Zeytin Ağaçlarının Arasında
TEMMUZ Sayı: 34 - Ağustos 2019

Bir akşam, Naci el-Ali’nin yakın arkadaşı Irak asıllı ressam Hani Mazhar ve eşi Selam Hanım’la buluştuk. Mayıs ayı ortalarıydı, İstanbul’a gelmişlerdi, dışarıda şahane bir hava vardı ve ben uzun uzun sohbet edeceğimiz için heyecandan ölebilirdim. Filistin direniş edebiyatı hakkında bir kitap hazırladığımdan haberdardılar. Sohbetimiz de ağırlıklı olarak bu konu üzerineydi. Onlar da en az bizim kadar heyecanlıydılar ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadan saatlerce konuştuk. Naci el-Ali’nin yaşadıklarının en yakın tanıklarından birisiydi Hani Mazhar. Hanzala’yı çizerken yanındaydı hatta onu kaybettikten sonra bir derginin isteği üzerine birkaç Hanzala karikatürü dahi çizmişti. Hatırasını yaşatmak ve Hanzala’nın ölmediğini göstermek istemişlerdi böyle yaparak. Dünyaya sırtını dönmüş olan bu çocuk, her ne olursa olsun yaşamaya devam ediyordu.

Gecenin sonuna geldiğimizde, istemeyerek de olsa kalktık yerimizden. En kısa zamanda tekrar buluşacaktık, inşallah bu kitap çıkacaktı ve biz gidebilirsek Londra’ya kitabı götürecektik onlara. Ya da onlar İstanbul’a geleceklerdi tekrar. 10-15 dakika kadar da ayakta sohbet ettikten sonra, tam bu kez gerçekten ayrılmak üzereyken, Hani Mazhar birden dönerek “Naci öldürüldüğünde yani 1987 senesinde çocuktunuz, öyle değil mi?” diye sordu bana. “Evet” yanıtını aldıktan sonra da -sanki gözleri dolmuştu o an- şöyle tamamladı sözlerini; “Naci haklı çıktı o halde. Zira daima inandığı ve söylediği bir şey vardı. Bugün çocuk olanlar, derdi. Bugün çocuk olanlar, hissediyorum ileride bizlerin adını yaşatmak için çalışacaklar.”

Sarsılmıştım çünkü benim yapmak istediğim de tam olarak buydu. Bu yola girerken tek bir amacım vardı, haklı bir davanın soylu savunucuları olan ve isimlerini insanlığın vicdanına altın harflerle yazdırmış olan Filistinli sanatçıları biraz olsun anlatabilmek. Kendimizi bildim bileli, yanı başımızda yaşanan acımasız bir işgale tanıklık ediyorduk. Filistin’le ilgili sayısız katliam görüntüsü geçmişti gözlerimizin önünden bu zamana değin ve yaşanan siyasi gelişmeler doğrultusunda İsrail karşıtı onlarca protestoya ve boykota şahitlik etmiştik. Ancak bir kısırdöngünün içine hapsolmuş gibiydik adeta. Ne kadar sesimizi yükseltirsek yükseltelim, İsrail yine yapacağından geri durmuyordu. Sokak gösterileri, elçilik önünde yapılan protestolar ya da ticari boykot çağrıları yetersiz kalıyordu. Tüm bunlar Filistin’e olan desteğimizi göstermenin birer yoluydu elbette ancak daha derine inmemiz ve daha kalıcı şeyler yapmamız gerektiği de çok açıktı. Filistin dili, milliyeti, inancı fark etmeksizin dünyanın farklı yerlerinden milyonlarca insanın ortak paydasıydı. Vicdanın aslında ne kadar evrensel bir kavram olduğunu bize hatırlatan bir toprak parçasıydı. Filistin halkı, Nekbe’den yani 1948 yılında İsrail’in kurulmasından bugüne -ki aslında Filistin’deki bağımsızlık mücadelesi Balfour Deklarasyonu’nun hayata geçirildiği 1930’lara dayanıyor- büyük bir açık hava hapishanesinde yaşıyor ve bütün gücüyle direniyordu. Resim öyle netti ki. Hiçbir şekilde kirlenmemiş, asaletini muhafaza etmeyi başarmış, insanların zihninde “acaba” sorusunu uyandırmamış, su gibi berrak bir mücadele vardı ortada. Ve bu mücadelenin en önemli aktörlerinden birisi Filistinli edebiyatçılardı. Bunun için Filistin edebiyatıyla ilgilenmeye başlamıştım. Mücadeleleri derinden etkilemişti beni ve zaman geçtikçe kendimi borçlu hissettim onlara karşı.

Zira bir toplumu ve bu toplumun mücadelesini anlamak için, sadece politik destek asla yeterli olamazdı. Asıl ayna o toplumun edebiyatı ve sanatıydı. Örnekler çoğaltılabilir elbette ancak Latin Amerika’yı anlamak için buradaki siyasi gelişmeleri değil Eduardo Galeano, Gabriel Garcia Marquez, Jose Saramago, Octavia Paz, Pablo Neruda gibi şair ve yazarları, Mısır’ı anlamak için Necip Mahfuz’u, Rusya’yı anlamak için Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Asya’yı anlamak için Cengiz Aytmatov, Avrupa ve Amerika’yı anlamak için George Orwell, John Steinbeck, JackLondon, Afrika’yı anlamak için Chinua Achebe’yi ya da Ali A.Mazrui’yi okumamız gerekiyordu.

Ancak bu kadar yakın olduğumuz bir ülke olmasına rağmen, ülkemizde Filistin’in kültür ve edebiyatına dair olan çalışmalar sınırlı sayıda idi. İnsanımız da Filistin kültürü ve edebiyatından çok Filistin’in salt ideolojik, politik yanı ile ilgileniyordu. Edebiyatı ve kültürüne dair bilgimiz, Filistin edebiyatından yapılmış çeviriler ya da bu edebiyat hakkında yayınlanmış makale ve çalışmalar ne yazık ki bir hayli azdı. Buna karşın Avrupa, ABD ve Latin Amerika’da, Asya ve Afrika’nın birçok ülkesinde Filistin’in edebiyatı, sanatı ve düşünce hayatı Türkiye’de olduğundan çok daha fazla biliniyordu.

“Neden böyle olmuştu ve bizler nasıl dünyanın bu kadar gerisinde kalmıştık?” Eşimle birlikte bu sorunun cevabı üzerine düşündük uzun süre. Acı bir gerçekle yüzleşmiştik ve artık elimizden geldiğince bir şeyler yapmak için kolları sıvamanın zamanıydı. Büyük bir heyecan içerisindeydik ve önce 5 bölümlük bir belgesel çalışmasına başladık. Tabi bu sanıldığı kadar kolay bir iş değildi, televizyon dünyasında kimi zaman bu konuda bizimle aynı heyecanı paylaşmayan insanlarla muhatap olmak zorunda kalabiliyorduk. Biz heyecan içerisinde projemizi anlatırken, karşımızda donuk bir ifadeyle oturan insanlar olabiliyordu bazen. Ancak moralimizin çok bozulduğu anlar olsa da vazgeçmedik ve projemizi ısrarla savunduk. 5 isim üzerine yoğunlaşmıştık; Gassan Kenefani, Mahmud Derviş, Semih el-Kasım, Naci el-Ali ve Fedva Tukan. Bunun için Filistin (Ramallah, Nablus, Kudüs, Akka şehirleri), Lübnan, Dubai, İngiltere, İskoçya, Fransa, Almanya ve Amerika olmak üzere 8 ülkeye seyahat ederek, burada konunun uzmanları ve belgesele konu olan edebiyatçıların aileleri ve yakınları ile Arapça, İngilizce, Almanca ve Fransızca dillerinde röportajlar gerçekleştirdik. Kimi geceler sabaha kadar bu röportajların deşifrelerini yaptım, hepsini defalarca dinledim, dinlerken bazen ağladım, bazen gülümsedim ve yoğun bir araştırma sürecinden sonra metinlere son halini verdim. Eşim de bu esnada belgeselin teknik işleri için koşturuyor, montajı üzerinde çalışıyordu. Sonunda tamamladığımızda mutluluğumuz tarifsizdi. Ve bu belgesel, 2016 senesinde beş bölüm olarak TRT Belgesel kanalında “Sürgündeki Sevda Filistin” adı ile gösterildi. Ancak bir şeyler yapma isteğim devam ediyordu. Hayatlarıyla, içerisinden çıkmak istemediğim bir masalın içine sokmuşlardı beni adeta. Bu masalda kalmalı, bu eşsiz havayı biraz daha teneffüs etmeliydim. Hiç bırakmak istemiyordum onları, ayrılmak istemiyordum yanlarından. O nedenle, çalışmalarımı biraz daha yoğunlaştırdım ve 2 senenin ardından bu kitap da böylelikle ortaya çıkmış oldu.

Kitapta Filistin direnişinin öncülerinden beş ismin hayat hikâyelerini yazmaya çalıştım. Bunlardan ilki Gassan Kenefani. 36 yaşında şehit edilene kadar yazdığı 18 kitap 20 dile çevrilen Kenefani, Filistin direnişini hikâyelendiren ilk yazardır. On ikinci doğum gününde Deir Yasin katliamı gerçekleştiği için, hayatı boyunca bir daha asla doğum gününü kutlamamıştır. Güneşin Altındaki Adamlar, Hayfa’ya Dönüş, Hüzünlü Portakallar Ülkesi gibi olağanüstü ses getiren yüzlerce hikâyeye imza atmıştır.

İkincisi Mahmud Derviş. Mahmud Derviş Filistin’in Şair-i Azam’ıdır. İlk kez 12 yaşında tutuklanmıştır ve o günleri şöyle anlatır; “Ben 12 yaşında şiir yazdığım için gözaltına alındığım zaman, şiirin ve şairliğin ne kadar önemli şeyler olduğunu anladım; askeri kumandan beni karşısına çağırıp hesap sorduğunda ne kadar ciddi bir iş yaptığımı fark ettim. Edebiyat kısa sürede yayılan ve etkisi çok uzun süren bir şeydir.”

Yazmaya çalıştığım bir diğer isim ise Naci el-Ali’ydi. Onun bizlere en büyük mirası olan Hanzala, Naci el-Ali’nin kendisidir aslında. Ve Naci el-Ali Hanzala’yı arkası dönük çizerek, bize gözlerini ödünç vermiştir. Dünyayı 12 yaşındaki bir mülteci çocuğun gözlerinden görmemiz için. Hayata yalınayak bakmamız, kimsesizliği ve çaresizliği hissetmemiz için. Ve Hanzala bana göre gelmiş geçmiş en güçlü figürlerden birisidir. Onun size ne dediğini anlamak için Arapça bilmenize ya da Filistinli olmanıza gerek yoktur. İnsan olmanız yeterlidir.

Böyle bir çalışma içerisinde Semih el-Kasım’dan bahsetmemek olmazdı. Hayatını yazarken çok etkilendiğim bir diğer isim de odur. Semih el-Kasım, Dürzi bir aileye mensuptur. Dürziler, bilindiği gibi İsrail ordusunda askerlik yapmaktaydılar ve o bu anlaşmayı bozarak, Siyonist orduda askerlik yapmayı reddeden ilk Dürzi’ydi. Müthiş hitabeti ve direnişi ateşleyici şiirleri ile sadece Filistin içerisinde bir efsane olmakla kalmayıp, direnişin sesini tüm dünyaya duyurmuştu. Örneğin Semih el-Kasım’ın tutuklanmalarından birisinde İsrail’e yetmişe yakın protesto telgrafı çekilmişti. Ve bunların arasında Jean Paul Sartre ya da John Berger gibi dünyaca ünlü entelektüeller de vardı. Semih el-Kasım, Filistin davasını dünyaya duyurma konusunda büyük bir yeteneğe sahipti ve müthiş bilgisi ile Arap edebiyatının ayaklı kütüphanesi olarak adlandırılıyordu.

Son olarak ise Fedva Tukan’ın hayatını yazdım. En büyük kadın Arap şairlerinden biridir Fevda Tukan. Arap dünyasının ilk kadın direniş şairidir. Vatansever, aristokrat ve çok varlıklı bir ailenin kızıdır. Ailesinde Türklük de vardır. Edebiyata olan ilgisi, abisi büyük direniş şairi İbrahim Tukan sayesinde başlamıştır. Ve o andan itibaren de sadece vatanı Filistin için oynatmıştır kalemini.

Fedva Tukan’ın çok farklı anlamları vardır benim gözümde. Öğrencilik yıllarında 2 sene Londra’ya gitmiştir ve Filistin’de olayların şiddetlenmeye başladığı dönemde anında vatanına geri dönmüştür. İstese orada kalabilir, evlenebilir ve çocuklarını bir Avrupa ülkesinde büyütebilirdi, öyle değil mi? Öte yandan kadınların Filistin direnişindeki rolünü gösteren büyük bir semboldür. Kadınların şiir yazmasının ayıp karşılandığı bir toplumda -ki bunu Arap geleneklerini yermek için söylemiyorum, bizde de rastlanan bir durum değildi o zamanlar bu- bu tapuyu ortadan kaldıran kişidir. Hayat hikâyesi beni çok etkilemiştir. Kadının şiir yazmasının hoş karşılanmadığı bir zamanda doğmuş, vefat ettiğinde ise cenazesi Nablus tarihinde görülmemiş bir kalabalığın omuzlarında ve şiirleri tabutunu omuzlayan tüm o kalabalığın ezberinde veda etmiştir ülkesine.

Peren Birsaygılı Mut Arşivi
34 Sayı: 34 - Ağustos 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler