Okuyan, hatırlayan, duyan vardır; Jules Verne’in,ilginç bir Karadeniz turu eşliğinde, sıra dışı bir Osmanlıyı anlattığı bu romanına Orhan Pamuk da atıfta bulunur.
1990’da yayımlanan ve Orhan Pamuk adının duyulup yaygınlaşmasına daha önceki kitaplarının toplamından daha fazla katkıda bulunan, dilinden içeriğine kadar çeşitli tartışmalara konu olan hatta hakkında kitaplar yazılan Kara Kitap, birçok özelliğinin yanı sıra “ansiklopedik roman” niteliği de taşıyan bir yapıttır kuşkusuz. Romanın başkahramanı olan Galip; amcasının kızı, arkadaşı, çocukluk aşkı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya’yı karlı bir kış günü İstanbul’da aramaya başlar. Çocukluğundan beri yazılarını ilgi ve hayranlıkla okuduğu yakın akrabası Celal’in köşe yazıları, bu fazlasıyla karmaşık ve enerjik arayışta ona işaretler yollayarak eşlik eder. Romanın “Üç Silahşörler” başlığını taşıyan sekizinci bölümünde şu cümlelerle karşılaşırız:
“… Jules Verne, ‘İnatçı Kahraman’ adlı romanının açılış paragrafında, Tophane Meydanı ve I. Mahmut Çeşmesi’ni anlatırken Melling’in bir gravüründen yararlandığı için mi yanlış yapmıştı, yoksa tasviri Lamartine’in ‘Voyage en Orient’ından olduğu gibi yürüttüğü için mi?...”1
Tam adı ile Ferit Orhan Pamuk’un “yanlış”tan neyi kastettiğini tam olarak kestirmek zor. Zira söz konusu meydan, zaman içerisinde epeyce değişikliğe uğrayan bir yer. Kitapta, hikâye başlamadan evvel, Tophane Meydanı’nı ve burada bugün daha çok Nusretiye Camii olarak bilinen Sultan Mahmud Camii’ni resmeden (muhtemelen bir gravürden alınan) bir görsel yer alıyor. İnatçı Keraban romanı, şu iki paragrafla başlıyor:
“16 Ağustos günü, akşam saat altıda, kalabalığın gelişi gidişi ve gürültüsüyle her zaman gayet hareketli olan İstanbul’un Tophane Meydanı sessiz, mahzun, neredeyse ıssızdı. Boğaziçi'ne inen merdivenlerin başından bakıldığında yine aynı güzel manzara görülüyordu, yalnızca insanlar eksikti. Pera semtine giden, dar, pis, çamurlu, sarı köpeklerle dolu ara sokaklardan ancak birkaç yabancı geçiyordu, hızlı adımlarla. Özellikle Avrupalılara ayrılmış olan bu semt, tepedeki servi ağaçlarının oluşturduğu siyah perdenin üzerinden, beyaz, taş evleriyle seçiliyordu.Bu meydan her zaman bir resim kadar güzeldir. İlk anda dikkati çeken kıyafetlerin renk karmaşası olmadığında bile, Sultan Mahmut Camii'yle, onun fidan gibi minareleriyle, Çin mimarisi tarzındaki küçük çatısından şu anda mahrum bulunan Arap stili güzel çeşmesiyle, bin çeşit şerbet ve şekerlemenin satıldığı dükkânlarıyla, güzel koku ve tespih satıcılarının tezgâhlarıyla tezat oluşturan kabak, İzmir kavunu, Üsküdar üzümü dolu sergileriyle, kayıkçılarının ellerindeki çifte küreklerin Altın Boynuz'un ve Boğaz'ın mavi sularını dövmekten çok okşadığı, çiğ renklere boyanmış yüzlerce kayığın yanaştığı iskelesiyle bu meydan, bir resim kadar güzeldir ve sanki göz zevki için yapılmıştır.”2
İstanbul’un birçok bölgesi günümüzde on yılda bir değiştiği hatta bazen tanınmaz hâle geldiği için, ayrıntıların seçimi ve anlatımıyla ilgili olarak bizim bir şey söylememiz çok zor. Gravürlere bakarak, bazı seyyah ve diplomatlarla görüşerek yahut daha önce yazanlardan yararlanarak bir insan daha iyisini, daha fazlasını kolay kolay yazamaz muhtemelen.
İnatçı Keraban’ın başında “Sultan Mahmud Camii” ibaresiyle yer alan çalışma.
Cami ile bağlantılı olarak adı geçen padişah, 1785-1839 yılları arasında yaşayan, 1808-1839 yılları arasında otuz yıldan biraz fazla tahtta kalan, getirdiği çeşitli yeniliklerle ve özellikle de 1826’da Yeniçeri Teşkilatı’nı kaldırmasıyla tanınan II. Mahmud’dur. Sultan Mahmud Camii daha çok Nusretiye Camii olarak bilinir. Galata’yı çeviren surların kuzey tarafına açılan bir kapısının karşısında yer alan bu cami, tarihî İstanbul’un sınırları dışında inşa edilen büyük ibadet yerlerinden biridir. Yeni askerî teşkilata önem veren II. Mahmud, camiyi askerî binalarla birlikte yaptırmıştır. Böylece diğer selâtin külliyelerindeki gibi çeşitli vakıf binalarla çevrili olmayıp yegâne müştemilâtı top dökümhanesinin önüne inşa edilen askerî yapılardan ibarettir. Semavi Eyice, eserle ilgili olarak şu bilgileri aktarmaktadır: “Caminin adı kitâbede Câmi-i Nusret diye gösterilirse de burası halk arasında daha çok Tophane Camii olarak tanınır. Nusret (zafer) adı, II. Mahmud’un yeniçeri teşkilâtını kaldırması münasebetiyle verilmiştir. Nusretiye Camii’nin mimarı, son devirde pek çok devlet binası yapan Balyan ailesinden Krikor Amira Kalfa’dır. Nusretiye Camii, eski külliyelerden farklı olarak komşusu olduğu Tophâne-i Âmire ve Tophane Kışlası ile bir manzume teşkil ediyordu.”3
Pamuk’un, Kara Kitap’ta Jules Verne’in yanılma nedenlerinden biri olarak değindiği, “İstanbul” adlı kitabında ise “Boğaz manzaralarını konu edinen bütün Batılı ressamlar içerisinde görmenin ve seyretmenin zevklerini bana en çok tattıranı ve bana en inandırıcı geleni Melling’dir.” diyerek övdüğü ve bir bölüm ayırdığı Antoine Ignace Melling (1763-1831); hem seyyah hem de mimar ve ressamdı.
İstanbul’daki çeşitli yapıların inşa ve restorasyonunu üstlenmiş ve ayrıca İstanbul'un çeşitli semtlerinden manzaralar içeren gravürler yapmıştı. Gravür tarzındaki eserleri ve bilhassa bahçe mimarisindeki ihtisasıyla ünlüydü. Önce, Danimarka kralının daveti üzerine Kopenhag’a gitti. Orada kaldığı yıllar içinde Osmanlı sultanı III. Selim’in çağrısı üzerine, kraldan izin alarak İstanbul’a geldi. Boğaziçi’nde ve şehrin Haliç kıyılarında çalıştı. Çeşitli binalar, saraylar yaparak bu kıyıları süsledi. Ayrıca lll. Selim’in kızkardeşi Hatice Sultan’ın özel ressamı oldu. III. Selim’in saltanatının sonlarına doğru çeşitli gaileler ve ayaklanmalar başlayınca Fransa elçisinin davetini kabul ederek Paris’e gitti. “İstanbul ve Boğaz Kıyılarına Pitoresk Seyahat / Voyage Pittoresque de Constantinople et des Rivesdu Bosphore” adıyla bilinen gravür albümü, 1819’da Paris’te neşredildi.4
Kara Kitap’ta ismi geçen bir diğer sanatçı da Lamartine. 1790-1869 yılları arasında yaşayan ve Fransız edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Alphonse de Lamartine, 1832-1833’te Lübnan, Suriye, Filistin ve İstanbul’u kapsayan uzun bir yolculuğa çıktı. Seyahati, “gerçeklere ulaşmanın tek yolu” olarak gören ünlü edip; Doğu’ya, “kutsal topraklar”a yaptığı yolculuklardan din anlayışı, duygu ve düşünceleri bakımından büyük bir değişim geçirerek döndü.
Pamuk’un andığı “Voyages en Orient” adlı eser, o zamanki Osmanlı sınırları içinde gerçekleşen bu yolculuğu anlatır. Lamartine, 1849’da Sultan Abdülmecid ve Sadrazam Reşid Paşa’ya birer mektup yazarak Türklere olan sevgisini ve derin dostluğunu dile getirdi. İstanbul’a yakın bir yerde, İzmit veya İzmir yakınlarında kendisine bir çiftlik tahsis edilmesini istedi. Bu topraklarda modern yöntemlerle tarım yapmayı planlayan Lamartine’e Aydın yakınlarında bir arazinin verilmesi uygun görüldü, devletçe satın alınan çiftlikler yirmi beş yıl süreyle kendisine verildi. Bunun üzerine 21 Haziran - 6 Ağustos 1850 tarihleri arasında ikinci defa Türkiye’ye gelen Lamartine, Ihlamur Kasrı’nda Sultan Abdülmecid tarafından kabul edildi. Ardından İzmir ve Aydın’a gitti, çiftlik arazisini gezdi fakat işletecek sermayeyi bulamadığından Türkiye’ye yerleşmekten vazgeçti. “Türkiye Tarihi” adlı sekiz ciltlik bir eseri de olan Lamartine, Doğu’ya, Osmanlı’ya, Türkiye’ye dair görüşleri ölümünden sonra da olumlu ve olumsuz yönleriyle tartışma konusu olan bir sanatçı ve politikacıydı.5
Jules Verne, Lamartine’in oryantalist etkilerden büsbütün uzak olmayan, epeyce ses getiren ve 1834’te yayımlanan eserini okumuş ve bazı konularda yararlanmış olmalıdır. Zira Lamartine; Beyoğlu, Galata ve Tophane’yi de dikkatle gezip incelemiş, bu yönüyle, Jules Verne dâhil birçok yazarı etkilemiştir. Orhan Pamuk, bu esinlenme yahut etkilenmeyi daha da ileri götürmekte ve yazarı Tophane tasvirinde kendinden önceki vatandaşının satırlarını “olduğu gibi yürütmek”le suçlamaktadır.
Bu bahsi kapatırken bir noktayı açıklığa kavuşturalım, yanlışa düşenlere küçük bir hatırlatmada bulunalım: Jules Verne tarafından peş peşe ve bağlantılı bir şekilde adları anılan, Tophane Meydanı’ndaki Sultan Mahmud Camii ile görkemli Sultan Mahmud Çeşmesi aynı padişahlara ait değildir. Melling’in harika gravürlerine de yansıyan çeşme, 1732’de I. Mahmud tarafından yaptırılmıştır. Daha önce üzerinde durduğumuz ve Nusretiye olarak da adlandırıldığını belirttiğimiz cami ise II. Mahmud dönemi eseridir ve inşası 1826’da tamamlanmıştır. Arada yaklaşık bir asırlık zaman farkı bulunmaktadır.
1- Orhan Pamuk, Kara Kitap, İletişim Yayınları, 21. Baskı, İstanbul 1995, s. 85.
2- Jules Verne, İnatçı Keraban, Çev: Nihan Özyıldırım, Alfa Yayınları, Ocak 2017, s. 9-10.
3- Semavi Eyice, Nusretiye Camii, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 33, s. 274.
4-Antoine Ignace Melling, İstanbul ve Boğaz Kıyılarına Pitoresk Seyahat, Çev: İrvin Cemil Schick, Denizler Kitabevi, 2012, 268 s. (Prof. Dr. Edhem Eldem'in önsözünü yazdığı kitapta 48 gravür ve 3 haritanın dışında, gravürlerde tasvir edilen yerlerin detaylı anlatımının da bulunduğu metinler dünyada ilk kez İngilizce, Türkçe ve Fransızca olarak 3 dilde yayınlanmış oldu.)
5- Emel Kefeli, “Lamartine, Alphonse de”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 27, s. 93-94.
