28 Şubat’ın soğuk günlerinin bizi düşürdüğü mahpus damında kitap okumaları yaparken daha önceden aldığım fakat ‘dışarıda’ okuma imkânı bulamadığım bir kitabı okumak için ‘içeride’ planlama yaparak kütüphanemden o kitabı istemiştim. O kitap, Mian Muhammed Şerif’in editörlüğünde yazımı gerçekleştirilen ‘İslam Düşüncesi Tarihi’ isimli dört ciltlik bir eserdi. Kitapları alıp okumaya başladığımda, isimler, düşünce okulları, eserler, İslam öncesi düşünce sistemleri vs. birçok bilgi altında zihnimin gidip geldiğini hatırlıyorum. Fakat kitapları evirip çevirdikçe bunun bir taslağını çıkarmam gerektiğini düşünerek kaleme sarılmış ve ‘Kişi ve Mektep Merkezli İslam Düşüncesi Tarihi Taslak Denemesi’ başlığını uygun görerek kendime göre bir harita çıkarmıştım. ‘İslam Düşüncesi Tarihi’ni kendime göre dönemlere ayırmış, isimlendirmiş, önemli kişileri ve okulları meşreplerine ve disiplinlerine göre bir sınıflamaya tabi tutmuştum. Bu sınıflamam kronolojik bir tasnife dayanıyordu. Bu tasnif içerisinde kişiler ve ekoller ana gövdeyi oluşturuyordu. Tasnifimi ilk dönemden başlayarak yirminci yüzyıla kadar taşımış ve kitabın hacminin dışında eklemeler de yapmıştım. Bu taslak önerimi zihnimde, benim gücüm yetmese de bir gün yapılacak bir çalışmanın rüşeymi olarak tatlı bir hatıraya dönüştürdüm. Bir hatıra olarak kalmasına gönlüm razı olmadığı için de birkaç seminer çalışmasında gençlere de anlatmaya çalıştım.
Fakat bu kendince okuma denemesinde klasik usul ilimleri, felsefe, kelam ve siyaset düşüncesinin dışına çıkan bir genişlik mevcut değildi. Mesela şehirler yoktu, mimari eserler yoktu, haritalar yoktu. Bu yönüyle zaman boyutuyla sınırlı bu düşünsel çabam mekân boyutundan mahrumdu. Hala nüshalarını sakladığım bu çalışmanın benim zihnimde oluşturduğu heyecanı ve düşünce geleneğimizi bütüncül bir kavrayışla ele alma ihtiyacını yakalamış olmayı kendi adıma hep önemsedim.
Aradan yirmi yıl geçmiş ve şimdi ellerimin arasında ‘İslam Düşünce Atlası’ (İDA) ismiyle yayınlanan üç ciltlik muhteşem bir eser var. Bazı eserler vardır ehlince bilinir. Ben bu kitabı aldığım günü kendi adıma zenginleştiğim, heyecanlandığım ve mutlu olduğum bir gün olarak hatırlayacağım. ‘İslam Düşüncesi Tarihi’ beni nasıl heyecanlandırdı ise ondan daha fazla ‘İslam Düşünce Atlası’ heyecanlandırmıştır. Aynı şekilde İsmail Raci Farûki’nin ‘İslam Kültür Atlası’ da benim için bir zenginlik kaynağı olmuştur. Eserin tanıtım ve takdimi üzere tertip edilen programa da bu heyecanla iştirak edip kitabımı aldım. Tanıtım programı ilgililerinin heyecanla iştirak ettiği bir program oldu. Kitabın editörü, danışmanları, destekleyicileri bu nadide eserin oluşum sürecine ve muhtevasının önemine değinen konuşmalar yaptılar.
Hayalim gerçekleşmiş ve yapılmasını beklediğim çalışmanın harikulade bir örneği hazırlanmış ve ellerimin arasına düşmüştü. Benim tek bir akılla düşünmeye çalıştığımın çok daha ötesinde mücmel bir aklın eseri olan bu harika kitaplar, zaman ve mekân bütünlüğü içerisinde düşüncenin hayatiyet bulduğu disiplinleri efradını cami ağyarını mani bir kavrayışla bir araya getirmiş ve kendi semasının yıldızları önünde gerilen perdeyi yırtıp atmıştır.
Neyi Kaybettiğini Hatırla
İslam düşüncesine dair bir dönemlendirme çalışması ve bütünü keşfe yönelmek için parçaların birleştirilmesini kendisine ana izlek seçen bu çalışma, zaman, mekân ve dil bağlamları içerisinde üretilen metinlerin sistematik bir analizini içeriyor.
Gayretli ve sabırlı düşünce adamı İbrahim Halil Üçer’in kaptanlığında, İhsan Fazlıoğlu ve Lütfi Sunar’ın kılavuzluğunda yelkenlerini açan bu sefine, yüzlerce insanın gayreti ile üç yıl içerisinde kültürel coğrafyamızı dolaşmış, nerede bir ayak izimiz varsa, nerede bir ezan sesi duyulmuş ise, nerede bir çeşmenin kurnasından besmele ile su içilmişse, nerede bir kitap yazılmış ve okunmuşsa, nerede bir şifahane, han, hamam varsa, bulabildiği kadarıyla bütün limanları dolaşmış ve bize önemli bir birikim getirmiştir.
Bu önemli çalışma için hem tebrik hem de kendi adıma teşekkür ediyorum. İslam düşünce geleneğini on dört asırlık birikimiyle dönemlendirip, zaman boyutunda geçişleri ve değişimleri bizlere somutlaştırarak düşünsel zaman bilinci oluşturuyor. Bugüne dair de, nerede bulunduğumuzu, bulunduğumuz yere nereden geldiğimizi hatırlatıyor. Diğer yandan ise, tüm insanlık tarihi içerisinde yeni bir koridor açarak tarih ve düşünce yazım çalışmalarında kapı dışarı edilen İslam Düşüncesi birikimini dünya mirası içerisine yerleştirerek, düşünce ve hikmetin insanlığın ortak birikimi olduğunun altını çiziyor. Bunu yaparken gözlerini kendi semasından asla ayırmıyor.
İslam Düşüncesini kültürel coğrafyamızın tamamında her tür düşünce okulu ve her türden disiplin içerisinde üretilen birikimin toplamı olarak görmek gerekiyor. Senegal kıyılarından Hint Okyanusu’na, İşbiliye’den Urumçi’ye, Saray Berke’den Hartum’a, Aden Körfezi’nden Bahçe Saray’a kadar oluşan merkezi kültürel yoğun coğrafyamız ve bunun etrafında halelenen etki alanımız içerisindeki tüm birikim İslam Düşüncesinin pratik ve somut yansımalarını oluşturur.
İslam Düşüncesi Tarihi’ni, 1. Klasik Dönem (H.1 / M.VII – H.5 / M.XI Yüzyıllar), 2. Yenilenme Dönemi (H.6 / M.XII – H.10 - M.XVI Yüzyıllar), 3. Muhasebe Dönemi (H.11 / M.XVII – H.12 - M.XVIII Yüzyıllar), 4. Arayışlar Dönemi (H.13 / M.XIX – H.14 / M.XX Yüzyıllar) olarak dört döneme ayıran İDA, her bölümde okuyucuya o dönemin temel özelliklerini yansıtan girizgahlar sunuyor. Her bölümde dönem yazıları ve akabinde ilgili alan yazıları, temel metinler, bilgin maddeleri, mimari eserler, şehirler, kurumlar ve nihayet haritalar ile zaman ve mekân bütünlüğü içerisinde düşüncenin serüvenini somutlaştırıyor.
Bir Düşünce Evreni Tasavvuruna Doğru
Düşünce, maddi ve manevi unsurlarla oluşur. Düşüncenin her bir parçası da onun bütünlüğüne nispetle anlamlı hale gelir. Müslümanların tarihi on dört asırlık bir tarih olabilir ancak, yeryüzünde insan olarak tarihimiz on dört asra ilave edeceğimiz ilk insandan İslam’ın vahyine kadar olan zamanın toplamından ibarettir. Aslında öncelikli olarak bu bütünlüklü ontolojik telakkinin geliştirilmesi gerekir. Bunun da ötesine geçmek istersek, ontolojik, kozmolojik ve metafizik olarak insan ve diğer canlıların yaratılış, varoluş, konumlanış süreçlerini dahi zamansal tarihimiz içerisine katabiliriz. Bu idrak bizi bütünlük duygusuna ulaştırır ve köksüzlükten kurtarır.
İDA, dönemlendirme çalışmasına kavramsal bütünlüklü bir yaklaşım getiriyor. Klasik Dönem için tedvin, tasnif, tebvîb, Yenilenme Dönemi için ise tahkik, tahrîr ve ta’dîl kavramlarını öneriyor. Yenilenme Dönemi’ni de Erken Yenilenme ve Geç Yenilenme Dönemi olarak ikiye ayırıyor. Burada da Erken Yenilenme’ye tahkîk ağırlıklı bir evre, Geç Yenilenme’ye ise ‘yöntemsel bütünleşme’ evresi olarak bakıyor. Muhasebe Dönemi, Geç Yenilenme’nin uzantısı olarak kadime nispet edildiği gibi, Batı’da ortaya çıkan ve dünyayı etkisi altına alan cedîde nispetle de mevcudun muhasebe edilmesine yönelik bir yoğunlaşma dönemidir.
XIX. ve XX. asırlarda İslam dünyası hemen her alanda büyük düşünsel, siyasi ve askeri değişim ve dönüşümlere sahne olmuş ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra coğrafyası parçalanmış, kültürel mirası yağmalanmış, yoksulluk ve bilgisizliğin esaretine düşmüştür. Bu dönem Arayışlar Dönemi’ni oluşturmaktadır. İslam dünyasının kültürel havzaları u dönemde birbirinden kopartılmış ve Batı saldırısı karşısında geriye düşmüştür. Ancak İslam Düşüncesi hiçbir zaman hayatiyetini kaybetmemiştir. Ancak gerçek odur ki; etkileri günümüzde hala kuvvetli biçimde hissedilen büyük bir buhran içine düşülmüştür.
Çağdaş İslam Düşüncesi ise haklı veya haksız, giderek geleneksel nazari yöneliş ve usullerden uzaklaşarak acil ve hayati meseleleri ana gündem konusu haline getirmiştir. Bu durum bir yere kadar anlaşılabilir. Ancak düşüncenin yatağı bilgi pınarından sulandıkça hayatiyetini devam ettirir. Aksi takdirde hayat ile bağdaşmaz bir anatomi bilgisiyle karşı karşıya kalabiliriz. Ulus devletler döneminde oluşan bilgi, akıl, ahlak, kültür, siyaset, askeriye, maliye düşüncesi Çağdaş İslam Düşüncesi’ne önemli sorumluluklar yüklemektedir. Bu noktada İDA hilafet kurumunun yokluğunda İslam bilginlerinin yaşadığı şok ve krizin önemine de vurgu yapıyor. İslami önderliğin olmadığı ya da ortadan kaldırıldığı ülkelerde, toplumlarda self-kolonyalizmin çok kolayca vücut bulduğunu, böylece Batılılaşmanın da son derece kolayca kültürel bir sömürgeleşmenin adı haline geldiğini bizlere ifade ediyor. Bu noktada iki soru sormamız gerekir. Bunlardan birincisi ‘ne ile karşı karşıyayız’, ikincisi ise ‘ne durumdayız’.
Düşüncenin Havzaları
İDA kendisine temel hedef olarak seçtiği düşüncenin zamansal ve mekânsal boyutlarını ortaya çıkarıp dönemlendirme çabaları bağlamında İslam kültür, medeniyet ve düşünce havzalarını da bizlere bir taslak halinde sunuyor. Bu havzaları ise; 1. Hicaz Havzası, 2. Bilâd-ı Şâm Havzası (Suriye, Filistin, Ürdün), 3. Irak Havzası, 4. Fârs, Irak-ı Acem, Azerbaycan ve Horasan Havzası, 5. Mâverâünnehir, Hârezm, Orta Asya ve Hindistan Havzası 6. Bilâd-ı Rûm Havzası, 7. Mısır Havzası, 8. Mağrib Havzası, 9. Endülüs Havzası, şeklinde sınıflandırıyor. Bu havzalandırma, dönemlendirmenin mantığına uygun şekilde bizlere, düşünce, kişi ve okulların mekânsal tanınma imkanı sunmakla kalmıyor, aynı zamanda bizlere düşüncenin farklı havzalardaki farklı izdüşümlerini, algılanışlarını ve İslam’ın yerelle olan kurduğu bağlantının mahiyetine dair bilgiler veriyor. Bununla da kalmıyor, aynı zamanda da düşüncenin yeryüzü serüveninin mekânsal bütünlüğünü gösteriyor.
Büyük kültür, medeniyet ve düşünce adamı Cezayirli Malik bin Nebi’nin düşünce evreninin billurlaşan kavramı olarak görebileceğimiz ‘sömürülebilirlik’ yada ‘sömürgeye müsait hale gelme’ durumuna düşen Müslüman halkların arayış döneminden bugüne kadar psikolojik bir baskı altında, bir eşikte durduğunu söyleyebiliriz. İDA, büyük bir cesaretle şunu söylüyor; dünya tarihinin ekseni ve zemini Müslümanların yaşadığı kültürel coğrafyadır. Bu coğrafyada üretilen düşünce hangi türden dilde yazılmış olursa olsun düşünce, felsefe ve tarih kitaplarında görmezden gelinmiştir. Özellikle 12.y.y’dan 18.y.y’a kadar geçen altı asırlık dönem sanki hiç yokmuş gibidir. Halbuki İslam dünyası bu yüzyıllar boyunca canlı, güçlü, dinamik, askeri ve siyasi bakımdan da merkezi bir konumda bulunuyordu.
Siyasal, sosyal ve fizik bilimlerinde bir zihinsizleştirmeye uğratılmış Müslüman insanımız için bir uyanma, kendine gelme ve kendinden geçme çabasına ışık tutan bir kılavuz olarak bakmak gerekir İDA’ya.
İbrahimî Geleneği Tevarüs Etmek
Medeniyetlerin oluşum dinamiklerini üçe ayıran İDA ekibinin yerinde tespitiyle, fikirlerin hareketi, halkların hareketi ve malların hareketi ile medeniyetler kurulur. Bu konuda İbrahim Peygamber’in hayat serüveni oldukça öğreticidir. Buradan yola çıkarak Kâbe’nin inşasını bir metafor olarak kullanan İDA, Adem, İbrahim ve Muhammed (as) üzerinden insanlığın üç dönemine de işaret eder. Evi ilk yapan Hz. Adem’dir. Onu yenileyen ve temelleri üzerinden yeniden inşa eden Hz. İbrahim’dir. Nihayetinde onun kayıp parçası Hacerü’l-Esved’i yerine yerleştiren Hz. Muhammed’dir. Bu inşa faaliyeti insanlığın üç aşamasına göndermedir. Bu evin inşasının tamamlanışı metaforu insanlığın tevhid evinin mekân boyutunda tamamlanışıdır. Bundan sonra ise geriye yeryüzünde adaletin gerçekleştirilmesi için insani çabayı büyütmek kalmaktadır. Ki böylece insanlar özgürce Rablerine yönelsinler.
İslam tarihi ve İslam düşünce tarihi, dünya tarihinin ve dünya düşünce tarihinin bir parçasıdır. Bu insani sürekliliğin gereğidir. Zemin tektir, yaratan ve yaşatan tektir, insan tektir, mesaj tektir. O halde akan ırmak da tektir. Düşünce dünyanın değişik coğrafyalarından köken alır ve zaman içerisinde akar. Bu akışın harmonisine muttali olmak gerekir. Miras bütüncüldür. Müslümanlar olarak kendi semamıza gözlerimizi dikerken başka semalardan da bakışımızı kaçıramayız.
İDA bizlere bütünlüklü bir kavrayışın kapılarını açmaktadır. Bir tehdit değil bir teklif sunmaktadır. Teklif, zihinsel yeniden inşa ve öze dönüş çağrısıdır. Bu öz tarihin içerisinde Müslümanlar tarafından dünya üzerinde üretilen birikimin süzülerek elden geçirilmesi ile ulaşılan özdür. Bu çaba her türlü teknik değerlendirmenin ötesinde bir cesaretlendirme ve uyuyanı uyandırma, uyananı yola düşürme, yola düşene yoldaki işaretleri sunma, menzili gösterme çabasıdır. En önemli hususiyeti de budur.
