ey toprak duygularımın nemli yanı
gün batımı bayır aşağı gün ışıkları
kokladığım çiçekler üşür saksılarda
avazım çıktığı kadar çoğalan çığlığımla
gırtlağımda kutsal kelimeler
ah domur domur avucuma biriken özlemlerim
çeyrek yüzyıl ömrüm düşerdi dilimin kıvrımına
dokunurdum Gökkuşağı’na rüzgarı uyandırmadan
koşardım betimlenmemiş bir sevdanın peşinde
eğilmeden serin gölgelerin ıslaklığında
karışırdım saklı serüvenin asi saflarına
güç bela taşırdım kalabalıklar içinde geçmişe gömülen adımlarımı
taş avlulara pencere önlerine düşen inancımı kırbaçlayan ay ışığına
omuz verirdim sessizce kanayan gençliğimi dağlayan yangınla
yumuşardı aklımın korkuya dayanan beklentisi
bir çığlık süzülürdü içimde büyüyen fırtınayla
değerdi belli belirsiz yüzüme
dinleyin gençliğimde buza kesmiş nehirler
eskiyen güneşin kırmızısında efsunlu papatya
kareli bir defterin arasında
parçalı umutların üstüne yağan yağmur
susan albümlerde alabildiğine uzak anılara
yürüyemez onlar soğuktur elleri ayakları
patlar tomurcukları yüreğini döken öykülere
mülteci inançlarımla gövdeme biriken yorgunluğum
tez söylenmiş bir şarkının nakaratı
nabzımda atar şiir küllenir ocağımda sözün közü
yılgınlığımı köyün tortusuyla mayalayıp
varoşlarına taşırdım özgürlüğün şafağında
beklerdim gözleri çalınmış şehrin ufuklarında
hırkama birikmiş tozları sokaklara silkeler
bir kaleme tutunurdum nasırlanan ellerimle
içimi dolduran kutsal bir inanç dağlardı kalbimi
ağıdı yanan anaların çok uzakta zindan otağında
acıyla mühürlü hayatların kıyısında
bir maceraya benzerdi kıraç toprakta büyüyen umutları
karanlığın menzilinde koşardı bilinmeze
her sabah çırpınırdı bu simya
bir martının serüvene dokunan kanatlarıyla
saçlarımı tarayıp aynaları yumrukladığım yıllar
kimseler anlamazdı hırçınlığımı
saklardım onu beyhude bir zamanda savrulan rüzgâra.
sağanak sağanak yağmurla içime dökülen kor
ardına düşer çekingen bulutların
bakardı gözlerim ufukların eşiğine
düşünmezdim doruklarıma biriken gürültüleri
yaşardım öylesine.


