Ansiklopedist, Öğretmen ve Bilim Tarihçisi Bir Âlim: Taşköprülüzâde
TEMMUZ Sayı: 34 - Ağustos 2019

“Ey Allah’ım! Dünyayı tasamızın en büyüğü ve ilmimizin son durağı kılma!”

Taşköprülüzâde

Araplar taç yapraklı dağ lalelerine şekaiku’n-nu’maniyye adını vermişler. Bizim gelincik dediğimiz kırmızı yapraklı nazik çiçeklere benzeyen, yaprakları daha diri yaban laleleri bunlar. Belki gelincik demek daha doğru! İlgililerinin bileceği şekliyle şakayıkgiller diye bir çiçek ailesi mevcuttur.

Ulemâ menkıbelerine düşkün bir kişi olan Taşköprülüzâde, Arap ve İran âlimlerinin menâkıbı kaleme alındığı halde Osmanlı ulemâsına dair böyle bir eser yazılmadığını görünce, ulemadan birisi diye belirttiği, arkadaşı, büyük ihtimal Zenbillizâde Fudayl Çelebi’nin ricası ve yönlendirmesiyle eş-Şekaiku’n-nu’maniyye adlı eserini telif ettiğini görüyoruz. Zenbillizâde Fudayl Çelebi, fetva almak üzere kendisine başvuranların işlerini kısa sürede sonuçlandırmak için evinin penceresinden sarkıttığı zenbille soruları alıp cevapları yine zenbile koyup vermesinden dolayı halk arasında “Zenbilli müftü, Zenbilli Ali Efendi” diye meşhur olmuş Osmanlı kadılarının en meşhurlarından Ali Efendi’nin oğludur.

Bizlerin gelincik diye bildiğimiz nu’mânî lâleler terkibini Taşköprülüzâde’nin eserine isim olarak tercih edip eş-Şekaiku’n-nu’maniyye demesi, Osmanlı Hanefî ulemâsı ve meşâyihinin biyografisini toplamış olmasından dolayı mezhebin öncü fakihi Nu’man b. Sâbit’e yapılmış bir atfa da işaret eder. Böylece fıkıh geleneğinin başına Nu’man b. Sâbit oturtulmuş olur. Ve halefler ise onun laleleri, çiçekleri hükmünü alır.

Tam adı ‘eş-Şekaiku’n-nu’maniyye fî ʿulemâʾi’d-Devleti’l-ʿOs̱mâniyye’ adlı bu dev eserin yazarı Taşköprizâdeler ailesinin en meşhur kişisi ve Taşköprülüzâde Ahmed Efendi ismiyle meşhur İsâmuddin Ebû el-Hayr Ahmed b. Muslihiddin Mustafa b. Hayreddin Halil el-Rûmî el-Hanefî'dir. Osmanlı Devleti'nin ilk bilim tarihçisi ve ilk ansiklopedist yazarı, Taşköprülüzâde Ahmet Efendi, biri “ilimler”i, diğeri ise “bilginler”i konu edinen önemli iki eser kaleme almıştır. “eş-Şekaiku’n-nu’maniyye” işte bu bilginleri konu alan eseridir. İlimleri konu alan diğer bir meşhur eseri ise tam adıyla “Miftâhu’s-sa’âde ve Misbâhu’s-siyâde fî Mevzû’âti’l-ulûm” olan Miftâhu’s-sa’âde’dir. İlhan Kutluer’in ifadesiyle bu eser, “Osmanlı ilim zihniyetinin beslendiği birikim ve literatürü belirtmesi, bu ilim muhitinin ulaştığı seviyeyi kapsamlı bir ilimler tasnifi ve bibliyografya disiplini içinde ortaya koyması, özellikle de bu zihniyetin XVI. yüzyıldaki yansımalarını göstermesi açısından önemli bir eserdir.” Esere hâkim olan bakış açısı şer’î, felsefî ve tasavvufî disiplinleri bütüncül bir bilgi sistemi içinde ilişkilendirmektir.

Osmanlı döneminde ilimler ve kişiler üzerine bu iki kapsamlı ve önemli eseri telif eden Taşköprülüzâde, Dâvȗd el-Kayserî ile başlayan ve Molla Fenarî ile sistemleşen irfanî/kelamî çizgi ile Ali Kuşçu ve dönemin diğer âlimlerince sistemleştirilen riyâzî/kelamî çizgiyi meczederek yeni bir terkibe ulaşmıştır. Böylece beyân, burhan ve irfan geleneğini bir araya toplamıştır. Misbâhu’s-siyâde ile ilimler dünyasında ontolojik tasnifi öne çıkarırken, eş-Şekaiku’n-nu’maniyye ile de mensup olduğu ilmi geleneğin Osmanlı tarihi içerisinde bir haritasını çıkarmıştır.

1495 Aralık ayında Bursa’da doğup 1561 yılının Nisan ayında İstanbul’da vefat eden Taşköprülüzâde; Bursa, İstanbul ve Rumeli toprakları hattında hayatını sürdürmüştür. Kırka yakın eser bırakan Taşköprülüzâde’nin hocaları babası Muslihiddin Mustafa Efendi başta olmak üzere, Amcası Kıvamüddin Kâsım, dayısı Molla Abdurrahman, Molla Yetim gibi zamanın tanınan meşhur olmuş ilim ehlidir. İbn-i Sina, Fahreddin Râzî başta olmak üzere Nasîrüddin Tȗsî, Sadrüddin Konevî ve özellikle bu geleneği tevarüs eden Dâvȗd el-Kayserî, Molla Fenarî, Seyyid Şerif Cürcânî, Ali Kuşçu ve Kâdızâde Rȗmî gibi önemli isimlerden düşünsel anlamda etkilenen, ilimler disiplinini beslendiği bu kaynak kişiler üzerine bina eden Taşköprülüzâde, kendisinden sonra da Saçaklızâde, Gelenbevî İsmail ve Mehmed Emin Şirvânî gibi isimleri etkilemiştir.

Taşköprülüzâde’ye göre “ilimden daha lezzetli ve daha arzulanmaya layık bir azık yoktur.” Onun ilim anlayışı amelden ayrılmaz bir bütündür. Ona göre “amelsiz ilim vebal(yük), ilimsiz amel dalâldır(sapkınlık)”. İlim istidlal ile bilmek, amel de müşahade ile yapmaktır. Bu iki yolu birleştiren kimse iki denizin birleştiği yere ulaşmış demektir. Bu düşüncelerini Ahlak-ı Adûdîyye Şerhi’nde uzun uzadıya anlatmıştır. Amelsiz ilim ehlinden doğru sâdır olmaz. Çünkü “iyiyi tavsiye edip yapmayan eğri oduna benzer. Eğri odundan da doğru gölge çıkmaz”.

Ölü kalpler ancak ilim ile dirilir, hayat bulurlar. Her şeyi tamam gören, ilim peşinde bir ömür geçirmeyen kişi aldanmıştır. Kalp ilimle diri kalır. Kalp diri kalınca bütün uzuvlar diri olur. Bu nedenle Taşköprülüzâde şu aktarımı yapar Miftâhu’s-sa’âde’de: “Kalp ölüdür; onun hayatı ilimdir. İlim ölüdür; hayatı taleptir. Talep zayıftır; kuvveti müzakeredir. Müzakere gizli kalır; onu açıklayan, ortaya çıkaran münazaradır. Münazara ile ortaya çıkan ilim kısırdır. Kısırlığı ortadan kaldıran ameldir. İlim ve amelin izdivacından ebedi bir mülk ortaya çıkar.”

“İlmin hülasası îkân(kesinlik), amelin hülasası da ihlâstır.” İlim talep edenler için gayeler ve vazifeler; “nefsi arındırmak, ihlâsı elde etmek, dünyaya bağlanıp kalmamak, tembellik ve uyuşukluğu terk etmek, ölene kadar kendini talebe saymak, ilmi ehil insanlardan tahsil etmek, her ilimden hissedar olmak, akranlarla müzakere ve münazara etmek, işleri ertelememek, ilimlerin şerefini bilmek”tir diyen Taşköprülüzâde, bütün bunlar için Hz. Ali’nin“Hakk’ı halk ile tanıma! Önce Hakk’ı tanı sonra ehlini zaten tanırsın” öğüdünü kendisine ilke ve rehber edinmiştir.

İhsan Fazlıoğlu’nun ifadesiyle “hem matematiğe dayalı felsefede tahrîr, hem de mantığa dayalı felsefede tahkik etkinliklerini içeren”, İslam Düşüncesi’nin yenilenme döneminde yaşamış ve eserler vermiştir. Mantık, İlm-i Adâb, Sarf, Nahiv, Belagat, Tarih, Biyografi, İlimler Tarihi, Kelam, Felsefe ve Ahlak gibi alanlarda kırk civarında eser, risale ve haşiye yazmış olan Taşköprülüzâde her türlü ilme meraklı bir talebe olmayı kendisine şiar edinmiş bir tecessüs abidesidir. “Yarım fakih ve yarım tabipten de Allah’a sığınırız, ilki dini, ikincisi bedeni ifsat eder” sözü o günden bu güne uzanan bir darbı mesel olmuştur. Her ilmin bir başka ilimle birçok bağlamları ve bağlantıları olduğunun farkında olan Taşköprülüzâde, ilmi birikimini sağlam temellere oturtmak için geniş bir zemini kendisi için açık tutmuş ve birikimini bu genişlikte inşa etmek için ömrünü harcamıştır.

Dönemindeki çarpık ilim anlayışını eleştiren Taşköprülüzâde“ilim önceleri Allah’ı, ayetlerini, kullarının fiillerini, yarattıklarını bilmenin adı iken, şimdi fıkhi meselelerde, değişik konularda iyi tartışanların faaliyetleri için kullanılır oldu. Artık bunları bilenlere âlim denilirken, böyle olmayanlara da isterse ârifibillah olsun, Allah’ı, varlığın başını sonunu, tefsiri, hadisi bilsinler, cahil denilir oldu” diyerek, ilmin tartışma meclislerinde bir oyun ve oyuncak edinilmesine, nesneleştirilmesine, amelden kopuk bir araca dönüştürülmesine tepki göstermiştir. Benzer şekilde kelam ilminin de bir sefalete dönüştüğünü belirtip, kelamın ana konusu olan tevhidin, kelam sanatına indirgendiğini söylemiştir: “Şimdi ne oldu? Şimdi tevhit, kelam sanatına indirgenir oldu; mücadele yollarını bilmeye, çelişkileri bulmaya, ağzını yaya yaya konuşmaya indirgendi. Hâlbuki ilk asırlarda bu tür şeylerden nefret edilirdi.” Bu babdan olmak üzere Miftâhu’s-sa’âde’de ilmin nerede başladığını nerede bittiğini, neyin ilim neyin ilim olmadığını ortaya koymuştur. Varlığın işaretlerini iyi tanımalı, varoluşu ilmi bir çerçevede anlamlandırmak gerekir. Bunun için sağlam bir ilmi tasnife ve amelle bütünleşen bir bilgi teorisine ihtiyaç vardır.

Gayreti, ilmi cehdi, tecessüsü, geniş ilgi alanı ile İslam Düşüncesi’nin önemli bir ayağını oluşturan Taşköprülüzâde, İslam Bilim ve Tarihi çalışmaları için atlanılamayacak bir basamaktır. Bilginin simtemleştirilerek anlamlı bir dizge haline getirilmesi, yığınlardan yapılar inşa edilmesi, malumatın delil ile kuvvetlendirilmesi elbette ki çok çok büyük bir öneme haizdir. Bir düşüncenin anlaşılması için diğer taraftan o düşünceyi temsil edenlerin de tanınması gerekir. Bu gaye ile kendi ilmi geleneğinin de haritasını çıkararak ölümsüz bir mirasa imza atmıştır.

Taşköprülüzâde 30 yaşında Dimetoka Oruç Paşa Medresesi’ne müderris olur. 51 yaşında Bursa kadısı oluncaya kadar çeşitli medreselerde müderris olarak ders okutur. Nihayet 57 yaşında İstanbul kadısı olur ve fakat üç yıl sonra gözleri hastalık nedeniyle kör olur. Altmış yaşında gözlerini kaybeden Taşköprülüzâde, o yıldan sonra kadılık görevini bırakır ve yukarıda işaret ettiğimiz yönlendirme ile gözleri görmediği halde büyük bir ilmi çaba içerisine girerek ömrünün büyük meyvelerinden birisi olan eş-Şekaiku’n-nu’maniyye kitabını yazmaya muvaffak olmuş ve nihayet 66 yaşında ebedi âleme göçüp gitmiştir. Osmanlı bilginlerini toparladığı bu eserinde 502 şahsiyetin biyografisi yer almaktadır. Günümüz Türkçesi’ne “Osmanlı Bilginleri” ismiyle çevrilen eseri için “Bu eseri kör olmuş gözlerle bir arkadaşıma yazdırdım” demiştir. Türkçe tercümesinde yer alan Nakşî Ahmed'e ait özgün minyatürlerin tablolar halinde metne eşlik etmesi, Türkçe tercümeyi nitelikli bir hale getirmiştir.

Kayıp halkamızın önemli bir yapı taşı olan Taşköprülüzâde’nin düşünce mirasımıza en büyük katkısı modern dünya için bir ansiklopedi yazarlığının temellerini atmış olmasında aranmalıdır. Bunun için de tutarlı bir düşünce evrenine ulaşmaya çalışmıştır.

Mustafa Yılmaz Arşivi
34 Sayı: 34 - Ağustos 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler