Herkesin gözü yelkovandaydı. Efendilerinin onları azat edişini bekler gibi görünen boyunlar bükük duruyor, türlü renklere sahip gözler tek bir saniye dahi kaçırmadan daireler çiziyordu. Ofisin kuytu köşelerinden birinde unutulmuş gibi duran Samim, çekmecesinden çıkardığı boş bir kâğıdı karalarken etrafındaki bu aceleci topluluğun pek de farkında değildi. Masanın tam ortasına unutmamak için koyduğu evinin anahtarı, cüzdanın hemen yanında duruyordu. Ütüsüz gömleğinin mavi yakası artık iyice rengini kaybetmiş, grimsi kir şeritleriyle kaplanmıştı. Son bir kaç gündür dağınık görünen saçı, sakalıyla ve bedeninin üzerinde emanet gibi görünen uyumsuz kıyafetiyle adeta düğünlerde zorla takım elbise giydirilen küçük çocukları andırıyordu.
Etrafındaki rahatsız edici gürültü ile nihayet kendine gelen Samim, sırtının ağrıdığını fark etti. Kim bilir ne zamandır böyle hareketsizce oturmuştu. Vücudunu arkaya yasladı ve önündeki kâğıda gelişi güzel attığı çiziklere anlam katabilmek maksadıyla kâğıdı bir oraya, bir buraya döndürmeye başladı. Eserine alıcı gözle bakmayı tekrar tekrar denedi ancak sonuçtan pek de memnun olamadı. Kâğıdı buruşturup bir kenara atarken, ofiste kimsenin kalmadığını gördü. Mesai bitmiş, çalışanlar evinin yolunu çoktan tutmuştu bile. Kalıp biraz daha oyalanmak üzerine düşünürken tam o sırada elinde temizlik kovası ve beziyle içeri giren kadın, ofisin artık ona bırakılması gerektiğini ima eden memnuniyetsiz tavırlarda bulunmaya başladı. Burada kendisine yer olmadığını kabullenen Samim eşyalarını alıp ofisten ayrıldı.
Kapalı ve basık havalardan bir tanesi ofisin hemen dış kapısında onu karşılıyordu. Moralini daha da bozmamak adına gökyüzüne bakmadan elleri cebinde caddedeki kalabalığa karıştı. Yol boyu ağır ağır ilerlerken iyice acıktığının farkına vardı. Hatta bu yüzden kendisini biraz mahcup hissetti. Böyle bir durumdayken nasıl olur da açlık hissedebilir, nasıl gövdesini doldurabilirdi? Ancak yine de -kendine göre olması gerekenin dışına çıkarak- açlığına yenik düştü ve cadde sonunda ardı sıra dizilmiş olan lokantalardan birine girdi. Vicdanını da rahatsız ettirmeyecek titizlikle, keyfiyet veya lüks barındırmayan ucuz yemeklerden birini kendisi gibi bezgin görünün garsona sipariş verdi. Yemeği beklerken gözüne takılan buğulu soğuk sürahi ne zamandır su içmediğini ona hatırlatıyordu. Hemen bir bardak doldurup içti. Günlerdir ağzını açmadığından dilinin etrafını saran tortu bir anda kaybolup gidivermişti. Ancak konuşmuyor olması normal olanıydı Samim'e göre. Bu haldeyken nasıl konuşabilirdi? Nasıl şakalar yapıp, nasıl kendi değersiz sıkıntılarını başkalarıyla paylaşabilirdi? Nasıl biriyle bu veya başka konular üzerine dertleşebilirdi? Sırası mıydı şimdi?
Kafasında karmaşık bir zincire dönüşen soru işaretleri garsonun masaya bıraktığı bir kâse çorbanın buharıyla kısa süreliğine de olsa kaybolup gitti. Ekmeğini banarak yemeyi canı istedi ancak yapamadı. Kendini dizginledi. Bu ortamda artık daha fazla durmak istemediğinden çorbasını mekanik hareketlerle bir an önce midesine indirip daha fazla oyalanmadan caddeye geri döndü. Karanlık iyice bastırdığında hala evinin yolundaydı. Bugün de akşam trafiği her zamanki gibi yoğun görünüyordu. Ardı sıra dizilen araçların arkasında kısa süreli yanıp sönen kırmızı fren lambalarının ahengi hep hoşuna gittiğinden gözünü bu ışıltılı manzaradan bir süre ayıramadı. Ancak hiç bir şeyden keyif duymaması gerektiğini düşündü. Yine kendini dizginledi. Kafasını önüne eğdi. Avucuna sakladığı evin anahtarlarını sıkıca tutarak yoluna devam etti.
Ufukta beliren, bu senenin başında boyatmış oldukları ev, Samim ilerledikçe gözünde büyüyor, zihnini iyiden iyiye kurcalamaya başlıyordu. Karmakarışık olan anılarının arasından bir tanesi sıyrıldı ve yakın geçmişten gelen sahneler burnunun ucunda canlanıverdi. Ailesi ısrarla renk seçimini onun yapmasını istemişti. Bu teklifi kabul ettiği için kendisinin ne kadar bencil olduğunu düşündü. En azından bu hatırayı da ailesinden kalanlar arasına ekleyebilirdi.
Kapıya vardığında ceplerini kurcaladı. Anahtarı birkaç denemede bulamayınca eli bir an olsun zile uzandı ve öylece kaldı. Babasının tam da bu saatlerde uyuyor olabileceğini hatırladı. Ancak artık ne babası ne de bölünebilecek bir uykusu vardı. “Merhaba Samim Bey hoş geldiniz!” diyerek onunla şakalaşacak, Samim’e yakın tanıdıklarından evlenmesi için bir kız önerecek, annesine türlü türlü muziplikler yapabilecek bir adam yoktu artık. Ya annesi, beline bağlamayı çok sevdiği lale çiçeği desenli yemek önlüğünün, eve girer girmez oğlunun boynuna atlarken sakındığı bulaşık ellerin, “Yavrum!” diye duvarlarda yankılanan sesin sahibi kadın da yoktu artık.
Kapının kilidini döndürürken zihnine bir oyun oynamayı aklından geçirdi. Babasının hala odasında olduğunu, annesinin ise oğlu daha fazla yorulmasın diye ekmek almaya gittiğini hayal etmeye karar verdi. Ardından doğruca mutfağa girdi. Önlük askıdaydı. Yemek kokusu yoktu ve tertemiz yıkanmış olan tabaklar, bardaklar, çatallar yerli yerindeydi. Daha önce yaptığı gibi buzdolabının kapağına sarıldı. Annesinin hünerli ellerinin eşsiz eserlerinden olan bir tencere sarma öylece bir köşede duruyordu. Yeniden acıktığını hissetmeye başladı. Nasıl yiyebilirdi? Nasıl elini uzatabilirdi? Nasıl bu lezzetli hatırayı midesine indirebilirdi? Bir an bu sarmaları sonsuza dek saklaması gerektiğini düşündü ve olduğu yere oturuverdi. Gördüğü her bir sahne kafasında kurmuş olduğu oyuna adeta bir balyoz darbesi gibi iniyor, ancak bu durum onu üzemiyor, sadece zedelenen kurmacasının dağılıyor oluşuna öfkelendiriyordu. Devam etmek istedi. Hırsla. Ayağa kalktı ve mutfağı bırakıp babasının odasına doğru ilerledi. Sanki babası hala odasında uyuyormuşçasına kapıyı yavaşça araladı. Gözlerinden bir perde gibi ağır ağır kayan kapının ardından içeriyi iyice süzdü. Kapı sonuna kadar açılmış ancak görmeyi hayal ettiği babasını görememişti. Her gün bu saatlerde onu karşılarken üzerinde bulunan lacivert pijamaları yarın yeniden giyilecekmiş gibi dürülmüş, yatağın bir köşesine konulmuştu. Çatlayan ellerine her akşam sürdüğü merhem aynalı dolabın önünde duruyor, saçlarını taradığı fırça tarağı, genellikle özel günlerde kullandığı parfümü ve bu oda içerisinde bulunan her ne varsa tüm niteliğini yitirmiş, birer cesedi andırıyordu. İyice paramparça olan bu oyun artık onun için bitmişti.
Ayaklarını sürüyerek balkon kapısının önüne kadar geldi. Hava almak istedi. Ancak duraksadı ve düşündü. Ailesinden ona kalan bir hatıra, bu evin kokusu. Gökyüzüyle paylaşmalı mıydı cömertçe? Yoksa ebediyen muhafaza mı etmeliydi ciğerlerinde? Boğulur gibi hissedince bu ikilemi unuttu. Araladığı kapıdan çıkarak balkonun soğuk mermerleri üzerine dikildi. Kendisine acı çektirmek istiyor ama beceremiyordu. İki gün önce aynı anda kaybettiği hem annesi hem de babasının arkasından kendisini koşullandırmadan acı duyamıyor, en ufak üzüntü zerresini dahi yüreğine düşüremiyordu. Bundan dolayı kendini affedemiyor ve bu duruma inanamıyordu. Gittikçe hissizleşen yüreğinde sadece hatıralara duyduğu tarifsiz özlem vardı. Bunun dışında başka hiç bir iz yoktu yüreğinde. Ne yapsa olmuyordu. Bunun üzerine en son hissedebildiği derin elemi hatırlamaya çalıştı. Sahi ne zamandı? Evet evet çok önceydi. Çocuktu. Babaannesinin ölüm haberini ilk duyduğunda midesine bir ağrı saplanmıştı. Dayanamayıp oracığa kusuvermişti. Yine öyle olması gerekmez miydi? Hayır. Olmamıştı. Midesi gayet iyi durumdaydı. Karnının üzerinde muayene eder gibi kavuşturduğu ellerini çekti ve buz kesen korkuluklara dayadı.
Yukarıdan öylece etrafına bakınırken gözü kaldırım taşlarına takıldı. Ne farkı vardı onlardan, onların soğuk suretlerinden? İşte! Biraz ilerideki içi oyulmuş çınar ağacı. Tıpkı kendisi gibi! Boşlukla dolu gövdesi kuru bir kabuktan ibaret! Kavuşmak istedi onlara, onların arasına, olmayan kanatlarıyla uçarak. Bu yüzden korkması gerekiyor, ama korkmuyordu. Ağlaması gerekirken ağlayamıyor, sevmesi gerekirken sevemiyordu. Nasıl bir kadından hoşlanıp onunla evlenebilirdi ki artık? Nasıl okşayabilirdi gelecekteki evlatlarının başını sevgiyle? Zaten bir kere denemişti bunu ve becerememişti. "Öyleyse?" dedi kendi kendine. Bu son düşüncelerinin bir bir kayboluşunun ardından kollarını iki yana açtı. Vücudunun terli tenini yalayan ıslak rüzgârlar içini ürpertiyordu. Dallarındaki ağırlığa dayanamayıp köklerini kopararak devrilen bir ağacın sakinliğiyle kendisini tereddütsüz boşluğa bıraktı. Çırpınmadı, belki de buna vakit bulamadı. Yere kavuştuğunda geçmiş tüm hayatında olduğu gibi hiç bir şey hissedemiyordu. Bir anda karşısında beliren, sevgisizliğiyle boynu bükük bıraktığı komşu kızı ona bakıyordu ifadesiz yüzüyle. Daha sonra ilkokulda aldığı takdir belgesi, ardından babasının aldığı ilk bisiklet. Gerçek miydi bu gördükleri, bilemedi. Gözleri açık mı kapalı mı onu da kestiremiyordu artık. Az önce başlayan sağanak kulağına doluyor, dış dünya ile irtibatı kesiliyor, kalbinin seyrek atışları genzinde yankılanıyordu. Burnundan ılık bir sıvının oluk oluk akışı başlıyor, soluğunu tıkıyor olsa da ister istemez ciğerlerine dolan yağmurun yumuşak kokusu tek bir şeyi anımsatıyordu.
Bu annesinin, babasının, bu yitik hislerinin toprakla kucaklaşan kokusuydu!
