Gece üç gibiydi, evden çıkarken paketteki son sigarayı masadaki tablada söndürüp çıktım. Hava da ayazmış hani. Paltonun yakalarını kaldırmakta fayda vermez ki… Saat kaç? Üçü beş geçiyor. İyi, demek ki hızlı akmışız evden caddeye. Açık bir büfe var mıdır yol üstünde? Sanmam bu saatte bir tek şarapçılar açıktır onlardan da ben almam. Öyle ya, alınmaz. Peki, ne yapacağız bu saatte bir tanıdık da çıkmaz ki karşımıza iki dal alalım. Hadi hadi bırak bunları da hızlan bakalım, katarı kaçıracağız yoksa. Ne kaçacak be! Üç otuz treni bu, nerden baksan beşi bulur gelmesi. Belli mi olur bakarsın bir anda gelmiş. Hıh! Sanki vâkidir senin şu dediğin. Erkenden dikeceksin bizi oraya, tütün de yok ne edersen et. Zarf kırışmasın, kabul etmezlerse ne oluruz sonra. Ne olacak zaten olmayan üç bin liradan olmuş oluruz. Niye öyle diyorsun, bak şimdi insanın aşkını feyzini kesiyorsun. Onca gün uykusuz sabahlayıp da hazırlamadık mı? Olur, olur inşallah, hem öyle fazla katılan olacağını da sanmam. İnsanlar masalın ne olduğunu unutmuşken, yok efendim bir de kafasından masal uyduracak da üşenmeyip oturup yazacak da sonra koşa koşa postaya verecek de… Ben söylerken yoruldum nerde kalmış… E, baksana nasıl da koştur koştur gidiyorum. Yahu ben başka. Nasıl başka? Başka işte, sorma! O paraya ihtiyacım var, ya nasip.
Ya hu, bir gören olsa deli zannedecek yolun ortasında koşa koşa gidiyorsun bir de sesli sesli kendinle konuşuyorsun, hasta mısın nesin? Ne yapayım, içimdeki vesvese aldı başını gidiyor. Vardık hâsılı efendi bak istasyon gözüktü, gözüktü ya bırak gelen gideni istasyon ışıkları bile yanmıyor. Makasçının camında ince bir sarılık var. Suyoluna mı çıkmış yoksa treni karşılamaya mı? Ben tanırım makasçı dayıyı. İyidir hani, tonton güleç, eli yüzü temiz biri. Bilmem hangi tarihte göçmüş gelmişler babasıyla elin yaban yurduna konmuşlar, tutunmuşlar da hani; iyi cesaret, babası vaiz Ahmet Efendi’nin son öğrencilerindendi. Ah Ahmet Efendi ah.. Cenazesi şu minaresi eğri camide kılınmıştı da son anlarda duyup nasıl da namazına yetişmek için koşmuştuk. Bu acele onun namazını kılmak için mi? Yoksa namazdan nasiplenmek için miydi?
Bu çocuk okumaz dedilerdi makasçı için eşrafın ricasıyla demiryolu müdürüne çıkan okul müdürüyle bizim muhtar Hüsam Emmi rica minnet aldırmışlardı bu makas işine. Babası askerliği sırasında dünyasını değiştirmişti. Bak şu sevgiye ki oğlumu size emanet ediyorum dedi diye bütün ahali bunun evleneceği kızı bulmuş, düğün derneğini kurmuşlardı.
Şuradan gidip bir kapısını vuralım. “Seyit Dayı, hop Seyit Dayı…” “Kim var orda?” “Benim ben, mektepli.” “Ulan mektepli ne işin var bu saatte, hayırdır ne oldu.” “Hayır, hayır inşallah, ne vakit gelir senin bu katar” “Hangi katar?” “Canım işte yok mu üç buçuk” “Aman be oğlum daha ne ettin o sabah altıya doğru ancak uğrar buraya, ulan benim de yüreğimi ağzıma getirdin, ben de bir şey var zannettim. Ne yapacaksın üç buçuğu yolcun mu var?” “Yok, yolcu değil de yollayacağım vardı. Mektup.” ”Eyi tamam sen bırak ben gönderirim, nereye gidecek” “İstanbul’a gidecek gitmesine de ben yollarım diyorum, şimdi sana zahmet olmasın” “Ulan hinoğlu ne yollayacan da bana güvenmiyon, ne o yoksa İstanbul’dan avrat mı buldun, ona mı yazıyon? Bak öyleyse Seyit Dayı’ndan sır çıkmaz oğlum bilesin.” Bilmez miyim senin bu civarda ağzı en gevşek biri olduğunu. Vereyim de ölüsünden dirisine, büyüğünden küçüğüne bütün Saruhan ahalisi duysun değil mi? “Bilmem mi Seyit Dayı senden sır çıkmaz ama iş bildiği gibi değil, öyle karı kız işi de değil hani, devlete yolluyom ben bunu.”
Devlet dedin mi Seyit Dayı’nın ayakları titrer. Gençliğinde ne olmuşsa olmuş bir şeyler, devletin az sopasını yememiş. Sonraları kimselere anlatmamış işin aslını kimse de sormamış hani, kim sormaya yekinse adam saralılar gibi yerlere yatar deliler gibi bağırırmış. “Ulan bu oğlana kim ne etti” der acıyarak bakardı herkes. Elif kız eve gelin geldi de o teskin etti bu Seyit’i. Herkes helal olsun derdi, erkek kızmış şu bizim Elif kız, hem hastalıklı oğlana varmaya razı oldu hem de oğlana şifa oldu Allah’tan. “Ne yolluyon lan sen devlete, oğlum bak mektepli, öyle boyundan büyük işlere karışma, devleti sen mi kurtaracan lan, bak bizim halımıza ne çektik. Ulan bu gençlik başa bela, ne yazdın oğlum kimi kime şikâyet ediyon sen. Sanki dinleyecekler de sana cevap verecekler, ya oğlum biraz akıllı olun. Ulan bana bak! Anarşitlere mi takılıyon yoksam? Bak eğer varsa öyle bir şey basarım tokadı veririm dayağı, elimden kimseler alamaz seni. Neyin davasını güdüyon oğlum, hangi hakkın yortusunu sürüyon. Git oğlum git evine yat. Gelmez bu tren, kazan patlatmış gelmez üç ay, yürü git.” Seyit Dayı saydırıyordu. Hem söyleniyor, ağzından köpükler saçıyor, hem de heyecandan eli ayağı titrerken Yeni Harman paketinden bir dal çıkarıp ağzına koyuyordu. Sigara ağzındayken iyice hızlanan kelimelerle birlikte aşağı yukarı inip kalkan sigara yüzünden artık konuştuğu hiçbir şey anlaşılmıyordu. “Yok, dayı bu öyle dediğin gibi değil, ne şikâyeti ne anarşisi. Para gelecek nasipse para.” “Ne parası devlet seni işe mi aldı, bak öyleyse işler değişir, o vakit hiç korkma devlet senin paranı komaz kuruşu kuruşuna öder.” Sonra kapı açıldı Seyit Dayı’nın küçük kızı sürünerek yanımıza yaklaştı… Seyit Dayı’nın… kızı sürünerek yanımıza…Seyit …küçük kızı sürünerek…
Bu günlük bu kadar yeterli, yoruldun sanırım, istersen yarın yine aynı saatte devam edelim olur mu? “Olur, ilaç yazacak mısın?” “Yok, dediğim gibi şimdilik ilaçlı bir tedavi düşünmüyorum, ama farklı bir metot deneyelim ister misin?” “Olur” “Bugün eve gittiğinde saat kaç olursa olsun, boş bir kâğıdı doldurana kadar bir anda aklından ne geçiyorsa yazmanı istiyorum. Sonra da o kâğıdı yarın gelirken getirirsin.” “Ne işe yarayacak?” “Bu seni heyecanlandırdı mı?” “Olur” “Eve tek mi gideceksin yoksa almaya gelecekler mi?” “Kırk beş yaşındayım, sadece biraz akıldan hastayım ama evimin yolunu bulabilirim diye düşünüyorum” “Peki direkt eve mi gideceksin?” “Hayır, önce boş beyaz bir kâğıt satın alacağım, belki de iki üç tane; yazımı okuyamayabilirsin, hocalarım da okurken zorlanırdı. Biliyor musun o gece koşa koşa tren istasyonuna giderken taşıdığım zarfın içinde bir masal vardı.” “Hmm peki kimin masalı idi” “Ben yazmıştım, bir yarışma vardı, çok istemiştim koşa koşa gitmiştim trene” “Yorma kendini seni dinleyecek kadar sabrım olacak” “Bugün her şeyi anlatmak istiyorum, belki bu gücü daha sonra bulamayabilirim, dinlemek istemiyor musun?” “Yorulmanı istemiyorum” “İyi bir doktorsun, gençsin, ben de gençtim, saçlarım siyahtı, lacivert çizgili siyah takımım vardı. Okulda çalınan bir aynam vardı, saçlarımı ona bakarak tarardım. Gamze’ydi adı, son sınıfta… Yoruldum” “Gazete okuyor musun?” “Umurumda değil” “Haber?” “Kendi yalanlarımla yeteri kadar meşgulüm ya zaten” “Neler yazacaksın o boş kağıda ya da bir şeyler çizmek ister misin, hem şu masal demiştin hani ne anlatıyordu masalın?” “Unuttum.” “Emin misin?” “Yalan söylüyorum sanırım” “Neden” “Sana o masalı anlatmak istemediğimden mi bilmiyorum, çok soru soruyorsun” “İşim bu, cevapları kaçamak veriyorsun?” “Suçum bu” “Ne suçu?” “Evde, okulda işte, aşkta, net olmamakla suçlandım hep” “Kimler söyledi bunu sana?” “İsimleri sormayacaktın” “Ben öyle bir şey söylediğimi hatırlamıyorum” “Buraya ilk geldiğim gün en baştan anlaşmıştık. Öyle demiştim isim sorma demiştim” “Hayır sen buraya hiç gelmedin, seninle biz hiç konuşmadık; ne sen beni gördün ne de ben…” “Kimsin sen?” “Gerçekten bu kadar saf mısın?” “Kimsin sen çık dışarı nerdesin nereye kaçtın? Çık diyorum korkak! Nereye saklandın. Çık! Adi kandırdın beni, konuşturdun beni, söyle neler anlattım sana neler söyledim. Kimsin sen…”
-Ne okuyorsun?
-Bilmem öyle babamın kitaplığında buldum, eski bir defterden kopmuş birkaç sayfa, bir kesit, ne öncesi var ne sonrası. Sayfanın ucunda babamın el yazısı ile düşülmüş bir not var, ama okuyamıyorum, yine her zamanki gibi okunaksız.
-Neyse, bırak kolilerden birinin içine, oyalanma. Daha çok işimiz var, evi bugün boşaltmamız gerekiyor.
