dolayısıyla sizin de zikretmiş olduğunuz tüm bu değerler, gerçeklik ve insanlığı bekleyen şeyleri kendi penceremden okurlara hatırlatmış ve öngörülerimi sunmuş oldum. Ben geleneğe uyarak ait olduğum dünyadan ümidi kesmiş değilim. Hep söylenir: Allah’tan ümit kesilmez. Ama ısrarla altını çizmek isterim ki çoğu zaman ümitvarlığımın yegâne dayanağı da sadece ve sadece budur. Müsaade verirseniz, kitaptaki bir alıntı ile hem sözlerimi bitirmek ve hem de size ve dergiye bu güzel söyleşi için şükranlarımı sunmak isterim:
“her Oluş Bir Zamana Rehn Olunmuştur.”
