Muhteşem bir yağlı tablo ya da çekimi doğru yerden yapılmış ve muazzam kareleri yakalamış cazibeli bir fotoğraf güzeldir, fakat canlısı daha da güzeldir. Tıpkı en iyi taklitin dahi hiçbir zaman aslı olamayacağı gibi. İşte böylesine bir gerçekliği hissederek Selçuk’ta geziniyordum. Ayrıntılar ve bitmeyen doğa keşifleri her zaman ilgimi çekiyordu. Efes’teki mermerlerin, Meryem Ana Evi ziyaret yerindeki dilek kâğıtlarının, neredeyse hiçbir iz kalmamış Artemis Tapınağı’nın, Saint Jean Kilisesi ve eski şehrin kalıntılarının altındaki Anadolu’nun ilk camilerinden; İsa Bey camiinin müşahedesi, onları, tabloda, fotoğrafta görmek hatta bir belgesel filmde izlemekten daha olağanüstü bir heyecan veriyordu. Zira onları sadece görmüyordum aynı zamanda tarihini ve insana ayrı bir tat veren esrarengiz havasını da soluyordum. Çünkü tarihin kalıntılar, enkazlar, harabeler içinde her insana bir mesaj bıraktığına inanıyordum.
Bastığım mermerlerde, insanı hayrete düşüren sütunlarda, devasa heykel ve mimaride, antik tiyatroda ve hatta geçmişten günümüze gelmeyi başarmış her bir taş parçasında bir sonuç, bir mucize arayışı ve beklentisi içinde gezinirken mutlaka çevremde dolaşan ve tıpkı benim gibi arayışlarını sürdüren ve bu esnada anı ölümsüzleştirmeye çalışan her insan da dikkatlerimden kaçmıyordu. Her yerin ayrı bir büyüsü vardı ve aynı zamanda bir müşterisi. Efes, Meryem Ana Evi dolup taşarken, dünyanın yedi harikasından biri olarak bilinen ve ülkemizde anlamlı tek bir parçası dahi kalmamış Artemis tapınağının ve iyice harabeye dönüşmüş Saint Jean kilisesinin ziyaretçileri oldukça azdı. Bunlardan daha mütevazısı ve unutulmuşu ise, Aydınoğulları tarafından yapılan Selçuklu mimarisi özelliği taşıyan ve ancak tesadüfen farkına varabildiğim İsa Bey camisi idi.
Tarihin tortusuyla kireçlenmiş, yaşlanmış havası içinde gerçekte iki minaresi varken biri yıkılmış diğeri de klasik minare şeklinden ziyade yuvarlak bir sütün şeklinde göğe yükselen ve bu iki minarenin hemen altındaki kubbelerini muhafaza eden caminin, Anadolu’nun pek çok camiinde olduğu gibi görkemli bir yüksekliği ve kapısı bulunuyordu.
Kapıdan girdim. Karşımda bir cami beklerken, üstü kapalı bir alana gireceğimi düşlerken cennet bahçesi gibi geniş bir bahçeyle karşılaştım. Pek alışıldık bir şey değildi bu. Geniş bahçenin ortasında gayet düzenli bir yeşil alan etrafında tarihi sütunlar, eserler ve ağaçlar iç içe bir düzen içindeydi. Selçuk’un pek çok yerindeki tarihi hava burada da kendini hissettiriyor, gözlerinizin önünde bu bahçede kim bilir kimlerin oturup dinlendiğini, namazı beklerken sohbet ettiğini, alış veriş yapıp, dini ve siyasi tartışmalarda bulunduklarını düşleyebiliyordunuz. Zira bu bahçe hakikaten de bir zamanlar sosyal hayatın yaşandığı büyüklükteydi. İçindeki zeytin ağaçları da bu ruhu tamamlıyordu.
Kapıdan girip bahçeyle karşılaştıktan sonra sağ tarafınızda da neredeyse bahçe kadar büyüklükte ya da daha az büyük namaz yeri vardı ki oldukça sadeydi. Etrafımdaki turistlerin inceleyici ve başlarını tavana kaldırarak bakışları haricinde öyle enteresan bir durum yoktu. Bu sadelik, beni bir anda tarihi eserden insanları gözlemlemeye itti. Bir yabancı grup içinde siyahi ve beyaz insanların bulunduğu, muhtemelen Amerikalı turistler sakin sakin fotoğraflarını çekiyor, kimi zaman da kendi aralarında konuşuyorlardı. Onlarla paralel ziyaretim uzun sürmedi ve peşlerinden kapıdan çıktım. Hemen önümde siyah ve kel ama başında bir kovboy şapkasıyla turist merdivenlerden iniyordu. Merdivenleri iner inmez hediyelik eşyaların satıldığı düzlükte, siyahi derisinin ve hasırdan kovboy şapkasının altında renkli gözlüklerle bakanın bir kadın olduğunu fark ettim. Üstelik kel bir siyahi kadın! Karmakarışık ve barışık, iç içe ne kadar da güzel yaşıyorlardı diye düşündüm. Belki de onları başarıya sürükleyen en önemli şeylerden biri de, her ne kadar bazı olumsuz ırkçı davranışlara rağmen, genel anlamda farklı ırk, din ve kültürden insanla birlikte yaşamayı kabullenmiş olmaları yatıyordu. Elbette bu bir varsayımdı. Fakat Amerika’nın dünyanın çeşitli yerlerindeki yetenekli insanları, tıpkı Osmanlı İmparatorluğunun devşirme sistemi gibi kendine çektiği bir gerçekti. Bu yüzden herhangi bir alanda başarılı biri varsa onu ya Amerika sahipleniyor ya da o kendisi bizzat Amerika vatandaşlığına giriyordu.
Onları öylece izlerken dikkatim birden turistlerden hediyelik eşyaları satan adama kaydı. Kaymaması da mümkün değildi. Zira gözden kaçacak gibi değildi. Kısa boylu, matruş suratlı ve takım elbiseli satıcı, mükemmel şekilde İngilizce konuşarak turistlere önce isimlerini soruyor, ardından da isimlerini kendi özel kartpostalına Arapça yazarak bir zarfın içinde hediye ediyordu. Kur'an dedi, hediyelik eşyaları tanıttı, bir kaç şey sattı, sattıklarının karşılığı aldığı dolarları bir çırpıda cebine soktu. Ama bunları yaparken, konuşmalarının arasında ve hatta konuşurken dahi güldü. Bu gülümseyişi aklıma iyice kazınmıştı.
Yabancı turistler, turdaki elemanların acelesiyle oradan ayrıldılar. Şimdi sıra bana gelmişti. Yabancılarla ilgilenirken zaten bana daha önce "sırada bekle, seninle özel ilgileneceğim" dercesine işaret etmişti. Nihayet döndüğünde, “onlar yabancı sen bendensin” muamelesini hemen hissetmeye başladım. Hemen adımı sordu ve hızlıca özel kartına ismimi Arapça yazdıktan sonra zarfa koyup hediye etti ve “kih kih kih” diye güldü.
Öykülerde gülme sesini vermek için kullanılan bu ses adamdan aynen çıkıyordu. Ben daha sormadan o kendini tanıtmaya başladı. İsa Bey caminin emekli imamı olduğunu hemen elindeki kataloğu açarak, cami içinde diz çökmüş imam cübbesi ve kavuğu ile çekilmiş fotoğrafıyla ispatladı. Fotoğrafı kenara koyduktan sonra ellerini avuçlarında birleştirip, ardından yine "kih kih kih" diye güldü.
- "İngilizceyi ne güzel konuşuyorsunuz" dedim.
-"Sadece İngilizce mi? Almanca, Fransızca, İspanyolca…" dedi ve ardından tahmin ettiğiniz üzere güldü.
Onu dinlerken kendinizi özel hissediyordunuz. Konuşmaları çok sessiz, sanki gizli bir şeyi ifşa ediyormuşçasınaydı. Üzerine yaptığı "kih kih kih" de o ifşanın sosuydu. Belli ki neşeli ve hayatından memnun biriydi ya da belki de başardıklarından dolayı gurur duyuyor ve bunun keyfini çıkarırcasına gülüyordu. Karşısındaki insanın onun başarısını hayretle karşıladığı ölçüde de gülüşleri daha da bir keyifli hale geliyordu. Onu güldüren şaşkınlıktı.
- "Almancayı da mı biliyorsunuz?" diye yine hayretle sorunca emekli vaiz bu defa önce kısaca güldükten sonra sinsice bir sırrı yalnızca size söylercesine:
-"Almancayı daha iyi biliyorum" dedi ve sosunu döktü.
-"Peki, nasıl öğrendiniz bütün bu dilleri?"
O artık bu sosu cümlelerinin önüne ve sonuna koyarak konuşuyordu.
-"Çalıştım ”dedi.
Kabul etmeliyim ki, ona bu sözüyle hayranlık duydum ve kendimden utandım. Demek ki insanoğlu çalışarak birden fazla dili anadili gibi konuşabiliyordu. Ona artık saygı dolu gözlerle bakıyordum ve belki de gülümseyişlerini, sözler arasına eklediği o sosu haklı bir keyfin tadını çıkarmak olarak görüyordum ki, onun bu hali artık pek garibime gitmemeye başlamıştı.
Onu öylece kabullenmiş olmanın verdiği yavaşlamayla, asıl konu alışverişe gelmişti. Tam ona bir antik gibi duran sürahiyi gösteriyordum ki, çevremizde bir anda biten bir çocuğun çenesine dokundu, bir diğerinin başını sıvazladı ve “bunlar cennet kuşları!” dedi.
Gösterdiğim eşyaya öylesine baktıktan sonra hızla:
-Onu evime bile almam, diye ekledi.
Elbette böylesine iddialı söz, alıcının faydasını gözetme anlamı taşıdığından satıcıya olan güveni perçinliyordu. Bu rahatlık ve güvenle kendimi onun tekliflerine açtım ve hem konuşmalarında hem de davranışlarında çok hızlı hareket eden eski imam, porselen bir demlik altlığı tavsiye etti ve kâğıdına çabucak sarıp “10 TL sana! diyerek elime tutuşturdu. Bu güvenin verdiği saflıkla hemen çoktan paketlenmiş porselen altlığı alıp, bu ücreti ödedim. Onunla tanışmanın verdiği heyecanla oradan ayrılıp, Şirince’ye, o eski Rum köyüne doğru yola koyuldum.
Şirince artık bir köy değildi. Hediyelik eşyaların ve şarapların, çeşitli yöresel gıdaların satıldığı turistik bir alandı. Kendinizi köyün tarihi havasına girmeden bir kapalı çarşıda gibi hissetmeniz içten bile değildi. Nitekim ilk önce siyahi, kel kadının başında gördüğüm kovboy şapkası da, İsa Bey caminin altındaki eski imamın beğenmeyip satmadığı eski sürahi ve önerip sattığı porselen demlik altlığı da hemen karşımda duruyordu. Sebepsizce porselen demlik altlığını aldım ve sordum:
-Ne kadar?
-4 TL.
Gözlerimin önüne o kavuklu ve cübbeli haliyle satıcı geldi. Üstüne bir de “kih kih kih” gülüyordu.
