Türkiye’nin siyasi hayatında darbeler çarpıcı ve önemli bir yer tutar. Askeri vesayetin siyasi kurumlara galebe çalmasını, kritik dönemlerde vesayetini darbelerle pekiştirme yoluna gitmesini, “darbe geleneği” olarak ifade etmek ağır bir tanımlama olmaz herhalde. Zira çok partili hayata geçildikten sonra neredeyse her on yılda bir gerçekleşen darbeler ülke için bir alışkanlığa dönüştü adeta. Bunun en son örneğini de 15 Temmuz gecesi hep birlikte acı biçimde yaşamış olduk. Siyasi yapısı bir türlü kurumsallaşmayan bu ülkede, asker, her zaman iktidarın sahici ve tek sahibi olarak gördü kendisini. Mezkûr darbe geleneği sadece siyasi bir geri kalmışlığa yol açmadı. Her darbe ve darbe teşebbüsü, bu toplumun ortak hafızından, geleceğe dair umutlarından çok şeyler aldı götürdü; geride ağır ve onarılması güç travmalar bıraktı. Yaşatılan sayısız mağduriyet, en başta insan olma onurunu sarsmayı hedefledi, toplumun bir arada yaşayabilme inancını sarsmaya çalıştı.
Totaliter ve baskıcı karakteriyle militarizm, insanın hem kendisine hem toplumsala dair güzel düşlerini yıkmayı, yerine korkutularak sinmiş ve teslim alınmış bir sosyoloji bırakmayı hedefler. Bütünüyle hayata müdahil olmak ister, sadece toplumsalı biçimlendirmekle yetinmez, hür kalmaya çalışan her olguyu-düşünceyi-tavrı tepeden tırnağa belli bir kalıbın içinde eriterek yok etmeyi amaçlar. Darbeler özetle insanlığa karşı işlenmiş en alçakça suçların başında gelir. Ne var ki yaşamın tümüyle alabora edildiği bu dönemlerin edebiyatın çokça ilgisine mazhar olduğu söylenemez. Darbe süreçleri daha çok siyasi tarih metinlerine, belgesel tarzı eserlere konu olmuştur. Yakın siyasi tarihin bu yolla aktarılması, ortak siyasi hafızaya müktesebat oluşturan bu çalışmaların devam etmesi elbette önemlidir. Ancak bütün toplumu etkileyen siyasi olayların teorik ve tarihi bilgiyle aktarılması gerekli bir işse de sanatın dili, edebiyatın sağladığı açılım olmadan bu dönemlerin yarattığı yıkımı tam anlamıyla kavramak zor olur. Sanat, edebiyat bambaşka bir bakış açısıyla yaşamı, yaşanmışlıkları anlamayı gerekli kılar. Doğru, sahici bilginin sanatsal perspektifle ele alınması, bilginin söylemek istediği şeyin etkisini, gücünü artırır. Tek başına yalın bilgiye, veriye dayalı aktarım ve çizilen teorik çerçeve yeterli bir tarihi malumat oluşturamaz, ancak sanatın bu sarsıcı dönemleri insan merkezli ele almasıyla yaşananlar kalıcı bir malumata, tarihsel bir anlatıya dönüştürülebilir.
12 Mart ve Sol Edebiyat
12 Mart 1971’de kuvvet komutanlarının dönemin Demirel hükümetine verdiği muhtıra sonucu hükümet istifa etmiş, ordunun kontrolünde Nihat Erim’in başbakan olduğu bir teknokratlar hükümeti kurulmuştu. Seçimle gelmiş siyasi iktidar askeri darbeyle devrilmiş, 27 Mayıs darbesine biçim ve yöntem olarak benzemese de sonuçları itibariyle neredeyse o darbeye benzer hukuksuzluklar ortaya çıkmıştı. Gerçi, 27 Mayıs darbesi bu ülkenin başbakanı ve bakanlarının asılmasıyla sonuçlanan sistematik bir hukuksuzluk zincirine yol açsa da darbeler her türlü hukuksuzluğun meşru görüldüğü düzenler tesis eder. 27 Mayıs darbesine itiraz etmeyen hatta buna meşru gerekçeler aramaya çalışan dönemin ‘aydınları’nın 12 Mart sonrası ortaya koyduğu tepkiyi de darbe karşıtlığıyla değil ideolojik tarafgirlikle yorumlamak daha doğru olur. 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinde de benzer bir durum ve taraftarlık söz konusu ideolojik kesimler için geçerliydi. 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili de manipülatif analizler eşliğinde kafa karışıklığıyla malul siyasi karşıtlık, darbenin kendisini ve militarist ihtirasın görmezden gelinmesini sağlamaya yetiyor bu zümreler nezdinde.
27 Mayıs sonrası yazılan anayasayı darbenin ontolojik varlığıyla hesaplaşmadan pür bir özgürlük manifestosu seviyesine yükseltenlerin, bedel ödemeden elde edilen hakların ellerinden alınmasıyla yüzleşecek bir olgunluğa sahip olmadıklarını da gösteren maalesef başka bir darbe olmuştur. Belki bu anayasa geçmişe nazaran haklar düzeyinde ilerleme kaydedilmesini sağlamış olsa da ve dönemin siyasi erki baskıcı tutumlarını belli oranda terk etmiş olsalar da darbe geleneği içinde üretileni pragmatik kaygılarla kabul edenlerin, 12 Mart’la birlikte yaşadıkları süreç büyük bir hayal kırıklığına yol açmıştır.
Burada 61 anayasasına bu yoğun atfın nedeni, özellikle darbe dinamiklerini daha kolay anlamaya yöneliktir. Zira bu anayasayla birlikte Türkiye’de sendikal, sivil toplum, örgütlenme, işçi hakları, basın-yayım gibi birçok alanda açılımlar sağlanmıştır. Bu görece özgürlükçü ortam özellikle Türkiye’de sol kesimin inşası, yayılımı ve örgütlenmesi için bir milat kabul edilebilir. Şüphesiz ki 12 Mart, sol örgütlenme için ağır bir darbe olmuştur. Legal-illegal sosyalist/Marksist oluşumlar hiç beklemedikleri bir anda militarizmin en ağır baskısına maruz kalmışlardır. Dünyayla kıyaslandığında Türkiye için belki de daha emekleme aşamasında olan sol-sosyalist hareket, ciddi bir yıkım yaşamış, psikolojik olarak içe kapanmış ve bu ağır tecrübeden sonra daha fazla illegal yapılanma yoluna gitmiştir.
12 Mart’ın yol açtığı bu sarsıntının edebiyatı da etkilememesi mümkün değildir. Darbenin ardından yayınlanan birçok eserde, yaşananlar edebi alana taşınmış, edebiyat da 12 Mart’a duyarsız kalmamıştır. Çoğunlukla sol ideolojiyi benimseyen yazarlar 12 Mart’la ilgili ürün vermişlerdir. Sol dışında 12 Mart’a değinen edebiyatçı sayısı çok azdır ve bunlar da dönemin siyasal sınıf tanımlamasıyla sağcı isimler olarak bilinmektedir. Sol edebiyatın 12 Mart’a yoğun ilgisi belki de hiç beklemedikleri ağır sonuçlarla ve çok acı bir tabloyla ilk defa karşılaşmalarıyla ilgilidir. Anadolu, köy, işçi romanı bağlamında daha çok yerel mağduriyetlere ve sınıf temelli ezen-ezilen ilişkilerine, sömürüye değinen sol edebiyat için 12 Mart sonrası ortaya çıkan tablo yeni bir edebi açılımı da beraberinde getirmiştir. Sol edebiyata hâkim olan sömürü düzeni temasının yerini 12 Mart’tan hemen sonra darbe düzeninden kaynaklanan hukuksuzluklar, bireysel hakların gaspı, darbecilerin zalimliği almıştır.
Romanlarda 12 Mart
12 Mart’ın yol açtığı sosyal çalkalanma, sosyo-ekonomik ve siyasal anlamda belirsizliğe yol açarak geniş toplum kesimlerini etkilese de daha çok sosyalistlerin yaşadığı hukuksuzluklar ve mağduriyetlerle gündem olmuştur edebiyat sahasında. Dönemin edebiyat alanında daha çok sosyalistlerin ağırlığı hissedilmektedir ve bu da haliyle sol edebi perspektifle olayların değerlendirilmesine yol açmaktadır. 12 Mart’la ilgili yazılan ve bilinen roman sayısı 40 civarındadır. Bu romanların birçoğunda; gözaltı, takip, işkence, hapis gibi insan hakları ihlallerine ilişkin konular işlenmektedir. Kolluğun baskısı, cezaevlerindeki yaşam, işkence olayları, bireyin travmatik öyküsü ve içine sürüklendiği psikolojik gerilim doğalcı yöntemlerle anlatılır bu romanlarda. Toplumsal gerçekçi roman geleneği korunmaya çalışılsa da bazı romancılar farklı yöntemlere başvurarak ve farklı anlatım biçimleri deneyerek 12 Mart romanlarıyla birlikte yeni açılımlar sağlamaya çalışmışlardır. Genel hatlarıyla 12 Mart romanları bu ortak özelliklere sahiptir.
12 Mart romanları üzerine eleştiri yazanlar, sadece metinleri değil romancıları da analiz etmişlerdir. Sol hareket içindeki konumları, meseleyi sadece sonuç odaklı görmeleri, hümanist yorumlama yolunu tercih etmeleri, Kemalizm’e yakınlıkları yani romancının düşünce dünyası ile birlikte 12 Mart’a nasıl yaklaştığı, 12 Mart romanı değerlendirmelerinin önemli parametreleri arasında yer almaktadır. Kimisi 12 Mart romanını yenilgiden sonraki aşamanın romana yansıtılması olarak görürken, bir başkası “olayın” romanının hala yazılmadığını çarpıcı bir motif olarak işkencenin öne çıkarıldığını ifade eder. 12 Mart edebiyatını bir “ağıt”a benzetenler olduğu gibi bu edebiyatın sol için bir propaganda enstrümanına dönüştürüldüğünü vurgulayan da mevcuttur. Romanlara topluca göz attığımızda nereden ve hangi saiklerle mevzuya bakıldığına bağlı birçok farklı değerlendirmenin mümkün olabileceği görülür. Bu açıdan o dönemi daha iyi anlayabilmek için 12 Mart’ın sadece romanı değil, bu roman üzerine yapılan eleştiri ve değerlendirmeleri de dikkate almak gerekir.
Roman yazarlarının sosyalizmi nasıl anladıkları, sol hareket içindeki pozisyonları romanların mahiyetini de etkilemiştir. 60’lı yıllara kadar Türk solu daha çok aydınların-yazarların sürüklediği toplumsal ayağı çok zayıf bir hareketti. Kapitalist üretimin artmasıyla, sanayinin gelişmesi ve tarımda modern yöntemlerin kullanılmasıyla birlikte -batıdaki biçimiyle sınıfsal bilince sahip olmasa da- işçi örgütlenmeleri de artmaya başladı. Ezen-ezilen diyalektiği, sömürü çeşitleri de kapitalist üretimle beraber yeniden tanımlandı. 61 anayasasının örgütlenme, sendikal haklar, basın özgürlüğü, üniversite özerkliği gibi alanlarda sağladığı görece özgür ortam sayesinde bu dönemde sol ideoloji hiç olmadığı kadar mesafe kat etti. Berna Moran o dönemki sosyalist faaliyetleri şöyle özetler: “Bu yıllar sosyalizm ile ilgili faaliyetlerin çığ gibi büyüdüğü, yabancı dillerden kitapların çevrildiği, sol teorinin dergilerde hararetle tartışıldığı ve TİP’in Millet Meclisi’nde 15 sandalye kazandığı yıllardır.”1 Ancak o dönem, sadece yasal faaliyetlerle değil, şehir gerillacılığı gibi halk tabanından ve işçi desteğinden yoksun ama halkı kurtarmak için silahlı mücadele yöntemini benimseyen tuhaf romantik sosyalist örgütler de faaldi. Özellikle üniversite öğrencileri arasında bu yöntemi tercih edenlerin sayısı bir hayli fazlaydı. Bunlar 68 kuşağı olarak bilinen, dünyadaki sosyalist öğrenci hareketlerinden etkilenen ve Marksist ideolojiyi benimseyen gençlerdi. Avrupa’daki sosyalist hareketlerin ciddi bir dalga oluşturması, batıdaki öğrenci isyanları, Che’nin Bolivya’da ele geçirilip öldürülmesi Türkiye’deki devrimci gençleri oldukça etkilemekteydi. Gerek şiddetin bir yöntem olarak kullanılması gerekse de bu amaçla gidilen gizli örgütlenmeler, 12 Mart’a giden yolu kısaltmaya yaradı.
1960-70 yılları arasındaki sol hareketin bu dinamik karakteri ne o gün ne de bugün sol içinde yeteri kadar değerlendirilmemiş, eleştirilmesi gereken yönleri tartışmaya açılmamıştır. Solun geniş kesimleri için halen o dönemde şiddete yönelim gösteren isimler, yapılar adeta bir tabu gibi kutsanmaktadır. Ne 12 Mart’a giden süreçte solun sorumluluğu ele alınmış ne de solun şiddetle imtihanı yeteri kadar tahkik edilmiştir. Sosyalist yazarlar, aydınlar “dünü” bir nostalji, büyülü bir romantizm şeklinde telakki etmektedirler. Aynı saplantı, dönemin edebiyatçıları için de geçerlidir. Nerede yanlış yapıldığını, sol hareketin eksiklerini ve hatalarını, devrimci gençliğin sorunlarını, örgütlenmelere yüklenen devasa ve abartılı anlamları, yaşanan büyük hayal kırıklıklarını, katı ve dışlayıcı insan ilişkilerini ve toplum tabanından yoksun oluşu edebiyatçı gözüyle aktarmaktan özellikle kaçınmışlardır. Romanlardaki kurmaca dünya birçok şeyin belki de gizli kalmasına ya da tabulaştırılarak eleştirilemez hale gelmesine ister istemez katkı sağlamıştır.
İşkence ve Hapishane
Sol için çok ağır bir darbe olan 12 Mart, kendi gerçekliği ile sosyalist edebiyatçıların ilgisini çekmemiş devrimcilerin başına gelen acı olaylar ve bunun yol açtığı ağır tablo daha fazla rağbet görmüştür. Elbette 12 Mart romanlarından bir belgesel gibi o döneme yaklaşması beklenmemektedir. Ancak kurmacanın tarihsel ve gerçekçi bir alt yapıdan soyutlanmasına, sadece belli bir sonuca odaklanarak orada takılıp kalmasına ilişkin eleştiriler hiç de yersiz değildir. Fethi Naci bu mevzuyu şu sorularla gündeme getirmiştir. “Ne var ki böylesine olumlu bir gelişme romancıdan birtakım hazırlıklar ister. 12 Mart’a hangi koşullar içinde gelindi? Gençleri böylesi bir eyleme iten etkenler nelerdi? Gençler neler istiyorlardı? Gençler arasındaki görüş ayrılıkları nelerdi? Türkiye gerçekleri nasıl değerlendiriliyordu? Toplum düzeninin daha ileriye doğru değiştirilmesi için neler öneriliyordu? Gençlerin öteki toplumsal güçlerle ilişkileri ne durumdaydı? 12 Mart sonrası dönemini toplumsal ve zamansal bir kesit olarak yazmak isteyen romancı kimi bilgileri edinmek zorunda. Sözgelimi Türkiye’nin tarihini, bugünkü ekonomik-toplumsal gerçekliğini, sosyalizmin sorunlarını, gençlik kuruluşlarını, gençlik eylemlerini -en azından- romanını yazmağa kalkıştığı gençler kadar bilmek zorunda.”2 Ne var ki dönemi işleyen romancılar için 12 Mart daha çok polisiye tarzda ele alınmıştır. Bu sorulara cevap verme sorumluluğuyla yazılan roman sayısı oldukça azdır.
12 Mart ve 68’lilere değinen roman sayısının kırk civarında olduğunu söyler A. Ömer Türkeş ve bunu 1970-80 arası ile 1980-1999 arası diye iki bölüme ayırır.3 1970-1980 arası erken dönemde yazılmış bazı romanları, yazarlarının düşünce dünyaları, sol hareket içindeki konumları ve roman anlayışları ile birlikte değerlendirmeye çalışacağız. 12 Mart’ı konu edinen ilk eser Çetin Altan’ın “Büyük Gözaltı” (1974) romanıdır. Roman iki ana hikâyeden oluşur. Bir çocuğun büyük ve varlıklı ailesiyle yaşadığı çocukluk döneminin birçok yönden ele alındığı ve bir otobiyografi gibi işlendiği ilk hikâye ile işkence, gözaltı ve hapishane süreçlerinin konu edildiği ikinci hikâye arasında geriye dönüşlerle kurgulanan bir politik romandır Büyük Gözaltı. Altan, sol için önemli bir aydın ve uzun süre etkili olmuş bir isim. 12 Mart’tan hemen sonra kaleme aldığı bu ilk romanda roman kahramanını yakın geçmişinden soyutlamakta, onu içine düştüğü dramla okuyucuya takdim etmektedir. Yazar romana politik biçimi işkence ve hapishane olgusu üzerinden vermeye çalışsa da roman kahramanının siyasi kimliğinin yaslandığı bireysel tarihi, olayın kendi geçmişi gibi mevzuları cevapsız bırakmıştır. Elbette tek başına işkence ve hapishane anlatımı ile bir roman kurgulanabilir; bu mümkündür. Ancak 12 Mart’a edebiyatın sağlayacağı bakış açısı, bundan daha ileri bir perspektife sahip olmalıdır.
12 Mart şüphesiz korkunç işkencelere ve hukuksuzluklara yol açmıştır. Suçsuz birçok insana çok acı şeyler yaşatılmıştır. Ancak işkence temasıyla kurgulanan romanların darbe dinamiklerini anlama, özeleştiri yapma, solun şiddet özentisiyle vardığı illegal düzeye işaret etme gibi derdi olduğunu söylemek zor. Daha çok sosyalist gençlere yakınlık hisseden romancılar, darbecilerin zalimliğini kamuoyunun da gündeminde olan çarpıcı bir motifle yani “işkence” olgusuyla bir propaganda malzemesine dönüştürmek istemişlerdir. Murat Belge devrimcilere sempati duyan devrimci romancıların 12 Mart sürecinde vurulan, işkence gören, hapse atılan devrimciler üzerine yazarken iki yoldan birini tercih ettiklerini belirtir ve şunları söyler: “Bu olaylar üzerine roman yazacağım. Sevdiğim, tuttuğum devrimcileri nasıl savunacağım; uğradıkları haksızlığı nasıl anlatacağım? Onlar yasalara göre suçluydu, ama yasalar da topluma göre suçluydu, diyerek mi başlayacağım romanıma? Yoksa, onlar suçsuz insanlardı, yasaları uygulayanlar onlara haksızlık etti mi diyeceğim? Birinci yolun çeşitli sakıncaları vardır. Bu açıdan yazılmış bir roman bazı hukuki uygulamalara uğrayabilir… İkinci yola gelince, bu yol kolaydır ve ayrıca dolaysız bir pratik yararı vardır; propaganda değeri.”4 Burada Belge, işkence sorununun da romanlarda bu yüzden ön plana çıktığını; sanıkların suçsuzluğunu kanıtlamak üzere devletin suçluluğunu vurgulamak!
İşkencenin romanda popüler olmasını Berna Moran, yazarların cezaevi, işkence, zorbalık gibi okurun pekiyi tanımadığı acımasız bir dünyanın kapılarını onlara aralamalarına bağlar. Okurun yabancısı olduğu bir dünyaya ait gerçeklere, sırf yeni şeyler öğrenmek için bile ilgi duyduğunu; 12 Mart romanlarının ise okur için sadece yeni ve ilgi çekici değil aynı zaman da çarpıcı ve sarsıcı olduğunu vurgular. Bununla beraber Moran 12 Mart romanlarının iki ana ortak özellik barındırdığını söyler: Roman başkahramanı her zaman egemen güçlerin zorbalığını yaşayan, işkenceye maruz kalan ve emniyet kuvvetlerince takip edilip yakalanan bir devrimcidir. Diğer husus ise roman kahramanının, sayısız kolları olan büyük bir yaratığın karşısında çaresiz edilgin halde olmasıdır.5 Moran’a hak vermemek elde değil. Acıya ve zulme katlanan roman kişilerinin bireysel planda yaşadıklarını, bu duruma düşmelerinin hikâyesinden kopuk biçimde işleyen romanlardır bunlar.
En çok bilinen 12 Mart romanlarından olan Erdal Öz’ün “Yaralısın” (1974) romanında da aynı işkence teması yine roman kahramanının kişisel tarihinden bağımsız ele alınıyor. Evi basılan, gözleri kapatılarak götürülen ve roman boyunca ağır sorgu, işkence seanslarından geçen roman karamanının psikolojik durumu ve pasifize olmuş hali anlatılır. Bunu da tıpkı diğer 12 Mart romancıları gibi doğalcı akıma bağlı kalarak yapmaya çalışmıştır yazar. Polisiye ve psikolojik gerilim iç içedir. Ne darbeye giden süreç işlenmiştir, ne öncesindeki siyasi ortam ne de roman kahramanının ilişkileri. İşkencelere direnmeye çalışan ve başına gelene katlanan bir devrimcinin acı hikâyesini hep birlikte üzülerek okuyoruz. Rejimin de zalimliğine lanet okuyoruz. Romanda farklı bazı şeyler de kurgulanıyor. Mesela Öz, aydın-halk kopukluğunu cezaevlerindeki adli suçlardan yatan mahkûmlar bağlamında geliştirdiği ‘Nurileşmek’ kavramı üzerinden işlemeye çalışıyor. Roman kahramanının sorgu ve cezaevi süreci ilerletilerek yaşadığı olgunlaşmayı ve bilinçlenmeyi kahramanın haklaşması anlamında “Nurileşme” olarak sunuyor bizlere. Roman, başkahramanın Nurileşmesi ile bitiyor. Romanın son cümlesi adını soran kişiye roman kahramanının “Adım Nuri benim.” demesidir. Bununla birlikte Öz, bu romanda farklı bir teknik kullanmaya çalışmış, romanın başından sonuna kadar anlatımı “sen” şeklinde sürdürmüştür. Öz, belki de okuyucunun kendisini çok zor durumdaki roman kahramanının yerine koymasını istemiştir; bizim de başımıza böyle haksızlıklar gelebileceğini anlatmaya çalışmıştır. Bu teknik Türkiye romancılığında ilk olsa da romana yük getirmektedir. Zira okuyucunun roman karakteriyle empati kurması istense de, hayalini aşan bir durumla özdeşlik kurmaya çalışması çoğu kişide empati yerine rahatsızlık uyandırabilir. Bununla beraber okuyucu roman boyunca ne yaşadığını merak ettiği kahramanın hikâyesi ile ilgilenir; romana didaktik biçimde değil anlatının kahramanını bireysel tarihi ve insan olarak yaşadıkları etrafında değerlendirerek yaklaşmak ister.
Provoke Edilen Devrimci Gençler
Çetin Altan’ın bir diğer 12 Mart temalı romanı “Bir Avuç Gökyüzü” (1974) de cezaevi, takibat, komplo ve işkence öğelerini barındırır. Cezaevinden yeni çıkan bir solcuya devlet eliyle kurulan kumpas anlatılmaktadır burada. Bu komployla mücadele etmeye çalışan roman kahramanı çaresiz hale getirilir ve yurtdışına kaçmaktansa tekrar hapishaneye düşmeyi yeğler. Olay örgüsü bir polisiye romanını andırır. Burada da diğerleri gibi başına türlü musibetler gelen bu solcunun neden bunlara maruz kaldığı, geçmişi, sol hareket içindeki konumu ve faaliyetleri, neden cezaevine girdiği ve savcısı-başhekimi-kolluğu ile beraber rejimin bu kişiyi niçin bu kadar önemsediği anlatılmaz, es geçilir. 12 Mart üzerine yazılan en hacimli roman olan Füruzan’ın “47’liler” (1974) isimli eseri, neredeyse sosyalist harekete oldukça yabancı birinin kendi hayal dünyasında kurduğu ama gerçekliği ciddi manada sorgulanması gereken bir kurgudan müteşekkildir. Murat Belge Füruzan’ın bilmediği bir konuyu yazarak öğrenmeye çalıştığını söyler, “47’liler”den bahsederken.6 Evi basılarak gözaltına alınan Haydar ve Emine’nin kontr-gerillada gördükleri işkence ve başlarına gelen korkunç şeyler sayfalar dolusu anlatılır. Hikâyenin merkezine kont-gerillanın vahşiliği oturtulur. Füruzan, devrimci gençlerin kısmen geçmişte giriştikleri bazı faaliyetlere değinse de onların sosyalist hareket içindeki yerlerinin ayrıntısına hiç girmez. Romandaki karakterler de doğrusu dönemin devrimcilerine pek benzemez. Diğer romancılar sol hareketi daha iyi tanıdıkları için roman kahramanlarının diyalogları vb. hususları daha dikkatli sunmayı başarmışlardı. Füruzan dönemin kapitalist ekonomik sömürüsünü de romanda işlemeye çalışmıştır ama bunda da pek başarılı olduğu söylenemez. 60’lardan sonra köylerden kente göçler, sanayileşme, yeni üretim biçimleri gibi yaşanan ciddi sosyo-ekonomik değişimi görmezden gelmiş köylerin yaşadığı sorunları ve köylünün problemini burada ele almıştır. Özellikle dönemin sosyalist hareketinin anti-kapitalist karakterini öne çıkaramamış daha çok memleketi Kemalist ilkelerle kalkındırmayı amaçlayan ilerici bir devrimci gençlik profili çizmiştir. Talepleri yasal ve meşru olan gençlerin başına gelenleri ise Füruzan provokasyonla izah etmeye çalışmıştır. Bunu Çetin Altan’ın “Bir Avuç Gökyüzü” romanında da görmekteyiz.
Provokasyon meselesi sol tarafından eskiden beri işlenir. Özellikle solun kendi ilkeleri ile çeliştiği eylemler ya da izah edemediği bazı zor meseleler hep provokasyonla geçiştirilmiştir. 12 Mart romanlarında da bu olguyla sık sık karşılaşılmakta. Yanlış eylemlerden devrimci gençler değil bu eylemleri provoke ederek kendi lehlerine çevirmeye çalışan egemen güçler sorumlu tutulmaktadır. Oysa provokasyon başarılı olamayacak, yönlendirilmeye açık ve sonuçları kestirilemeyen olaylarla ilgili bir olasılıktır; bir tertiptir. Tabansız, halktan kopuk yapıların giriştikleri eylemlerin provoke edilmesi, yapının içine ajanların sızması kadar doğal bir şey yoktur. Yetersizlikler ve eksikler eleştirileceği yerde, kontrolden çıkan eylemselliğin provokasyonla geçiştirilerek bir nevi masumlaştırılmaya çalışılması gerçeklerin üzerini örtmek amaçlıdır. Dönemi romanlaştıranların çoğu da maalesef sosyalist hareketin hatalarının üstünü örtmek, yanlışlarını görmezden gelmek için izaha muhtaç açmazları provokasyanla geçiştirmişlerdir.
Kemalizm Meselesi
12 Mart’ı işleyen ama meseleye birçok açıdan yabancı olduğu besbelli olan bir diğer roman Tarık Dursun’un “Gün Döndü” (1974) isimli yapıtıdır. Bu romanda Mahir Çayan ve arkadaşlarının kaçırdığı İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom olayı isimler değiştirilerek yeniden kurgulanıyor. Roman kahramanı olan devrimcilerin ve kurdukları örgütün amacının polis raporlarından verildiği kısımlar ise solun en temel prensipleriyle taban tabana zıt şeyler. Romanı tuhaf kılansa tam da burası işte. Romanda 12 Mart sonrası gelişmeler, eylemci devrimciler, oğlunu ihbar eden baba, aile ilişkileri, memleket üzerine kafa yoran gençler, işkenceler, takibat, cezaevi gibi birçok hususa yer veriliyor. Bir de romanda epeyce yer tutan bir aşk hikâyesi de işleniyor. Dursun’un romanda ne mesaj vermeye çalıştığı belirsiz. Ancak devrimci gençleri o da Füruzan gibi hümanist bir yaklaşımla ele alıyor; yaptıklarının aslında masum şeyler olduğunu, 12 Mart rejiminin gadrine uğradıklarını söylemeye çalışıyor. Ne var ki romanın asıl çarpıcı kısmı ne Tarık Dursun’un sol ile ilgili mevzulara vakıf olamaması ne de teknik yönlerden kötü bir roman yazmasıdır. Dursun, bilerek ya da bilmeyerek solun Kemalizm’le yakın ilişkine sayfalarını aralıyor.
Dursun, romanında Mahir Çayan rolünü verdiği Güner Anday adlı başkahramana şunları söyletiyor: “Milli Misak sınırları içinde ülke ve ulusal birliğini esas tutarak sosyal adalet koşullarını gerçekleştirmek, ilerici atılışlarla demokrasiyi kurmak, çağdaş uygarlığa, yani, sömürüsüz uygarlığa kavuşmak; Atatürk’ün İstiklali tam ilkesini gerçekleştirmek.” Ayrıca Kemalist ilkeleri kendi ilkeleri olarak benimsediğini belirten devrimcilerin de farklı ifadelerine yer verir, Dursun. Başka bir yerde de İsmet İnönü’ye bu devrimci gençler için olumlu şeyler söyletir. Füruzan’ın da bazı başka romancıların da devrimci gençleri Kemalist kimlikle yansıttığını görürüz. Bunu her ne kadar kimi sosyalistler reddetse de solun 12 Mart öncesi ve sonrasında da Kemalizm’le kurduğu yakın ilişki bir sır değildir. O dönemin hem sosyalist aydınları hem de öğrenci hareketlerine öncülük edenler, Kemalizm’e yakın durmuşlardır. Ne ciddi bir Kemalizm eleştirisi yapmışlardır ne de darbe-cunta karşıtı bir tutum içinde olmuşlardır. Bilakis sosyalist aydınların büyük çoğunluğu 60 darbesini desteklemiş ve bunu ilerici bir hamle olarak değerlendirmişlerdir. Nitekim 12 Mart darbesiyle tasfiye edilen birçok örgüt ve sorumlularının aslında 9 Mart’ta darbe yapmak üzere kurulan Muhsin Batur cuntasıyla birlikte hareket ettiği de bilinmektedir. Doğan Avcıoğlu’nun başını çektiği ve kendilerine “Milli Demokratik Devrimci” adını veren ve Yön dergisi etrafında toplanan bir grup Kemalist sol aydının ordunun tepesindeki cuntacılarla işbirliği halinde bir darbe hazırlığı içinde oldukları ve bu cuntanın bir kısmının sonradan saf değiştirmesi ile hesapların bozulduğu da herkesin malumudur. Hatta tüm sol kesim, 12 Mart muhtırasının altında Muhsin Batur’un imzasını görünce kendi arkadaşlarının başardığı kanısına kapılmış, olayın mahiyetini ancak Nihat Erim’in başbakan olarak atanmasından sonra anlamışlardı.
Çok az sayıda istisnası olmakla beraber solun Kemalizm ile yakınlığı dün olduğu gibi bugün de sürmektedir. Kemalizm Türk solunun genetiğinde kodlanmıştır ve ortak birçok değer barındırmaktadırlar. Bununla beraber geniş kesimleriyle sol hareket sadece kendisine yönelen darbelere karşı çıkmış, esastan darbe karşıtlığı yapmamış, darbeyi gayrı meşru bir yöntem olarak görmemiştir. Elbette istisnaları vardır bu durumun ancak özellikle 12 Mart öncesi döneme bakıldığında sosyalist hareket ve Kemalizm’in ü yakınlığı apaçıktır.
Kimi Eleştiriler
Sevgi Soysal’ın “Şafak” (1975) isimli romanı da 12 Mart’ı diğer romanlar gibi benzer temalar etrafında ördüğü kurguyla anlatmaya çalışır. Bu romanda anlatılan tüm hikayeler bir gece içinde geçer ve üç ayrı mekanda birçok olay iç içe verilir. Adana’da bir işçi evi, Emniyet Müdürlüğü ve Adana’nın kendi sokakları… Tesadüfen bir akşam yemeğinde bir araya gelen farklı sosyal sınıflara mensup insanların polis tarafından gözaltına alınmaları ve o gece Emniyet’te başlarına gelenler işlenir. Romanın kahramanları Oya ve Mustafa burjuva yaşantısı olan devrimcilerdir. Ali ve Gülşah gibi yoksul insanlar, Hüseyin gibi solcu aydın tipi de romanda önemli karakterler olarak öne çıkar. Soysal halktan kişilere çok saygılı yaklaşsa da romanında onlara, yaşantılarına yabancı olduğu belli oluyor. Soysal’ın, romanda geriye dönüşler yaparak Oya ve Mustafa’nın hikayesini işlediği kesitler ise oldukça başarılı. Soysal’ın burjuva yaşantısına vukufiyeti ve halka yabancılığı roman karakterlerinin psikolojilerini, iç çatışmalarını ve hatta diyaloglarını işlediği bölümlerde ortaya çıkıyor. Soysal’ın romanı da 12 Mart’ta ne oldu, neler yaşandı, nasıl bir süreç işledi sorularına cevap vermeye çalışmadan zalim egemen rejimin insan hakları ihlallerine değinmekle yetiniyor. Romanın politik kimliği ise işkence ve baskılar dışında -bugün pek geçerli olmayan- burjuva yaşantısından devrimci işçi sınıfına geçme çabasıyla inşa edilmeye çalışılıyor.
Adalet Ağaoğlu’nun “Bir Düğün Gecesi” (1979) romanı diğer 12 Mart romanlarından bazı yönleriyle ayrılmaktadır. Sadece işkence ve hak ihlalleriyle yetinen diğer 12 Mart romanlarından oldukça farklı bir roman “Bir Düğün Gecesi”. Bu eserinde, toplumcu gerçekçiliğe alabildiğine sadık davranan Ağaoğlu karakterlerin iç dünyasında olan bitenin psikolojik yansımalarını ve kişilerin bir biri ile ilişkilerini çok iyi kurgulamış. Öncelikle yeterli olmasa da 12 Mart’ı tarihsel bağlamı içinde ele almaya çalışıyor ve sola öykünmeci biçimde yaklaşmıyor. Sol içi eleştirilerin yer aldığı bu romanda, işkence çarpıcı karakteriyle mevzuyu kurtaracak bir motif olarak işlenmiyor, bir vakıa olarak hak ettiği boyutlarıyla romana konu oluyor. Romanda sola, toplumsal ilişkiler açısından, edebiyat, sanat ve bilimle münasebeti bakımından çok yönlü eleştiriler sunuluyor. Devrimcilerin insanlar üzerinde kurduğu baskı ve katı tutumları da insani ilişkilerdeki tutuculukları da geniş biçimde yeriliyor. Romanda hayal kırıkları nedeniyle nihilizme varan bir psikoloji içinde sunuluyor karakterler. Bu bir 12 Mart romanı olsa da geçmişte sosyalist olan ancak zamanla apolitize olmuş insanların bunalımları sergilenmektedir bir yönüyle. Bir politik romandan çok bir psikolojik roman sayılabilir. Teknik olarak da dönemin romanları arasında çok farklı bir yere oturmakta. İç konuşma yöntemini kullanarak yazılan ilk romanlardan. Ayrıca yazar sadece toplumsal gerçekçilikle yetinmemiş; biçimi de estetize etme kaygısı göze çarpmakta. Ağaoğlu’nun bu çok yönlü çabası 12 Mart romanları konusunda beklentileri belli bir seviyeye taşımış olsa da diğer romancılar bunun devamını getirememişlerdir.
Ne yazık ki 12 Mart romanları bir bellek oluşturmaktan, dönemi sanatsal bakış açısıyla anlatma becerisinden uzaktır. Murat Belge 12 Mart’ın romanının halen yazılmadığını söylerken çok haklıdır aslında. Devrimcilerin yenilgisini anlatan, 12 Mart’ın yol açtığı ağır insan haklarının ilgiye değer bulunmasıyla bu meseleyi sündüren, tekrara kaçan ve biçim-estetik yönlerden yeni açılımlar sağlayamayan romanlardır 12 Mart romanları. Sol açısından meseleye bakıldığında ise bu romanların bir devrimci perspektif vermekten oldukça uzak olduğu görülür.
1- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3, İletişim Yayınları, s. 12
2- Fethi Naci, 100 Soruda- Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme, Gerçek Yayınevi, s. 416-417
3- A. Ömer Türkeş, Romanda 12 Mart Suretleri ve '68 Kuşağı, Birikim Dergisi Sayı: 132, Nisan 2000
4- Murat Belge, 12 Mart Romanlarına Genel Bir Bakış, Birikim Dergisi, Sayı 12, s. 10
