Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak (mı?)!..
TEMMUZ Sayı: 17 - Aralık 2017

“Husserl’in benlik/bölünmelerinin kıvrımlarını ve onun öznenin deneyüstü kuruculuğunu onaylama çabalarını; Wittgenstein’cı ve post-Wittgenstein’cı felsefede semantik ile pragmatik arasındaki ayrımın zayıflamasını; Kuhn’un paradigmalarının niteliğini; Faucault’da epistemes’ten dispositifs’e geçişteki çözülmemiş problemleri; Quine’da dogmasız ampirisizmin pragmatik dönüşünü düşünü.”

Ernesto Laclau, Politika ve Modernitenin Sınırları, Sarmal yay. s.90

Parağrafa; ‘Bu ne saçmalık?’ ya da ‘Yazar ne kadar çok şey biliyor.’ aralığında tepkileri duyar gibiyim! Oysa, Anlaşılmazlık Sendromu” aslında yazılanların içeriğinin derinliğinden değil, gerçekten anlaşılmaz olmalarından kaynaklanıyor!

Çağımızı nasıl tarif edersiniz? Kuşku yok ki cevap kişiden kişiye değişecektir. Küreselleşme, internet çağı, bilgi çağı, teknolojik devrim, Amerikan İmparatorluğu, tek kutuplu dünya, ahlaki yozlaşma, adaletsizlik, işsizlik çağı vb. cevapları duyar gibiyim.

Bununla birlikte gündemi daha yakından takip edenler; postmodernizmin yükselişine, Aydınlanma ideallerinin modası geçmiş olduğuna, sağ-sol ayrımının anlamsızlaştığına falan değinecektir.

Soru ‘Çağımızı nasıl tarif edersiniz?’ şeklinde olunca nesnel ve tarafsız bir yanıt verme ihtiyacı duyarız. Oysa soru, ‘Nasıl bir çağda yaşıyoruz?’ diye sorulursa çok rahat öznel fikirlerimizi eleştirel, karamsar ya da iyimser yorumlarla dışa vurabiliriz.

Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in dediği gibi; ‘Eğer yeterince büyük bir yalan uydurur ve sürekli tekrarlarsan, sonunda insanlar buna inanacaktır.’ Belki bizler de, verdiğimiz cevapların hakikat olmadığını bilsek bile öznel fikirlerimizi tekrarlayacağız.

Bir yandan politikacılar, medya ve reklamlar kavramların içini boşaltıp, değerli her şeyi kendi çıkarlarına yönelik kullanıp, manipüle ederken, öte yandan ‘postmodern’ teorisyenler bir gerçekliğe tekabül eden kavramların geçersizliğini ilan ediyorlar. Ve aynı jargonu taklit eden küçük bir grup insanın anlayabildiği, ‘yepyeni’ kavramlar icat ederek, anlaşılmazlık kisvesi altında çok derin şeyler söyledikleri izlenimi oluşturup, takdir bekliyorlar. Bu dili kullanmamayı tercih edenleri de, çağın gerisinde kalmış olmakla itham edip küçümsüyorlar.

‘Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ dediğimiz anlar, ister kişisel bir şok, ister toplumsal bir travma olsun, o anda çok canlı hissedilse ya da medya tarafından binlerce kez tekrarlanan görüntüler yoluyla belleklere kazınsa da, üzerinden yeterince zaman geçince ve konu kişisel ya da toplumsal gündemimizden düşünce, aslında çok fazla bir şeyin değişmediğini görürüz.

Kendiliğinden, süreç içinde, yavaş yavaş gerçekleşen değişimleri, yaşarken algılamamız oldukça zordur. Olay toplumsal değişimlere konu olduğunda, çoğu zaman yaşarken çok önemli ve sıra dışı bulduğumuz olaylar sonraları bize çok doğal ve normal gelir.

Tarih, politik ve dini savaşlarla mı dönüşüyor? Tarihin motoru teknolojik ilerlemeler mi? Tarihi yapan büyük insanlar mı, yoksa ezilenlerin mücadelesi mi? Bunların her biri tarihi yorumlamanın farklı yolları deyip geçecek miyiz? Yoksa bazıları daha mı belirleyici? Veya asıl sorulması gereken soru; tarih bir sürekliliğin tarihi mi, yoksa keskin kırılmaların mı?

Hegel’in, ‘Hukuk Felsefesi’ isimli kitabının girişinde; ‘Minerva’nın baykuşu ancak karanlık bastıktan sonra uçmaya başlar’ derken kastettiği şey, felsefenin her şey olup bittikten sonra, belirli bir mesafeden geriye bakarak olayları anlamlandırabileceği, her düşünürün kendi çağının çocuğu olmasına rağmen, içinde yaşadığı çağı bütünsel olarak kavrayamayacağı mıdır?

Gerçekten de modernizm ile postmodernizim arasında büyük bir kırılma ve dönüşüm yaşandı mı? Yoksa bu ikiliğin vurgulanması bir şeyleri gözden kaçırmak için mi? Bu soruları sormak gerekiyor!

Postmodern düşünürlerin temel eleştirisi ‘Aydınlama Felsefesi’dir. Eleştiri, Adorno ve Horkheimer’in 1944’de yazdığı, ‘Aydınlanmanın Diyalektiği’ kitabıyla başlar. Ortaya koydukları görüş; 18. yy. düşünürü Leibniz’in, yaşadığımız dünyanın olası dünyaların en iyisi olduğu iddiasına dayanan, aşırı iyimserliğinin antitezi gibidir.

Frankfurt Okulu’nun bu iki düşünürü, aydınlanmanın totaliter olduğunu, aklın araçsal akla indirgendiğini ve faşizmdeki akılcı biçimde hesaplanan kötülükten sorumlu olunduğunu söylerler. Benjamin onlara; ‘Uygarlığın bir barbarlık dokümanıyla zamandaş olmayan hiçbir dokümanı yoktur’ diyerek destek olur. Aynı kapıdan giren Bauman; ‘modernitenin ortasındaki Nazi soykırımının kolektif belleğimizde yarattığı travma’yı analiz eder. Faşizm modern toplumdan bir sapma değil, modern toplumun bir başka yüzüdür! Modernitenin de, üzerinde barbarlığın geliştiği verimli bir zemin olduğunu söyler!

Suçlu bellidir. Doğaya egemen olma arzusu ile akılcılık, ne pahasına olursa olsun teknolojik gelişme hedefine yol açmış, bunun savaş sanayisinde kullanılması ve çevre üzerindeki etkileri binlerce hayata mal olmuştur. Bauman; ‘modern dünyada kötülüğün akılcılığını, akılcılığın kötülüğünden ayırmak zorlaşmaktadır’ demektedir.

Bununla birlikte eleştirilen modernite çok muğlak bir kavramdır. Kimi zaman aydınlanma ile kimi zaman kapitalizm ile özdeş olarak tanımlanmaktadır.

Klasik kapitalizm hikâyesini okuyan bir kişi bugün çok rahatlıkla şu sonuçlara ulaşabilir. Küreselleşme; yani teknolojik ve iktisadi ilerleme kaçınılmaz olduğu için, önceleri, ‘nasıl bir toplum istiyoruz?’ sorusundan beslenen ideolojiler öldü ve kapitalizm ‘tarihin sonu’ tezi ile zaferini ilan etti! Artık kapitalizmle mücadele gerçek dışıdır! Olsa olsa reformlar yapılarak daha ‘insani bir kapitalizm’ hedeflenebilir.

Kapitalizmi, eski Yunan şehirlerindeki ticaret ilişkilerinde arayanların yanında, İngiltere’nin 16. yy’da yaşadığı radikal değişimlere bağlayanlar da mevcut. Bununla birlikte kapitalist hareket yasaları, yani herkesi rekabete zorlayan piyasa buyrukları hiç değişmemiş, sadece daha evrenselleşip, hayatımızın her alanına nüfuz etmiştir. Bu nedenle Wood; küreselleşme gibi muğlak bir kavram yerine ‘kapitalizmin evrenselleşmesi’ demeyi tercih eder.

Bugün ulus-devletin güçlü olduğu erken kapitalizm ile ulus-devletin güçsüzleştiği geç kapitalizm ayrımı doğru bir ayrım değildir. Çünkü her iki dönemde de ulus devletler araçtır. Devlet; yasal düzenlemelerle içerdeki muhalefetin bastırılması için polis gücünü, iktisadi çıkarları güvenceye almak için orduyu, sosyal hakları talep edenleri engellemek için mahkemeleri kullanır. Aslında mülksüzlere karşı mülk sahiplerinin yanında olduğu halde, tarafsızmış gibi görünmeyi başarır. Gerekli altyapıyı sağlayarak dün sermaye sahiplerinin, bugün çokuluslu şirketlerin gücüne hizmet eder.

Serbest piyasa ekonomisi tarafından piyasa fırsatları kavramı ile sunulan imkânlar, onları kullanabilen yetenekli bireyleri bekler. Oysa sonsuz olanak vahası oluşturan bu algı, piyasa buyruklarıdır! Hem emekçileri hem kapitalistleri rekabete zorlayan baskıcı bir mekanizma…

Modernizm, tüm dünyaya kendi ahlaki değerlerini sömürgecilik yoluyla diğer halklara empoze etmek istedi. Pek başarısız oldukları da söylenemez! Araçsal aklı ilah yapan John Locke gibi birisi rahatlıkla; ‘Sömürgelerdeki yerliler toprağı verimli kullanamadığı için, Batılılar bu topraklara el koymalıdır’ diyerek bu ahlakı meşrulaştırabilir.

Postmodernizmin tüm itirazlarına rağmen modernizmin asıl amacına hizmet ettiği açık. Onun, modernizm eleştirileri birçoğumuza sevimli gelmekte. Oysa ‘tek batıl doğru’ tekilliğinden, ‘yüzlerce batıl doğru’ çoğulluğuna evrildiğimizi görmemiz gerekiyor. Sonuç sömürü araçlarının kendini meşrulaştırması olarak karşımıza çıkıyor, maalesef!

Modernizm ve postmodernizm arasındaki kırılmayı vurgulayanlar, geçişin tarihsel bir dönüm noktası olduğunu iddia edenler, bunu esnek üretim ve bilgi çağına geçişte arıyorlar. Oysa postmodernizm iktisadi altyapıda değil, kültürel kodlarda bir kırılmaya tekabül eder. Dünün moda tabiri düzen olurken, bugünün modası kaos oluyor. Çok kültürlülük boyası ise vakayı sevimli hale getiren argüman!

Bugünün dar çerçevesine ve önyargılarına saplanmamak için geçmişi yeniden değerlendirip, geleceği hayal etmeye çalışmak gerek.

17. yy. bilimsel devrimlerinin ardından geleneksel otoritelere duyulan inanç sarsılınca, entelektüeller yepyeni bir çağda yaşadıklarını düşündüler. Modernliği geçmişten radikal bir kopuş olarak tanımladılar. Eskiler ile modernlerin kavgasında, doğanın bilgisi ile toplumsal yarar arasında bir bağ kurmak için hararetle; ‘Bilimsel ilerlemenin sonucunda toplumsal ilerleme de gerçekleşir mi?’ sorusunu tartıştılar. Böylece toplumsal yarar adına, toplumsal ayar yapılması kaçınılmaz oldu.

Bilimsel deney sayesinde, bilginin artışı ile doğa üzerinde daha fazla güce sahip olan insan artık ihtiyaçlarına rahatça karşılayabildiği için mutludur. Bunun yanında bilim ve sanayideki ilerlemenin karanlık yüzü gözden kaçmış, teknolojik ilerlemenin bedeli, erdem ve mutluluğun yitirilmesi olarak ödenmişti. Ve insan-doğa ilişkisi, insan-insan ilişkisine genişleyip sömürü sistematik bir hal almıştı.

“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” dediğimiz, ancak hayatın akışı içerisinde tekrar seyrimize koyulduğumuz zamanlar o kadar çok ki; belki de her yeni gelenin, ‘eskiye rahmet okutması’ buna sebeptir. Oysa hiçbir şey eskisi gibi olmayacak serzenişi, eskiye özlem olmaktan çıkıp, bir başkaldırıya dönüştüğü zaman belki anlamlı olacak. Kişilik bölünmeleri yanında, kimlik erozyonları yaşadığımız bu zamanda, insanlığın buna pek niyeti yok gibi duruyor!

Sinan Ön Arşivi
17 Sayı: 17 - Aralık 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler