o gün
tılsımlı bir havanın sergüzeştine adanmıştı zaman
balçığa biriken ben, sen ve o
ansızın yok oldu
ateşin küllerinde doğan bu simya
dağıldı gökyüzüne
çölün kumlarında biriken su
kurbanlık bir çocuğun topuklarında fışkırdı
tarih sayfaları eskidi
aktı zaman
ruh üflendi balçıklaşan toprağa
sonra biz olduk.
biz bizdik başkaları başka
ne sağcıydık ne solcu
hiçbir hesabımız yoktu
hep bekliyorduk
bir duvar dibinde bir köşe başında
yasak kitapları okuyorduk geceleri
kamaşıyor gündüze dokunan bakışlarımız
yekinip çıkıyorduk her defasında yokuşu
dünyayı bulutların altına sıkıştıran süvari
yanında tespihleri sessizdi dervişlerin
düşüyordu sokaklara şubatın muhtırası
bulvarları süsleyen çığlıklar
sığınıyordu günün tedirgin ıssızlığına
uçurtmalarımız takılıyordu tank seslerine
bekliyordu el ele tutuşan insanlığı
susamış delikanlıların kuruyan dudakları
dinliyordu şarklı bir efsaneyi anlatan masalı
taşıyordu gökyüzü gerinmiş gecenin soluğunu
sonbaharın gazellenen günlerine
bağışlıyorduk sırlı kelimeleri
sürülüyor tanınmış cümleleri tanınmamış ruhumuza
esiyordu geçmişi geleceğe savuran asi rüzgar
yalnız kalan gençliğimiz kırılmış cümlelerin ortasında
altı çizilmiş sözlerimiz fotoğraflanmış eylemlerimiz
tutukluyordu kayda geçmiş suçlarımızı
birikiyordu kalabalıklar bulvarlara
kanatınca nümayişler dilimizi
miladı olmayan bir hayatın dizlerinde
duruyordu bir adam elleri böğründe
kaldırımlara dokunan ayakuçlarında sessizlik
şehri diriltecek fırtına esiyordu beyninde
saklıyordu sokaklara karışmayan bir tutkuyu
yakamıza iliklenip pençe vurulan suskunluğumuz
yürüyordu sabah gerinmiş bir tutkuyla üzerimize
vakit geçiyordu düşünüyorduk, başlarımız ellerimizin arasında
durulmuyordu yağmura karışan çığlıklarımız
hazır bekliyorduk bütün ihtimalleri yaşamaya
bekliyordu sonbahar yeminsiz sözlerimizi
elleri nasır tutan bir işçinin emeğiyle
suskunluğumuzu bozuyordu herkesi ıslatan yağmur
şapkasına duman değmiş köylü sözleri
ürpertiyordu içimize düşen uğultuyu
güneş geceyi sürgün ediyor çatlayan göğün altına
benziyorduk zamansız filizlenen yapraklara
mekteplerin nümayişleriyle
okul sıralarından savrulan poyrazla devinip
sallanıyorduk yakın fayların depremiyle
dadanıyordu gözlerimiz şehrin varoşlarında bir gürültüye
sözlerini alıyorduk memur emeklisi bir babanın
bir nefer edasıyla tutunuyorduk kutsal kavramlara
dalgalanıyorduk halkalaşan damlalar gibi
yaralıyordu yüzümüzü bumerang sözlerimiz
yeryüzünün okyanusa benzeyen şeffaflığında
kimi zaman kavruk yüzümüz
savruluyordu kış günlerine
zemheriye komşu meclislerin kıyısında
ekliyorduk cümlelerimizi ocağın başında üst üste
içimize biriken korla
tutuşuyordu çağları yakan kıvılcımlar
delikanlı özlemlerimiz vardı pazılarımıza biriken
çiseleyen yağmura bağlanan umutlarımız
bir sağanak gibi esrik duygularımızı esir alan
yıldırımlar çakıyordu bir bulutun gölgesine
kavgalarımız oluyordu aramızda
çağdaşlarımıza inat sebepsiz
tatsız tuzsuz politik sloganlar
kabartıyordu öfkemizi
çocuksu küskünlüklerimiz yüreğimize muska
bilinmiyordu sloganlarımıza bulaşan sevdamız
sevgimizde kardeşçe nefretimizde kardeşçeydi
başımızı döndürüp sarılmadık tabiata
bakıp duruyorduk bilime hep tereddütle
sanat bizim için anlaşılmaz bir kaftandı
şairleri çöle sürgün edip, özetliyorduk romanları
tutunuyorduk suskun kelebek kanatlarına
aşikar aşık olamıyorduk hiçbir gün hiçbirimiz
kafiyesiz şiirdik tüllenen bir buluta yazılan
birikiyordu selamlaşmadan geçtiğimiz sokaklara gençliğimiz
yedi bölge dört iklim bizim için
çizilen harita kalmıyordu
serilen bir düzlüktü dünya önümüze
yoktu kimimiz kimsemiz
doğuyla batının arasına tünemiş kaderimiz:
yazılıyordu kuzeyin güneye akan soluğuyla
eylül dilimize şarkı
iliklerimize biriken çekimserlik oluyordu şubat
bize tılsım katıyor Filistin
Kardeşlerin Müslümanlığı asi bir simya
devrilen şahların kıvılcımlı ateşi
yakıyordu kumsuz çölleri.
körpeydik, dedim ya ey kardeşim
sayılıyordu sözlerimiz kursağımıza biriken lokmalarla
kitabın kutsal bir yerinde aradığımız cennet
okunan ayetin tefsirinde
yapışıyordu peltekleşen dilimize
dünyanın en yüksek tepelerine biriken fırtına
dokunuyordu çölün sıcak soluğuna
kuruluyordu zalimler için bir cehennem bir mizan
mahşer günlerine bırakılan hesaplarımız
doğunun dağından batının denizine savrulan sloganlarımız
kahrolsun izmleri, yaşasın umutlarımız,
kurulan cendereydi dimağımıza
ey dostum
asılıyordu muti olan dileklerimiz kutsal levhalara
bükülen boynumuza cesaret veren
bir nehrin asi kıvranışıyla
sıkışıyordu sloganlar mektepli resimlere
örselenen delikanlılığı dizginleyen ruhumuzdaki kelepçe
birleşiyordu resmi çekilmemiş gök kuşağıyla
o gün neredeydiniz?
Şimdi neredesiniz?

