Emanet Evlat
TEMMUZ Sayı: 17 - Aralık 2017

Soğuk bir kış günüydü. Kar, tipi ve rüzgâr vardı. Göz gözü görmüyordu. Rüzgârın ıslık çalan sesi, tüyleri ürpertiyor, ölümü ve dünyanın geçiciliğini hatırlatıyordu. Öyle bir soğuk vardı ki, pencerelerin camına çarparken ses çıkartan kar tanecikleri erimeden donuyordu, oldukları yerde. Bir metreye yakın kar vardı yerde ve durmadan artıyordu.

Okulun lojmanında kalan öğretmen, lojmanın penceresinden dışarıya bakıyordu. Her an kesilebilecek elektriği beklemeden ışığı kapatmıştı. Dışarıda görülecek pek bir şey olmasa da dalıp gitmişti sokağa bakarken. Bir ara kendine gelerek, “ Bu ne biçim kış, hayatımda böylesini görmedim. Allah, bu karda kışta dışarıda olana yardım etsin,” dedi içinden ve yine uzaklara daldı. Lojman kapısının şiddetli bir şekilde dövülmesiyle kendine geldi. İçini bir korku hali kapladı. “Bu fırtınada kim geldi acaba? Hayırdır inşallah!” dedi. Acele etmeden pencerenin kenarından ayrılarak önce ışığı açtı. Kapıyı açması gerektiğini düşünse de o kapıyı açmak istemiyordu. Bunun nedenini kendisi de tam olarak bilmiyordu; karmakarışık düşünceler içine girmişti. Heyecanlanmıştı. Heyecanı kalp atışlarını artırmış ve ellerinin titremesine neden olmuştu. Titreyen elleriyle kapıyı açtı. Kapı hızlı bir şekilde ardına kadar açıldı ve duvara çarptı. İçeriye rüzgâr dalmıştı bile. Öğretmen rüzgârdan dolayı zar zor açabildi gözlerini. Kapının önünde duran çocuğu görünce heyecanı daha da arttı. “Kim bu çocuk, ne işi var burada?” diye düşündü o esnada. Çocuk, eski ve kendisine bol gelen bir paltoyu başına geçirerek ona sarılmıştı. O paltonun içinde tir tir titriyordu. Korkulu bakan gözleri zar zor ayırt ediliyordu. “Kimsin sen?” dedi öğretmen. Çocuk paltoyu kafasından indirerek öğretmene baktı ve “Benin öğretmenim; Muhsin!” dedi. Öğretmen çocuğu tanımıştı. Üç senedir çalıştığı bu köyde çalışkanlığını ve terbiyesini takdir ettiği çocuklardan biriydi Muhsin. İki sene önce mezun etmişti. Muhsin’in babası bir çobandı. Çoban yıllar önce, ekmek davası uğruna, doğup büyüdüğü yerleri bırakıp yeni evlendiği karısıyla beraber, bu köye gelmiş ve köylünün sürülerine çobanlık etmeye başlamıştı. Muhsin bu köyde doğmuştu. Muhsin’den başka çocuğu da yoktu. Muhsin’den sonra doğan her evladı ya doğum esnasında ya da doğumdan çok zaman geçmeden ölmüştü. Tek evladı olan oğlunu gözünden bile sakınır ve onu canından çok severdi.

Kapıda duran çocuk kendisini tanıttıktan sonra biraz bekledi ve aniden öğretmenine sarıldı. Ağlıyordu ve titriyordu. Hayattan çok tecrübe almış olan öğretmen, bu ağlamanın hele hele bu titremenin soğuktan olmadığını anlamıştı ama yanlış anlamak istiyordu. Hayatında ilk defa bir şeyi yanlış anlamak ve yanlış yorumlamak istiyordu. Muhsin soğuktan titremeli ve soğuğun verdiği acıdan dolayı ağlamalıydı! Başka bir ihtimal olmasını istemiyordu kaygılanan öğretmen. Şaşkınlıkla, korkuyla ve kaygıyla sordu:

“Ne oldu Muhsin, bu ne hal evladım?” dedi. Muhsin cevap vermedi ve durmadan titreyerek ağlıyordu. Hâlâ öğretmenine sıkıca sarılıyordu. Öğretmen:

“Hadi evladım anlat bana, ne oldu?” diyerek tekrar sordu. Muhsin:

“Öğretmenim, babam yaralı ve sizi çağırmamı söyledi,” dedi zorlanarak ve ardından yere çökerek daha şiddetli bir şekilde ağladı.

“Nerede şimdi?”

“Evde, sizi bekliyor öğretmenim.”

Öğretmen, çobanın yaralanma nedenini bile sormadan apar topar Muhsin’i de yanına alıp çıkmak istedi ama Muhsin:

“Babam burada kalmamı istedi ve sıkı sıkı tembih etti. Beni yemine çekti öğretmenim.” dedi. Öğretmen durumun düşündüğünden daha vahametli olduğunu anladı ve çocuğu lojmanda bırakarak hızlıca çobanın evine doğru gitti. Kar geçit vermiyordu; düşe kalka zar zor yol alabiliyordu. İçinden, “Zavallı çocuk, bu fırtınada nasıl gelebildi lojmana kadar?” diye sordu. Sorusu kendineydi, cevabı yaşayarak öğrenecekti. Zar zor varabildi çobanın yıkık dökük evine. Ev, garibanlığın, çilenin ve sefaletin bir abidesiydi adeta. Evde en ufak bir ışık yoktu. Evin kapısı açıktı. İçeri girdi ve üzerindeki kaygının esaretiyle,“ kimse yok mu?” diye seslendi.

“Buradayım hocam!” dedi kısık bir sesle çoban. Öğretmen sesin geldiği tarafa yöneldi. Küçük odaların birinde yerde insana benzeyen bir karartı gördü öğretmen. Öğretmen cebindeki çakmağı çıkararak yaktı. “Elektriği aç hocam, artık karanlıkta olmasak da olur.” dedi çoban. Öğretmen denileni yaptı ve yerde yatan çobana baktı. Durumu içler acısıydı. Beti benzi atmıştı. Üstü başı sırılsıklamdı, halsizdi. Yarası ağır olmasa da çok kan kaybetmişti. “Ne oldu sana Mehmet ağabey?” dedi öğretmen ve yarasına müdahale etmek istedi. “Beni bırak ve diyeceklerime kulak ver hocam! Bu son konuşmam olabilir hocam, bu yüzden beni dinle! Konuşacak mecalim kalmadı neredeyse, konuşmamız bittikten sonra da hemen buradan çık ve evine dön! Bu saate kadar gelmediklerine göre artık gelmezler ama sen yine de dediğimi yap!” dedi çoban.

“Asıl sen kendini yorma, yaran ağır değil, iyileşeceksin merak etme! İlle de konuşacağım diyorsan konuş, ben yaranı temizleyeceğim, seni can kulağıyla dinleyeceğim!”

“Bu sabah erkenden karım ve çocuğumla beraber mağaraya, hayvanlara bakmaya, onlara yem vermeye gittik. Mağaraya vardığımızda çoban köpeklerimizin leşlerine rastladık. Köpeklerimizi kurşunlayarak öldürmüşlerdi. Kanlar içinde yere serilmişti hayvancağızlar. Diğer hayvanlar yerinde yoktu. Hemen mağaradan uzaklaşmaya başladık. Arkamızdan kahkahalarla gülerek ve dalga geçerek seslendiler.

“Kim seslendi, Mehmet ağabey?”

“Onlar, hainler, leş kargaları, örgütün adamları!

“Ne istiyorlardı sizden?”

“Muhsin’imi istiyorlardı! Biricik evladımı, evimim neşesini istiyorlardı hoca! Çocuğu alıp, kendilerine benzeteceklerdi. Boş bir davanın kulu, kölesi ve maşası yapacaklardı! Vermedim tabi, veremezdim! O bana emanetti, emaneti hainlere nasıl kendi elimle teslim ederdim ki? Bundan dört beş ay önce yine gelmişlerdi, benden çocuğu istemişlerdi. Vermedim! Tehdit ederek gitmişlerdi ama bugün gene geldiler.

Arkamıza bile bakmadan ve söylediklerine de kanmadan kaçtık ve tam kurtulduk derken arkamızdan ateş ettiler. Karım oracıkta son nefesini verdi. Çocuğun hali anlatılacak gibi değildi. Annesi gözlerinin önünde vurulup öldüğünde, ne hale düşer insan bir düşün hoca! Soğukkanlı olmaya çalıştım, içim kan ağlarken. Benim elimde de silah vardı. Çocuğu güvenli bir yere aldım ve dönüp onlarla çatışmaya başladım. Tam üç tane haini geberttim! Mermilerim azalınca çocuğun yanına geldim ve orada bacağımdaki yarayı fark ettim. Hayat arkadaşım ve can yoldaşım olan çilekeş karımı orada mecburen bırakarak, çocukla beraber saklana saklana kaçmaya başladık. O arada kar yağmaya başladı ve gittikçe arttı. Ancak şimdi varabildik eve.”

“Seni bir doktora gösterelim, çok kan kaybetmişsin ve yaran hala kanıyor.”

“Bu karda kışta beni nereye götüreceğini zannediyorsun hocam? En yakın hastaneye bile bu şartlarda yetişemeyiz. Yara beni öldürmese bile soğuk beni öldürür. Benimle beraber seni de öldürür. Yarayı bırak ve beni dinle hocam, senden bir isteğim olacak!”

“Söyle, ne istiyorsan söyle, elimden gelirse seve seve yaparım!” dedi öğretmen.

“Biliyorum hocam, zaten bu yüzden seni gönül rahatlığı ile çağırdım.” dedi ve gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

“Eğer kabul edersen, Muhsin sana emanet hocam! Onu bir evlat bil ve öyle yetiştir! Onun kursağından haram lokma geçmedi. Sen de haram lokma yedirme evladıma hocam! Büyüt ve hayırlı bir insan olmasına vesile ol! Bu isteğim ağır bir istek oldu biliyorum ama şu an bunları söylemek zorundayım. Hainlerin eline bırakma onu! Kendi ayakları üzerinde durana kadar gölgen onun üzerinde olsun! Ne diyorsun hoca, kabul ediyor musun emanetimi?”

Hayat boyu hiç unutamayacağı bir sahnenin ortasında kalan öğretmen, hiç tereddüt etmeden “Emanetin, Emanetimdir Ağabey!” dedi. Kanı çekilmiş bedenden bir daha ses çıkmadı ve içi yangın yerine dönmüş başka bir beden de lojmana doğru yol aldı. Yol alması gerekiyordu çünkü evde emanet bir evlat vardı.

Sait Altın Arşivi
17 Sayı: 17 - Aralık 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler