Yıldırımların dağları dövdüğü bir akşamda eternitlere düşen yağmur damlalarının çıkardığı ses bir senfoniye dönüşüyordu. Bu senfoniyi trampet gücünde bölen kuvvetli bir yıldırım daha düşüyordu dağların korunaksız yamaçlarına. Sonbaharın geldiğini haber veren bu yağmurlar yeryüzüne bir rahmet olarak düşüyordu. Yaz ayları boyunca güneşin altında pişen toprak, yağmur damlalarını acele etmeden, yavaş yavaş bünyesine çekiyordu. Böyle yağmurlu bir akşamda dışarıyı seyreden Leyla yoksul bir ailenin tek kızıydı. Leyla, yağmurun taşkınlar oluşturmasına ve evlerin damlarından sızarak eşyaları ıslatmasına aldırmıyor, kendisini bu büyülü vaktin içerisinde hayallere bırakıyordu. Leyla, yağmurlu havaları çok seviyor hatta böyle zamanlarda dışarıya çıkıp yağmur altında ıslanmaya bayılıyordu. Leyla’nın yağmuru bu kadar sevmesine kimse akıl-sır erdiremese de aslında buna sebep olan okuldaki edebiyat öğretmeniydi. Edebiyat öğretmeni bir derste Efendimiz’den (s) bahsetmiş, onun âlemlere rahmet olduğunu ve rahmetin en belirgin/mücessem olarak ortaya çıktığı şeyin ‘yağmur’ olduğunu söylemişti. Ardından Fuzuli’nin ‘Su’ kasidesinden bir beyit de okuyuvermişti.
Leyla’nın yağmuru izlediği sırada dışarıdan bir ses geldi. Annesi Sare koşarak kapıyı açtı. Bu arada odasında oturan Leyla da hızla kapıya koştu. Kapının dışında karanlıkta iki adam vardı. Birisi diğerinin omzuna yüklenmiş, yarı baygın haldeydi. Yağmurun ve karanlığın etkisiyle kim olduklarını seçmek çok zordu. Adamlar yaklaştıkça kim oldukları belirginleşiyor, yarı baygın olan adamın yaralı olduğu anlaşılıyordu. Adamdan akan kan damlaları yerde oluşan ufak su birikintisine düşünce su birden gri bir renk alıyor, ardından hızla akıp gidiyordu. İki adam kapının önüne geldiklerinde Leyla da annesi Sare de gelenlerin kim olduklarını öğrendi. Yaralı olan adam çarşıda bakkalı olan Abdullah Amca diğeri ise, babası Salih’ti. Leyla, babasını karşısında bu halde görünce bir anda olduğu yerde donup kaldı. Babası kapıda şaşkın halde bekleyen kızını ve eşini uykudan uyandırmak ister gibi seslendi:
“Halimizi görmüyor musunuz? Müsaade edin de içeri girelim. Hanım, hemen bir yatak hazırla. Kızım sen de hemen sıcak su ve bolca bez getir.”
Bu emirle birlikte kendilerine gelen Sare ve Leyla hemen koşuşturmaya başladılar. Sare hızlıca odadaki çekyatı açtı, battaniye ve yastık getirdi. Abdullah Amca’yı yatağa yatırırken adamcağız en ufak harekette dahi acıyla inliyor fakat gözlerini bir an olsun açmıyordu. Leyla sıcak su ve bezleri getirip babasına uzattı. Salih, kızının elindekilerini almadan önce uzunca yüzüne baktı. Şaşkınlığını gizleyemeyen kızına sakince konuştu:
“Bu bezleri sen tutacaksın kızım. Ben de Abdullah amcanı tedavi edeceğim. Hadi şimdi bana malzeme çantamı getir.”
Kurban bayramlarında kesilen hayvanlara dahi bakamayan Leyla, şimdi karşısında kanlar içinde bir adamın ameliyatına şahit olacaktı. Kızının tedirginliğini gören Salih kızının kolunu tuttu:
“Yavrucuğum,metanetli ol. Bu işlemi sorunsuz yapalım daha sonra herşeyi anlatacağım size. Ama şimdi cesaretli ve dikkatli olma zamanı. Hadi güzel kızım! Ben dediğim anda yaraya baskı yapacaksın.”
Leyla derin bir nefes aldı. Babası malzeme çantasını açıp içinden neşter, makas gibi tıbbi aletleri çıkardı. Leyla ise babasının yaptıklarını izlemiyor, sadece elindeki bezi sıkıca tutuyor ve babasının uygun bir andaki emrini bekliyordu. Ülkesinde tıp okumuş olan Salih, alnından terler akarken ustalıkla Abdullah Amca’nın bacağındaki kurşunu çıkardı. Tam bu sırada kızına tampon yapması için seslendi. Leyla emir bekleyen asker gibi hemen denileni yaptı. Salih ise merminin açmış olduğu yarayı biraz tentürdiyot dökerek temizledi ve ardından yarayı dikti. Leyla, elinde bulunan kanlı bezi annesine uzattı ve sessizce odasına gitti. Fakat bu sefer cam kenarına değil kendisini yatağa attı. Kan gördüğü için tansiyonu yükselmiş ve olanlar karşısından kendisini güçsüz hissetmişti. Ülkelerinden çıkmak zorunda kaldıklarından beri kargaşadan, kavgadan, kandan kurtulamamaları canını iyice sıkmıştı. Dışarıda hala yağmur yağıyordu. Fakat onun kulağına gelen sesler yağmur sesi değil, oluklardan dökülen kan sesiydi.
Leyla yattığı yerde hemen uykuya daldı. O gece rüyasında sesler ve çığlıklar duydu. Anne ve babasıyla bir yerden kaçıyor,bazen onları kaybediyor, dar sokaklardan geçiyor ve çukurlara yuvarlanıyordu. Geceleyin birkaç kez terler içinde uyandı. Her defasındabesmeleyle yeniden uykuya dalmaya çalışsa da ogece kabuslar ve zebaniler onu hiç rahat bırakmadı. Sabah ezanıyla birlikte uyanıp namazını kıldı ve kahvaltı hazırlamak için mutfağa geçti. Birden aklına dün gece babasının Abdullah Amca’yı eve yaralı olarak getirdiği geldi. Vücudu yeniden gerildi ve midesi bulandı. Temkinli adımlarla oturma odasına doğru yürümeye başladı. İçindeki ümit, bu olanların rüya olmasıydı. Oturma odasının kapısını aralayıp içeride yatan Abdullah Amca’yı görünce olanların rüya değil gerçeğin ta kendisi olduğu aklına şimşek gibi düştü. Bu sırada babası Salih, kızının omzunu tuttu. Leyla arkasından gelen gizemli eli hissedince birden ürperdi. Salih dün geceden beri gergin olan kızının bu halini yadırgamaz bir tavırla hemen kızına sarıldı. Onu bağrına bastı. Birlikte mutfağa geçtiler ve Salih dün gece olanları anlatmaya başladı:
“Yavrucuğum, dün akşam saatlerinde çarşıdaydım. Dükkân sahipleri dükkânlarını kapatırken çarşının girişinde bir gürültü koptu. Bir el silah sesiyle herkes o yöne doğru koşmaya başladı. Geniş bir topluluğun biriktiği yere doğru yanaştım. Bir kişi yerde yüz üstü yatıyordu. İnsanlar kendi aralarında adamın vurulduğunu, böyle birşeyin nasıl olacağını konuşuyordu. Yerde yatan adam acıdan kıvranırken bazıları ambulansı arıyordu. Kalabalığı yarıp iyice yaklaşınca yerde yatan kişinin Abdullah Amca olduğunu anladım. Hemen yanına yaklaştım ve sakinleştirmeye çalıştım. Yarasına baktım, çok kanaması yoktu. Hemen kemerimi çıkarıp bacağına sardım. Ne yapmam gerektiğini düşünürken hastaneye götürmenin iyi bir fikir olmadığı kanısına vardım. Abdullah Amca’nın kimliği olmadığı ve burada mülteci olarak yaşadığı için kendisinden çok yüklü miktar alınacağını ve polisin bu olayın peşini bırakmayacağını biliyordum. Bende bir taksi tutup hemen eve getirdim”
Babasının her söylediğini dudaklarından çıkar çıkmaz hafızasına yazan Leyla sabırsızca sordu:
“Peki kim vurmuş Abdullah Amca’yı? Neden böyle bir şey yapmışlar? Bizim canımız hiçbir yerde güvende değil mi baba?”
Salih iyice strese giren kızını bekletmeden hemen cevap verdi:
“Beni, olayın tanıkları arkadaşlarım aradı. Dün akşam Abdullah Amca’nın dükkanına gösteri yanlısı birisi girmiş. Aldığı yiyecek ve içeceklerin kendisine ait olduğunu, parasını vermeyeceğini söylemiş. Kendisini ülkesinde istemediğini söylemiş. -Tabi bunu yapmasının sebebi bir karışıklık çıkarmak ve buradaki mültecilerin hepsinin sürülmesini sağlamak.- Abdullah Amca’yla tartışması büyüyünce belindeki silahla ateş etmiş ve oradan hızlıca uzaklaşmış. Kimse yüzünü görememiş. Dün gece Abdullah Amca’nın ailesi de çok telaşlanmış. Ben onları arayıp bu gece burada kalmasını, durumunun iyi olduğunu ve korkulacak bir şeyin olmadığını söyledim.”
Leyla olanları duydukça hayatı film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Küçüklüğünden beri mülteci kamplarında dolaşıyorlardı. Bu dünyada fazlalık olduğunu düşünmeye başlamıştı. O kişinin dedikleri gerçek olabilir miydi? Gerçekten bu dünya tamamen onlara mı aitti? Ailesi bu dünyada fazlalık mıydı? Leyla bunları düşünmeye dalmışken çaydanlığın kaynama sesiyle irkildi. Kalkıp çayı demledi ve Abdullah Amca’yı uyandırmak için odaya yöneldi. Abdullah Amca daha önce uyanmış, ayağını ovalıyordu. Leyla gayri ihtiyari odaya girince mahcup oldu, kısık bir sesle “geçmiş olsun” dedi. Abdullah Amca güler yüzlü, konuşkan birisiydi. Leyla’yı yanına çağırdı. Dün gece yaptıkları için Leyla’ya teşekkür etti.
“Leyla kızım, size ne kadar teşekkür etsem az. Dün akşam yerlerde kıvranırken baban Hızır gibi yetişti. Hepinizden Allah razı olsun.”
Leyla mahcup bir şekilde her Müslümanın hatta her insanın aynısını yapacağını söyledi. Abdullah Amca konuyu değiştirmek için “neler okuyorsun bakalım” dedi. Leyla’ya bu soruyu kitap okumayı çok seven bir kız olduğu için sormuştu. Edebiyata ilgisi olan Leyla, “bu aralar Kassan Kanafani’nin hikayelerini okuyorum. Kanafani bizleri anlatıyor. Yaşanılan acıları, dünyanın bizi sırtından atmak istiyormuşçasına nasıl gayret ettiğini...”
Abdullah Amca tebessüm ederek sözünü böldü:
“Leyla kızım, böyle düşünme. Evet bizler çok acı çektik lakin bu dünya rahatlık yeri değildir. Yüzü suyu hürmetine bu alemin yaratıldığı Muhammed Mustafa’ya (s) dahi nice elem verici eziyetler yapılmadı mı? Ayaklarına dikenler, başına işkembeler atılmadı mı? Bize yakışan son nefesimize kadar sabırlı olmak, gayreti ve cehdi elimizden bırakmamaktır.”
Abdullah Amca’nın o büyülü tatta olan sohbetinde dalıp gitti Leyla. Aklına onlarca peygamberin, evliyanın çektiği çileler geldi. Abdullah Amca okuduğu kitapları birden önüne yığmış gibiydi. Abdullah Amca devam etti:
“Bunca dert ve kedere karşı bize düşen yağmur olmaktır kızım. Ne birden yağıp her yeri sele boğmak ne de günlerce yağmayıp arzı kurutmaktır. Bize düşen yavaş yavaş yağmak, ölü bedenleri ve ruhları canlandırmaktır. İnsanın kin ve öfkesi yağmurun dolu şeklinde yağması gibidir. Biz Müslümanlar her zaman yaşatan olmalıyız.”
Leyla, Abdullah Amca’nın örneklerini duydukça hayallere dalıyordu. Mutfaktan annesinin çağırmasıyla gerçek hayata döndü. Babası, Abdullah Amca’nın kahvaltısını getirip önüne koydu. Leyla da mutfağa geçti. Çayları doldururken sıcak suyun çayın demine dökülüşünü izledi. Aklına Abdullah Amca’nın az önce söyledikleri geldi.Yeni bir pencere açılmıştı Leyla’nın hayatında. Karamsarlıktan umuda açılan bu pencereden aydınlık sahillere uyanan çocukları yetiştirecek Leyla öğretmen bakıyordu şimdi...
