Hikayemiz Bitti mi?
TEMMUZ Sayı: 34 - Ağustos 2019

Şeyh İsmail ve iki arkadaşı; Nazım Efendi ve Topal Rıza, Jandarma Karakolundan, Kaza Merkezindeki Ağır Ceza Mahkemesine sevk edildiler. Müdde-i umuminin önüne çıkarıldıklarında on günlük yarı aç yarı tok geçen günler ve uykusuz gecelerin ardından bitkin vaziyette idiler.

Vezirköprü müdde-i umuminin yüzündeki yüzyıllık yorgunluk izleri, sarıkları başlarından alınmış, saçı başı birbirine karışmış perişan vaziyetteki bu köylüleri görünce daha da derinleşti. Can sıkıntısı ile dışarı baktı. Sonra bütün suç mübaşirdeymişçesine!

-Kapat kapıyı, diye azarlar gibi bağırdı. Mübaşir alışıktı artık bu nedensiz zamansız paylamalara. Hiç istifini bozmadan kapıyı kapattı. Jandarma Teğmeninden aldığı kâğıtları müdde-i umuminin masasına bıraktı. Kâğıtları, pusulaları karıştırdı. Gözlüklerinin üstünden baktı sanıklara.

-Tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununa muhalefet etmişsiniz, ne diyorsunuz? Elindeki kâğıtla Şeyh İsmail’e konuş der gibi işaret etti.

-Efendim kanunlara muhalefet gibi bir amacımız yoktur. Aslı esasında bu kanunlardan da haberimiz yoktur. Biz köylük yerde yaşıyoruz.

-Eee ne olmuş köyde yaşıyorsanız, köyde yaşayınca kanunlar bizi bağlamaz mı diyorsun? Sesi yükselmişti müdde-i umuminin, sorudan ziyade azardı bu.

-Estağfurullah efendim. Müsaade buyurursanız arz edeyim, benim mahdumumun evlilik merasimi nedeniyle toplanmıştık. Bu arkadaşlar da benim misafirimdir. Her düğün evinde olduğu gibi bizim evde de Kur’an okuyup dua ederken jandarmalar bizi buraya getirdiler.

-Düğün mü, bu kâğıtlarda öyle yazmıyor, tarikat toplantısı yapıyormuşsunuz, sen de tarikatın elebaşı imişsin.

Şeyh İsmail kızardı dudağını ısırdı, neyse ki müdde-i umumi devam etti.

-Muhtarın ifadesine başvurulacak, bakalım düğüne mi gelmişler, tekkeye mi? getirilmesine!..

İçinden bir oh çekti, hayatta yalan söylememişti Şeyh İsmail, Allah gene söyletmemişti.

Apar topar dışarı çıkarıldılar, ertesi gün yine kurbanlık koyun gibi kürsünün önünde sıralandılar.

-Muhtar hazır mı?

-Hazır efendim, dedi mübaşir.

-İçeri alın.

Muhtar korku ile içeri girdi, sağ taraftaki sanıkları görünce selam vermek ister gibi bir hareket yaptı. Sonra ellerini kavuşturup mübaşirin gösterdiği kürsünün önündeki yerini aldı. Beti benzi atmıştı.

-Söyle bakalım! Bu adamları tanıyor musun?

Muhtar önce Şeyh İsmail’e sonra yanındakilere baktı, müdde-i umumiye dönüp;

-Evet efendim bizim köydendirler.

-22 Nisan Perşembe günü köyünüzde tarikat toplantısı mı vardı yoksa düğün mü?

-Düğün vardı efendim.

-Bu kişiler de düğünde mi idi?

-Evet efendim.

-Çıkabilirsin.

Muhtar rahatlamıştı. Oysa kendini ne zorluklara hazırlamıştı. Sanıklarla birlikte içeri atılması bile işten değildi. Müdde-i umuminin de yüzünün gevşediği görüldü. Yine de duruşunu bozmadan,

-Sanıkların her ne kadar tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması hakkında 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 677 sayılı kanuna muhalefetten takibatına başlanılmışsa da yapılan soruşturma neticesinde anılan günde tarikat toplantısı değil sanıklardan Hasan Oğlu İsmail’in oğlunun düğünü olduğu tanık beyanları ile sabit olduğundan… Haklarında dava açılmasına lüzum olmadığına…

Sanıkların yüzü aydınlandı.

-Gidebilirsiniz dedi. Müdde-i umumi, tek tek teşekkür edip çıkan sanıklardan Şeyh İsmail’in gözünün içine baktı.

-Hoca! Hikâyemiz bitti.

Şeyh İsmail başını eğdi.

-Bitti şükür, dedi. Bilemedi ki biten bir devrin hikâyesiydi.

Köylüler Şeyh İsmail’i başında şapka ile köyün ortasında görünce bunu kıyametin yakın olduğuna yordular. Hatta bazıları bu manzarayı görmemek için evlerine kaçmıştı. Caminin önündeki tahta peykeye oturdu gelenler. Nazım Efendi ve Topal Rıza’nın başı açıktı. Geçmiş olsun diyenler sıraya girdi. Şeyh İsmail alelacele oğlu kara Ömer’in evden getirdiği papak denilen örme bir başlık geçirdi kafasına. Şeyhlerini azametli sarığı ile görmeye alışık olan köy halkı bir şeyhin başındaki papağa bir elinde evirip çevirdiği şapkaya bakıyordu. Hoş beşten sonra kısaca başından geçenleri anlattı Şeyh İsmail. "Dünya bildiğimiz dünya değil selavat getirin" diye bitirdi konuşmasını. Dursun yine bütün patavatsızlığı ile sordu.

-Taa kasabadan bununla mı geldiniz? Eliyle şeyhin elindeki şapkayı işaret ediyordu. Şeyh İsmail ateş saçan gözlerle baktı Dursun’a.

-Ya başı açık mı gelecektik? Aynı hiddetle kalkıp evine doğru yürüdü.

****

Hacı İsmail iki büklüm çalışmaktan ağrıyan beline elini koyarak doğruldu. Geriye doğru esneyerek tarlanın biçilmemiş tarafına baktı. Güneşin altında çalışmaktan esmerleşmiş alnından akan terleri sildi. Kunduz dağlarının eteğindeki köyüne baktı. Sonra oradan bakışlarını dağlarda, çam ormanlarında gezdirdi. Sonra elindeki orağı biçilmiş ekin yığınının üzerine atarak tarlanın sınırındaki armut ağacına doğru yürüdü. Ağacın altındaki toprak testiden maşrapaya su doldurup sırtını ağaca dayayarak oturdu. "Rençperlik güzel zanaat" diye düşündü. "İnsanın yaşı yetse de çalışa." Ama yaşı geçmişti, hem de çok. İleride ara vermeden çalışan oğlu ile gelinine baktı. 11-12 yaşındaki torunu da onlara ayak uyduruyordu. Ama Hacı İsmail uyduramıyordu işte. Her sabah "baba sen gelme biz yaparız diyorlardı" ama yapamıyordu. "Usanıyorum evde, hem fazla iş yapmam, şöyle bir dolanayım" diye çıkıyor, sonra da eline orağı alıyor, eh işte olduğu kadar.

Suyunu üç nefeste içti, yerinden kalktı, testide kalan suyla abdest aldı. Boşalan testiyi alıp tarlanın aşağısında ki gözeden doldurdu. Tarlaya geri döndüğünde hemen hemen dinlenmişti. Çalışmaya dalan oğluna baktı.

-Ömer, oğlum, namaz vakti.

Kara Ömer babasının sesini duyunca doğruldu, eşi ve oğlu da çalışmayı bırakıp babalarına doğru yürümeye başladılar. Birbirlerine yardım ederek abdest alıp yere serilen örtü üzerinde Hacı İsmail’in arkasında safa durdular. Namazdan sonrada azıklarını açıp yumuldular Allah ne verdiyse. Yemekten sonra yeniden işe koyulacaklardı ki köy yolundan kendilerine doğru gelen üç kişiye gördüler. Kara Ömer, eşi ve çocuğunu alarak işe döndü. Hacı İsmail yerden bir taş alarak ağacın altında, elindeki orağı bilemeye başladı.

Gelenler aşağıdaki köyün ileri gelenleriydi. Selam verip oturdular.

-İsmail Efendi ne olacak bu iş, sonu nereye varacak?

-Allah büyük, dedi Hacı İsmail nasırlı ellerini açarak.

-Köylerde namaz kıldıran yok, çocuklar hoca yüzü görmüyor, durum hiç iyi değil, dedi birisi.

-İyi değil, dedi öbürü. Sonra sustu, sustular hep birlikte bir zaman. İlk konuşan tekrar söz aldı.

-Geçen gün Memet Emmi’nin cenazesini yıkamaya imam bulamadık. Taa başka ilçeye gittik. Cenazelerimiz yerde kalacak, dedi.

-Allah korusun, dedi diğeri.

-Ne yapabilirim kardeşlerim, asılan, sürülen, müebbet hapse, küreğe, sürgüne mahkum edilen hocaları, âlimleri duymadınız mı? Tamam dini mübin-i İslam için hepsine varım, fakat ne işe yarayacak bu fedakârlığımız. İki gün ders versem üçüncü gün jandarma kapıyı çalar. Yazık olur...

Gelenler kalktılar, üzgündüler, tek tek tokalaşıp sarıldılar Hacı İsmail’e.

İşe koyuldu Hasan oğlu İsmail, orağın keskin ağzına başını uzatmış buğday başakları her sallayışta usulca yere seriliyordu. Kol işliyor dil Allah diyordu.

***

Son günlerde bu taleplerin ardı arkası kesilmiyordu. İstiyorlardı ki; Hacı İsmail yine Şeyh İsmail olsun, kendi köyünden, civar köylerden gelen çocukları gençleri okutsun, eğitsin. Onlar da artık köy imamı mı olurlar, başka başka yollara mı giderler kendileri bilir. En azından camiler imamsız cenazeler gassalsiz kalmaz. Ama olacak iş miydi bu?

Akşam yemeğinden sonra Hacı İsmail’in evinin kapısı çalındı. Altı yedi kişi açılan kapıdan "Tanrı misafiri almaz mısınız?" diye doluştu içeri. Bunlar köyden tanıdık komşulardı. Hoş beşten sonra mevzuya geldiler.

-Hocam derdimiz sence de malum, artık bize hayır deme. Kendi torununa ders verdiğini biliyoruz. Bizim çocuklardan ilmini esirgeme. Bizim çocuklarımız gâvur mu olsun?

Yanlarında getirdikleri 7-8 yaşlarında üç çocuk büyüklerin bir işaretiyle koyunlarından elifbalarını çıkardılar. Karşısında diz çöküp Hacı İsmail’in gözlerine diktiler gözlerini. Hacı İsmail, kuş yavrularının annesinin ağzına bakması gibi yüzüne bakan bu yavrulara baktı baktı, yüzüne tavana çevirip lahavle çekti.

-Açın cüzlerinizi, deyiverdi. Cüzler açıldı. Yıllardır asılmaktan kararmış yüzlerde bir sevinç penceresi açıldı. Oda aydınlandı.

Artık her yastı namazından sonra üç beş çocuk, gece karanlığında Hacı İsmail’in evine misafir oluyor e-i-ü, be-bi-bü sesleri kuş cıvıltıları gibi dolduruyordu odayı.

Cüzler yarılanmış, kısa sureler ezberlenmiş yeni bir huzur dalgası köyden ovaya doğru yayılır olmuştu.

Yine böyle bir gece ders halkası kurulmuşken hızlı hızlı kapı çalındı. Sesler sustu ve herkes korku ile birbirine bakmaya başladı. Sonra hızla ayağa kalkıp cüzleri, Kur’an-ı Kerim’leri topladılar, aynı hızla köşedeki sandığın dibine tıkıştırıp üzerine yandaki yatak yorganı kaydırdılar. Bu arada kapı öncekinden daha şiddetli olarak vurmaya başladı.

-Açın, yoksa kapıyı kıracağız!

Kara Ömer yavaşça kapıyı açtı. Açar açmazda başlarında bir gedikli ile jandarmalar doluştu odaya.

-Hakkınızda ihbar var, harf inkılabına mugayir eylem yapıyormuşsunuz!

-Hayır, dedi kara Ömer, iftira bu.

-Hayır ha! Göreceğiz dedi, gedikli, arayın, diye emretti yanındakilere.

Hızla atıldı jandarmalar, eşyalar, bohçalar, kap kacak havada uçuşmaya başladı. Bir kaç dakika sonra sandığın üzerindeki yatak yorgan yere atıldı. İçinden çıkan Elif-Ba kitapları ile iki mushafı çıkarıp çavuşun önüne dikildiler. Çavuş kızgınlıkla bağırmaya başladı.

-Defolun! Çıkın defolun, tekme tokat çocukları evden dışarı atıyordu. İçerde çocuk kalmayınca içerdekilere döndü.

-Yalan ha, iftira ha, bunlar ne, bunlar ne? Cüzleri tek tek sallayıp yere atıyordu. Tam Kur’an’a uzanıyordu ki Hacı İsmail mushafı almak için atıldı. Birden sırtına yediği dipçikle kendini yerde buldu.

Çavuş bu arada mushafı yere atmış ev halkının dehşetten büyüyen gözleri önünde çiğnemeye başlamıştı. Hacı İsmail, yattığı yerden gördüğü manzara karşısında kendini kaybetmiş beyni zonklamaya başlamıştı. Bu arada yıllar önce Ermeni komitacının kafasına salladığı orağı sandıktan çıkan eşyaların arasında gördü. Kapmasıyla çavuşun ayağına sallaması bir oldu. Her şey o kadar çabuk olmuştu ki odadakiler ancak çavuşun feryadı ile olan biteni anlayabildiler. Jandarmalardan birkaçı dipçiklerle saldırırken birkaçı da çavuşun bacağını sarma derdindeydi.

Yarı baygın şekilde, bir hücreye atılan Hacı İsmail, günler sonra bir gece vakti hücresinden alınarak yakındaki başka bir kasabaya nakledildi. Tren yolunun hemen yanındaki bu kasabanın cezaevinden birkaç gün sonra çıkarılarak tren istasyonundaki beyaz bir trenin son vagonuna bindirildi. Başında daima iki jandarma nöbet tutuyordu. Tren hareket edince iki refakatçisi kollarına girdi, sağa sola yalpalaya yalpalaya ön vagona kadar getirdiler. Burası bir tren vagonu değil sanki bir saray odası idi. Önlerindeki kapıdan bazı üst rütbeli subaylar girip çıktı. Sonra kapı açıldı. Yine kollarını hiç bırakmadan odaya soktular. Köşede bir masaya oturmuş kısa boylu, kısa bıyıklı bir adamın karşısında ayakta durdular. Adam tiksintiyle baktı önce, sonra elindeki kadehi üzerinde türlü türlü içki şişelerinin olduğu masaya bırakıp ayağa kalktı.

-Hoca! Hem kanunlara karşı gelmişsin hem de devletin çavuşunu orakla biçmişsin, yahu sen nasıl hainsin! diye bağırdı.

Hacı İsmail dönüşü olmayan bir yola çıktığını biliyordu. Artık ne olacaksa bir an önce olsun düşüncesiyle bitkin bir şekilde baktı adama.

-Kur’an’ı yere attı, üzerine bastı.

-Hoca hoca, bu hikâyeler bitti. Yeni bir dünya kuruldu. Bu köhnemiş hurafeleri, bizi geri bırakan bu yazıyı bıraktığımızı bilmiyor musun? Eski harfle eğitim yapmanın yasak olduğunu bilmiyor musun? Bak, kendini de yaktın.

-Öbür dünyada yanmaktansa bu dünyada yanarım, dedi Şeyh İsmail. Başını son bir gayretle yukarı kaldırarak.

-Bu dünyada yanarsın ha, bu dünyada yanarsın ha! Küplere binmişti kısa boylu adam. Masadaki kadehi içindeki ile birlikte fırlattı Şeyh İsmail’in yüzüne.

-Yansın bakalım, elinin tersiyle götürün şeklinde işaret etti odadakilere.

Şeyh İsmail’i elleri ayakları bağlı bir şekilde kömür tozlarının içine yatırmışlardı. Arada bir demir kapak açılıyor, kürekler hızlı hızlı simsiyah kömürleri homurdayan kızıl alevlerin ortasına savuruyorlardı. Öleceğini anlayınca son bir gayretle kıbleye çevirdi yüzünü. Anladı ki daha önce hiç yüzünü kıbleye çevirmemiş, yüzünden terler boşaldı. Alt dudağını ısırdı, gözlerini kapattı. “Allah,Allah, Allah, Allah!”

Zikrin ritmi lokomotifin ritmiyle birleşmiş, açılan kapaktan bir latif esinti gelmeye başlamıştı.

Lokomotif yoluna giderken birden ağır bir yük yüklenmişçesine yavaşladı. Bacadan çıkan duman zifire döndü ağır bir kurşun olup çöktü ovaya.

-Kapatın pencereleri, kapatın! diye bağırdı kısa boylu adam.

Pencereler kapandı.

Hikmet Dündar Arşivi
34 Sayı: 34 - Ağustos 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler