Doğu ve Batı Arasına Sıkışan Bir Düşünür: Peyami Safa -2-
TEMMUZ Sayı: 34 - Ağustos 2019

Peyami Safa, Atatürk’ün yaşadığı yıllarda inkılâpları desteklemiş, siyasi değerlendirmeler yerine daha çok edebi, felsefi, fikri çalışmalara yoğunlaşmıştır. Her ne kadar daha sonraları pişmanlığını dile getirse de ayrıntılı bir Kemalizm manifestosu sayılabilecek “Türk İnkılâbına Bakışlar” isimli çalışmaya imza atmıştır. Atatürk’ün ölümünün ardından ve özellikle II. Dünya savaşının başlaması ile birlikte Safa siyasi konularda yoğunlaşmaya, düşüncelerini, inandığı değerleri tüm açıklığıyla ifade etmeye başlamıştır. Milliyetçilik, Batı-Doğu meselesi, komünizm karşıtlığı, mistisizm gibi konularda yaklaşımlarını net biçimde ortaya koymuştur.

Milliyetçi-Mistik-Muhafazakâr

1939 sonrası yıllar, Safa’nın milliyetçi-muhafazakâr-mistik düşüncelerinin temayüz etmeye başladığı yıllardır. Bu yıllardan sonra komünizm ve Batı karşıtlığı da Safa’nın üzerinde yoğunlaştığı mevzular arasındadır. Ancak bu geçiş çok hızlı olmamış, 1950’lere kadar kademeli olarak olgunlaşmış bir düşünce birikimi şeklinde seyretmiştir. Hilmi Ziya Ülken, uzun süre birlikte olduğu Safa’nın düşüncelerinin kopuk ve konjonktüre göre değişim göstermediğini, birbiriyle ilişkili, süreklilik arz eden ve zamanla tekâmüle doğru ilerleyen bir dinamiğe sahip olduğunu belirtir. Safa’nın sosyalizm, komünizm karşıtlığı Nazım’la yollarının ayrıldığı 30’lu yılların ortasından itibaren uç vermiş, giderek sert bir muhalefete dönüşmüştür. Safa komünizm ile mücadelesini ileriki yıllarda bir iddia bağlamında şu sözlerle açıklar: “İstanbul’da çıkan mâhut iktidar gazetesi, iki üç gün evvel birinci sayfasına oturttuğu bir fıkrasında benim (komünist) olduğumu iddiaya kalkmasın mı? Evet, komünist, komünist! Ben, Peyami Safa, çeyrek asırdan beri, komünizm aleyhine yüzlerce fıkra ve makale yazmış, ilmî kitaplarında ve romanlarında Marksizm, Komünizm ve Bolşevizm aleyhinde yüzlerce sayfa bulunan, Nâzım Hikmet, Zekeriya ve Sabiha Sertel’lere, yardakçılarına ve mâhutlara, yirmi beş seneden beri devamlı tenkid ve tezyif hükümleri yağdıran, Sovyetler ve Sovyet rejimi aleyhine her fırsatta kalemini kullanan, Allahcı, dinci, ruhcu, milliyetçi Peyami Safa, komünist!”1 Safa’nın, 39’dan sonra yazı faaliyetlerinde, en önemli önceliği komünizm karşıtlığı ile birlikte milliyetçilik olmuştur.

Cumhuriyet gazetesinde yazdığı yıllarda Kemalist milliyetçiliği-ulusçuluğu savunan Safa, Cumhuriyet gazetesinden ayrıldıktan sonra (Ağustos 1940) milliyetçi söylemin dozunu giderek artırmış hatta yer yer ırkçılık-faşistlikle suçlanmıştır. Özellikle 40’lı yılların başında yazdığı Tasvîr-i Efkâr gazetesi ve Çınaraltı mecmuasında milliyetçilik anlayışını tüm detaylarıyla ifade etmiştir. Çınaraltı’ndaki yazıları nedeniyle (buradaki yazıları daha sonra “Millet ve İnsan” adıyla kitaplaştırılmıştır) Hitler destekçisi olarak suçlanmıştır: “Kırklarda ırkçı-Türkçülüğün yükselişi, kendileri kabul etmeseler de İtalya ve Almanya’daki gelişmelerle yakından ilgiliydi. Başta Nihal Atsız olmak üzere bütün Türkçülerin hatta Peyami Safa ve Nurettin Topçu gibi farklı çizgilerde yer alan milliyetçilerin Almanya’ya ve Hitler’e sempati duydukları bir gerçektir. Türkiye’nin kuzeyinde, Orta Asya ve Kafkasya'yı tamamen yutmuş, ilk fırsatta sıcak denizlere inmek, üstelik rejimini Türkiye’ye ihraç etmek isteyen dev bir ülkenin büyük bir korku uyandırması kaçınılmazdı. Bunun için devrin bütün antikomünistleri Almanya’nın zaferini temenni ediyor, üstelik bu zafer başlangıçta kesin görünüyordu.”2 Ne var ki Safa o yıllarda TKP’lilerin kendisini Hitlerizmle suçladıkları broşürlere konu olsa da aslında Türkiye’nin sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan Hitlerizme yabancı olduğunu birçok yazısında açıklamış, Türkiye için korporatist ekonomik düzenin gerekli olduğunun altını çizmiştir. Yine o dönemde Safa’nın adı Turancılık ile ilgili hazırlanan istihbarat raporlarında da geçmektedir ancak bu iddiayla yargılananlar arasında hiç yer almamıştır.

II. Dünya Savaşı dönemi Safa’nın olgunlaşmış düşüncelerinin yazıya döküldüğü ve en üst perdeden ifade edildiği yıllardır. O bu dönemde ve sonrasında, çoğu konuda, hiçbir tartışmaya mahal vermeyecek şekilde köşeli ve keskin yazılar yazmış, tezlerini kuvvetli biçimde savunmuş, siyasi kimliğinin ana hatlarını kalın çizgilerle belirlemiştir. Safa bu dönemde milliyetçilik üzerine yoğunlaştığı gibi paralelinde mistisizm akımıyla da çok fazla meşgul olmuştur. Peyami Safa romanlarında sürekli materyalizm ve maddecilik eleştirisinde bulunur, madde ve ruhun çatışmasını karakterler üzerinden yansıtır. Genellikle Batı-Doğu çatışmasını bu temelde sembolize eder. Ancak ilk dönem romanlarında açık bir mistisizmden bahsetmek pek mümkün değildir, daha çok modernizm ve Batılılaşma eleştirisini, madde-beden ve ruh-kalp çatışmasıyla birlikte ilk dönem romanlarının tematik saç ayaklarına dâhil eder. Sözde Kızlar, Fatih Harbiye, Mahşer isimli romanları böyle romanlardır. Ancak Matmazel Noraliya’nın Koltuğu (1949) ve Yalnızız (1951) adlı romanlarında Safa, insanın kendini, mutluluğu, doğru olanı arayış serüvenini mistisizm ve metafizik düşünce bağlamında sorgulamaya tabi tutar. Burada bir çatışma olgusundan daha ziyade, arayış hikâyesi ve anlamlandırma çabası esastır. Bireylerin ruh dünyaları, sezgileri, maddeden sıyrılma çabalarıyla bu iki roman toplumsal alanın dışına çıkıp bireyin psikolojisine yönelen psikolojik türde romanlardır. Her açıdan büyük yıkımlar yaşayan bir toplumun, fert bazında yaşadığı buhranın izini sürmektedir Safa. Onu, mistisizme, yaşamı içinde tanık olduğu büyük hadiselerin ve özellikle II. Dünya Savaşı’nın sonuçlarının ittiği söylenir. Önceleri Fransız sosyolog Émile Durkheim’den etkilendiği bilinen Safa, II. Dünya Savaşı’ndan sonra birden mistisizm, parapsikoloji, metapsişik gibi düşünceler üzerine yeniden yoğunlaşmaya başlar. Ne var ki Safa o dönemde milliyetçiliğin kaybettiğine inanıp arafa düşerek yeni bir arayışa yönelse de 50’li yıllardan sonra yeniden milliyetçiliği yorumlamayı tercih etmiş ancak mistisizmi de bir yaşam anlayışı olarak benimsemeyi sürdürmüştür.

40’lı yılların ortasında mistisizme odaklanan Safa, ömrünün son yıllarında kaleme aldığı ancak yayımlandığını göremediği “Mistisizm” (1962) isimli kitabında doğudaki mistik anlayışlarla birlikte dünyadaki mistisizm görüşlerini mukayeseli biçimde tetkik etmeye çalışmıştır. Kitabın ilk sayfasında mistisizmi şöyle tanımlar: “Mistisizm insan ruhu ile varlığın esası arasında birleşme imkânına inanmaktır. Mahrem ve dosdoğru (vasıtasız) bir birleşme ki normal bilgi ve varlıktan ayrı ve üstün bir bilgi ve varlık tarzı tesis eder. Bu kısa tarifin daha iyi anlaşılması için, iki noktanın izahı lâzımdır. 1. Varlığın esası ne demektir? 2. Mahrem ve dosdoğru (vasıtasız) birleşmeden ne kasdediliyor? Varlığın esası, bir mânasına göre her şeyi içine alan BİR, kâinatın bütünü sonsuzluk demektir. Dini mistiklere göre de Allah’tır. İnsan ruhu kendi içinde BİR’i, bütünü, sonsuzluğu veya Allah’ı ve onunla birleşebilir. Mahrem, dosdoğru (vasıtasız) birleşmeye gelince, burada mahrem, ruhun içinden demektir. Dosdoğru (vasıtasız), aklın vasıtası olmadan, beş duyumuzun bize tanıttığı dışarı Dünyanın içimizdeki tesirlerinden sıyrılarak, Dünyaya ve maddeye ait her türlü alâkadan sıyrılarak varlığın prensibi ile veya Allah’la birleşmektir. İslâm Tasavvuf dilinde, bu sıyrılmalara (alâikten, Alâkalardan), Masivadan tecerrüt denir. Allah’ın yanına yaklaşmaya (vasıl-ı kurbul-llah) olmak dendiği gibi, birleşme de (vuslat)dır.”3 Safa mistisizm ve Tasavvuf’u birbirinden farklı inanışlar olarak değerlendirir. Ona göre mistisizm felsefeden aldığı ilhamla genişlemiş ve zenginleşmiştir. Sezgi yolu ile elde edilen düşünce ile karışarak, bir çeşit duygu ve sezgi yolu ile inanmak ve bağlanmak manası kazanmıştır. Bu nedenle mistisizmde sezgi yolu ile inanma önceliklidir. İnancına deliller bulma ve muhakeme sonradan olur.4

Peyami Safa’nın ismi Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından beri hep muhafazakârlıkla anılmıştır. Günümüzde bile kendisi edebiyat eleştirmenleri, edebiyat tarihçileri tarafından “muhafazakâr yazar” olarak tanıtılmaktadır. Safa farklı düşünce akımlarını ve siyasi kimlikleri barındıran bir karaktere sahip olsa da en önemli niteliklerinin başında muhafazakârlığı gelir. Kemalist milliyetçiliğin savunuculuğunu yaptığı yıllarda bile “muhafazakârlık” düşüncesini merkeze alan yazılara imza atmıştır. O dönemde Hilmi Ziya Ülken, Ahmet Ağaoğlu, Mustafa Şekip Tunç vb. birçok aydın gibi Safa da Kemalist inkılâpların muhafazakâr anlayışla uyumlu olduğunu anlatmaya çalışmıştır: “Muhafazakâr çevrelerde soğuk karşılanan Türk İnkılâbına Bakışlar; aslında, Peyami Safa'nın daha sonraki yıllarda muhafazakâr bir fikir adamı olarak öne çıkmasını sağlayacak fikirlerin ipuçlarını da taşıyordu.”5 Safa, 30’lı yıllardan itibaren edebi ve fikri yönden muhafazakâr düşüncenin gereklerini ortaya koyan bir ideolog gibi davranmıştır adeta. Kemalist milliyetçiliği savunduğu yıllarda bile muhafazakârlığa özel bir anlam yüklemiş, onu milleti koruyan “toplumsal bir içgüdü”, “bugünü düne bağlayan zengin tecrübe ve kültür mirasının bekçisi” şeklinde tanımlamıştır. Mustafa Özbalcı Safa’nın muhafazakârlığa bakışını onun “Seçmeler” isimli eserinden mülhem şu sözlerle özetler: “Peyami Safa'ya göre, cemiyetin benliği hep hareket halindedir, statik değil, dinamiktir, bir sürekliliktir. Olduğu yerde kalan bir benlik değildir. "Hâl-i hâzır" dediğimiz şey, hakikatte geçmişi geleceğe bağlayan bir köprüdür. Bir ucu dünün, öbür ucu yarının tarihindedir. Sosyal benlik, geleceği her an kendisine katan bir geçmişin şuuruyla kendi kendisine sadık ve eşit kalır; fakat geleceğe yöneldiği her yeni tecrübeyle zenginleşir. Muhafazakârlık bu yeniliğe karşı koymamak zorundadır. Ancak onun geçmişe ait değerler hazinesini tahrip etmesine meydan vermemekle mükelleftir. Muhafazakârlık eskiyi muhafaza eder, fakat yeniyi tepmez; teptiği zaman "irtica" olur.”6

Muhafazakârlığın bir düşünüş ve tavır alış olarak zaman içinde Safa’nın eserlerinin ana omurgasını oluşturması, geçmişte savunduğu kimi düşünceleri sorgulamasıyla yakından ilgilidir. Hilmi Ziya Ülken, Safa’nın ilk zamanlarda savunduğu Türk devrimlerini sonradan bir kopuş hareketi olarak yorumladığını ifade eder. Safa Batı-Doğu ikilemini modernlik-muhafazakârlık konularında da yaşamış, ikisi arasında süreklilik barındıran bir ilişki aramıştır. Bu alakayı şöyle kurar Safa; “Sahici modern adam üç zaman içinde de yaşamasını bilendir. Modernliği, bugüne münhasır olmadığı için, devamlıdır; Geçmişi, bugünü ve yarını aynı lıyakatla temsil eder Modern olduğu kadar muhafazakâr ve muhafazakâr olduğu kadar da inkılâpçıdır.” Safa’nın gerek milliyetçilik gerekse de muhafazakârlık için esas aldığı dayanak toplumların kültürel özlerinin dayandığı “gelenek”tir. Bunun tarih içinde taşıyıcı temel dinamik olduğunu varsayar. Modern adamı bu döngü içinde anlamaya çalışır. Safa’nın mistisizmi benimsemesinin de onun muhafazakâr kimliğini geliştirdiği söylenebilir. Safa’nın düşünce dünyasındaki bu kalıcı değişiklik 40’lı yılların başında, milliyetçi, anti-komünist, mistik ve muhafazakâr fikirlerin tümünü bir anda içselleştirmesini, bu konuların üzerine bir ideolog gibi eğilmesini sağlamıştır.

Siyasi Partilerle İlişkileri ve Türk Düşüncesi Dergisi

II. Dünya Savaşı’nın ardından birçok faşist iktidar devrilmiş, dünyada bir “demokrasi” çağı başlamıştır. Tek parti rejimleri yıkılmış, batılı temelde çok partili demokrasilere geçiş süreci başlamıştır. Bu durum Türkiye’de de eş zamanlı olarak karşılık bulmuş, 7 Ocak 1946’da CHP’den ayrılan kimi vekillerin ve siyasetçilerin öncülüğünde Demokrat Parti (DP) kurularak 23 yıllık tek parti rejimi sona ermiştir. İlk günden itibaren Atatürk’ün partisine, Cumhuriyet’in temel ilkelerini kurumsallaştırması gerekçesiyle destek veren Safa da DP sürecine kayıtsız kalmamıştır.

Safa, DP’yi ilk yıllarında müzmin bir muhalif gibi eleştirmiş, DP bağlamında özellikle “demokrasi” mevzusunu tartışmaya açmıştır. Safa’nın DP karşıtlığı, partinin kuruluşunda sosyalistlerin desteğini alması nedeniyledir. O yıllarda Tâsvîr-i Efkar’ın devamı olarak çıkan Tâsvir’in sahibi Ziyad Ebüzziya’nın DP’yi ve demokrasiyi desteklemesi nedeniyle Safa Tâsvîr’den ayrılıp, 1946’da Vakit gazetesine geçmiş ve burada DP aleyhine sert yazılar kaleme almıştır. “Peyami Safa için, Demokrat Parti, yemyeşil ve kıpkırmızı iki telakkiyi pamuk ipliği ile birbirine teyellemeye çalışmaktadır.”7 Safa demokrasiye karşıydı; demokrasiyi Osmanlı’nın son dönemlerindeki “meşrutiyet” denemeleriyle mukayese ederek eleştiriyordu. Beşir Ayvazoğlu, Safa’nın demokrasi karşıtı tutumunun, yeni kurulan cumhuriyetin buna henüz hazır durumda olmadığını düşünmesinden ileri geldiğini söyler. Safa demokrasiye ilişkin Büyük Doğu dergisinde 1945 yılının Kasım sayısında şu eleştirileri yapar: “Harb biter bitmez daha onun son takvim yaprağı kopmadan, kendi tarihimizden ve tekâmül ritminden bir çekişte kopmuş gibi, yirmi üç inkılâp yılında resmen anasına sövdüğümüz liberal nizama doğru bu can atışımız neden? (...) Bugün devletin ve milletin ağzında sakızlanan, ‘gerçek demokrasiye doğru!’ parolası, bundan evvelkinin sahteliğini itiraftan başka ne manaya gelir? Bundan evvelki sahte ise, dün kahraman ve inkılâpçı diye yakalarına yapışmanın, bize o parolanın verdiği ilk hareket emri olmaz mı? (...) Eğer bizim tekâmül kaderimiz, tek-partili cumhuriyet tipinden hürriyet tipine dönmemizi emretmişse, İkinci Dünya Harbi’nin sonunu niçin bekledik? Bu emri, kendi tarihimizden mi, [yoksa] İkinci Dünya Harbi’nin galiplerinden mi alıyoruz? Kendi tarihimizden alıyorsak, harpten evvelki barış ve güven devrine yaraşan bir hürriyeti, bugünün bulanık ve huzursuz anlarına kadar niçin geciktirdik? Liberal demokrasi ne çeşit bir içtimaî bünyeden doğar? Sanayi burjuvazisi kurulmamış, ‘tenevvür’ devrini yaşamamış, hasret çektiği nizamın filozoflarını doğurmamış, hatta yabancıların bile eserlerini diline almamış, iktisadî sınıfları billurlaşmamış, çalışan ve çalıştırılanlarının menfaatleri sendikalaşmamış bir cemiyet yapısı içinde liberal demokrasi mümkün müdür? (...)”8

Peyami Safa, Tâsvîr’den ayrıldığı dönemde Büyük Doğu’nun yazı kadrosuna dâhil oldu. Necip Fazıl ve Peyami Safa II. Dünya Savaşı’ndan evvel birbirlerini tanıyan, aynı evi paylaşacak kadar yakın arkadaş olan iki entelektüeldi. Arkadaşlıkları eskiye dayanıyordu. Bu dostluklarını, sonraları yeniden beraber çalışıp ayrılmalarını, gel-gitli ilişkilerini Necip Fazıl “O ve Ben” isimli kitabında şu sözlerle paylaşır: “Onun için, muharrir, romancı demişlerdi. Bir gün Boğaziçi vapurunda, Hasan Ali Yücel, onu bana takdim etti. Peyami Safa Bey… Ve aramızda hemen büyük bir dostluk tutuştu. İkinci Dünya Harbine kadar süren, derken siyasî görüş ayrılığından gölgelenen, hele benim mürşid eşiğinden içeri göz atışımdan sonra büsbütün tavsayan; Türkiye’nin en büyük şairi bilinirken Müslümanlıktan başka gaye tanımayışım meydana çıkınca, benden teker teker el çekenlerle bir hizada pörsüyen, tekrar canlanan ve aynı gayede buluşuyormuşuz hissini veren; yine, çatlayıp kuruyan ve öylece kalan mahzun bir dostluk… Ama gençliğimin en sıcak dostluklarından biri. Boyuna çizgisine girer gibi olup, sonra çizgisinden çıkar gibi olan, fakat hiç bir zaman tam zıddına dönmeyen bu eski dostluğu, arada bir tersine çevirici tek saik, daima Peyami’nin değişmeleri olmuştur. Biz sabit kaldık ve hep yerimizde bekledik. Zira yerimizi bulmuştuk.” Büyük Doğu’da yeniden bir araya gelen Safa ve Necip Fazıl’ın arası, Safa’nın CHP’yi destekleyen tutumu nedeniyle bir kez daha bozuldu ve Safa, Büyük Doğu’daki yazılarına son verdi; 1949’da Ulus gazetesinde yazmaya başladı.

Safa’nın bu dönemde DP’ye muhalefeti CHP’lilerin de dikkatini çekti. Onu 1950 seçimlerinde Bursa’dan mebus adayı olarak gösterdiler ancak Safa seçilemedi. Takip eden yıllarda Ulus gazetesinden ayrıldı ve arkadaşlarının teşviki ile 1953 yılında Türk Düşüncesi dergisini çıkardı. Aynı dönemde Milliyet gazetesinin yazar kadrosuna dâhil oldu. 1958’e kadar Milliyet’te “Objektif” isimli köşede yazıları yayımlandı. Bu köşede Çetin Altan ve Aziz Nesin ile yaşadığı kalem kavgaları nedeniyle solcu yayın kadrosunun yönettiği Milliyet’ten ayrıldı ve kısa süre sonra Tercüman’a geçti. Bu yıllarda tekrar Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sunda yazmaya başlasa da bu macera yine uzun sürmedi ve Fazıl’la yeniden kalem kavgasına tutuştular.

Safa’nın 1950’den sonraki yazın faaliyetlerden en önemlisi Türk Düşüncesi dergisidir. 1953-1959 yılları arasında aylık olarak yayımlanan bu dergide Safa; Hilmi Ziya Ülken, Mustafa Şekip Tunç, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, İsmail Hüsrev Tökin, Abdullah Cevdet, Behçet Kemal Çağlar, Reşat Ekrem Koçu, Elif Naci gibi muhafazakâr-milliyetçi ve komünizm karşıtı bir yazar kadrosuyla birlikte çalışmıştır. Türk Düşüncesi dergisi sola karşı konumlanmıştır. Çeşitli sayılarında Marksizm aleyhinde yazılar yer almaktadır. Hatta Mart-1959 sayısı, tümüyle Marksizm’in eleştirisine ayrılmıştır.9 Peyami Safa bu derginin niteliğine dair şunları söyler: “Türk Düşüncesi, 19. asrın Marksist veya pozitivist ilim görüşünün düşmanıdır.”10 Dergide zamanla dini yazıların yoğunluğu da giderek artmıştır. Safa’nın Türk Düşüncesi’nde yazdığı yazılar ölümünden sonra Doğu Batı Sentezi adıyla kitaplaştırılmıştır. Safa, yazım hayatı boyunca kendi fikirlerini en rahat bu dergide kaleme almıştır. Gerek yazar kadrosu gerekse derginin kurucusu olması, onun daha özgür yazmasını, görüşlerini hem en açık hem de en keskin biçimde ifade etmesini kolaylaştırmıştır. Bu dergi Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren muhafazakâr kimlikleriyle ön plana çıkan aydınların ilk defa kendi görüşlerini bir kadro olarak ifade ettiği dergidir. Bir yönüyle o devirde milliyetçi-muhafazakâr fikir akımının temsilciğini üstlenmiştir.

Türk Düşüncesi dergisi dönemin milliyetçi-muhafazakâr gençliğinin bir hayli ilgisini çekmiştir. Yanı sıra DP kadrolarının hatta vekil ve bakanların bile abone olduğu, yazarlarıyla temas ettiği bir alana dönüşmüştür. Peyami Safa da 53’ten sonra DP iktidarı ile yakın ilişkiler kurmuş, DP’nin komünizm karşıtı siyaseti belirdikçe hem partiye hem Menderes’e giderek yakınlaşmıştır. 27 Mayıs darbesi sırasında Menderes ile birlikte Eskişehir’de bulunmuş, Yassıada mahkemesinde sahibi olduğu Türk Düşüncesi dergisini çıkarırken hükümetin örtülü ödeneğinden para aldığı gerekçesiyle şahit olarak ifade vermiştir. 27 Mayıs’tan sonra çok sıkıntılı bir süreç geçiren Safa, Havadis ve Son Havadis Gazeteleri ile Düşünen Adam dergisinde yazmaya devam etmiş, bu yıllarda oğlu Merve’yi kaybetmiştir. Oğlunun ölümünden sonra adeta büyük bir çöküş yaşamış, oğlundan kısa bir süre sonra 15 Haziran 1961 tarihinde hayata gözlerini yummuştur.

Safa’nın milliyetçilik süreci aslında yaşamının genelini kapsayan inişli çıkışlı bir düşünce hattını oluşturur. Düşünme ve yazma eylemine başladığı ilk andan itibaren yaşadığı bunalım çağı nedeniyle Doğu-Batı arasına sıkışan Peyami Safa’nın bir arayış problemini çözmek için sarıldığı en önemli unsurdur “millet”. Yaşadığı toplumu bunalım çağından söküp çıkaracak bir kurtuluş arayışıdır onun çabası, tıpkı çağdaşı diğer aydınlar gibi. O ilk günden itibaren sık sık savrulmalar ve uçlara kaymalar yaşasa da millet merkezli bir arayışın peşini bırakmamıştır. Bu arayış onu Kemalist ulusçuluktan, muhafazakâr milliyetçiliğe savurmuştur. Batı ve Doğu medeniyetlerinin sentezini en önemli çözüm dinamiği olarak görse de bunun imkânlarının milliyetçilikte saklı olduğu gibi bir yanılgıyla oyalandığı söylenebilir. Buna rağmen Safa’nın özellikle 40’lı yıllardan sonra yaptığı ayrıntılı Batı analizleri oldukça derinliklidir. Genel hatlarıyla çoğu çalışması emek mahsulüdür; üzerinde düşünülmüş, yoğun gayret gösterilmiş ve belli bir birikimi yansıtan yazılardır bunlar. Onun fikir yazıları kadar edebi çalışmaları da bugüne kadar ulaşmayı başarmış, edebi niteliğini ispat etmiş eserlerdir. Safa iyi bir edebiyatçı ve tartışmalı bir düşünür olarak Doğu-Batı arasına sıkışan tipik muhafazakâr Cumhuriyet aydınlarındandır. Batı’dan da Doğu’dan da kopamamış, her halükarda eklektik bir düşünce yapısıyla fikirlerini neşretmiştir.


1- Peyami Safa, Komik İftira, Milliyet Gazetesi, 15 Eylül 1958

2- Beşir Ayvazoğlu, Tanrıdağ’dan Hira Dağı’na Uzun İnce Yollar, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 4, Milliyetçilik, s. 565-566

3- Peyami Safa, Mistisizm, Bâbıâli Yayınevi, s. 7-8

4- Mehmet Törenek, Peyami Safa ve Türk Düşüncesi Dergisi, Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, Sayı 62, s.247

5- Beşir Ayvazoğlu, Peyami Safa, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 5, Muhafazakârlık, s. 223

6- Mustafa Özbalcı, Peyami Safa’nın Edebî Romanlarında Batılılaşma Problemi Ve Dinî Hayatın İzleri. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı: 8 (1), s. 171

7- Beşir Ayvazoğlu, Peyami Hayatı Sanatı Felsefesi Dramı, Ötüken Yayınları, s. 388

8- Cemil Koçak, Peyami Safa 1950'de CHP'nin milletvekili adayıydı, Star Gazetesi, 21 Aralık 2013

9- Murat Güvenir, Peyami Safa Üzerine, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 44, Sayı 1, s.256

10- Peyami Safa, Davamızın Yankıları, Türk Düşüncesi Dergisi, Cilt 1, Sayı 6, s. 406

Murat Koç Arşivi