Gitmek hiç olmasındı hani, hep kalınsındı, hiç bırakılmasındı insan orta yerde böyle dut gibi, dengesi bozulmasındı şu alıp verilen soluğun, insanın kalbi alışmayacağı sendelemelere hiç mi hiç tutulmasındı. N’oldu, sözü ortaya atan bohçayı önce toplayıp yürüdü usul usul, işin yoksa doldur boşlukları, soluğun kesilmiş ama ciğerlerini hoyratça kullanmaya devam et, sendelediğini gösterme ki kalbinin cılızlığını kimse görmesin, uğrun uğrun dolaş da gözlerinin nasıl bir dalgınlığa yapışıp kaldığı bilinmesin, işin yoksa kimseyi uyandırmadan kalmak diye bir belayı zararsız bir alışkanlığa çevir, iyiymiş valla… Bak gerildim yine, haksız mıyım Allah aşkına, yani insan insana bunu niye yapar, yapar da yolu düze çıkar mı hiç, yol dediğin dolanmaz mı boynuna urgan gibi, sarpa sürmez mi attığın her adımı? Bakma öyle, biraz söylenmeye de mi hakkım olmasın, senin yanında da mı lal kesileyim istiyorsun? İçime nasıl oturdu bir bilsen… Ben iyi bir adammışım, hatta tanıdığı en iyi adam benmişim, lafa bak lafa, ne iyiliğim dokundu ki sana, hayır yani ne iyiliğimi gördün de tanıdığın en iyi adam ben oluyormuşum, fakire fukaraya yardım mı etmişim, talebe mi okutmuşum, kurbanlar mı kesmişim, ihtiyaç sahibi birine böbreğimi mi vermişim, ne bileyim sen buradayken senin kıymetini mi bilmişim de iyi bir adam oluyormuşum? Yazık, çok yazık hem de, nerede yaşadın da bu yaşına kadar gördüğün insanlar içinde iyi insan payesine birinci sıraya beni koyuyorsun? İyi adam dedin mi bizim Adem gibi olur mesela, sözü güzel, özü temiz, Yusuf aleyhisselamın soyu deseler itirazsız kabul edilir, içi dışı öyle pak, öyle bir, askere gittiydi de bayrağa sarılı tabutu geldiydi, nasıl bir ateş her evden bir oğul eksildiydi, oy ki oy mahallenin ciğerine oturan kan hala taze, hala sıcak. İyi adamdı Adem, iyi adamlar gibi de göçüp gitti buradan. Onu göster, tamam diyeyim, gözümün içine baka baka, böyle ceylan gibi, başı hafif sola düşmüş, yüzünde üzgün bir bulut, “sen çok iyi bir adamsın…”, tam gidecekken söylenecek söz mü, yok ama söylenmezse olmaz, çünkü yara açık bırakılırsa mikrop kapar, kaparsa morarır, şişer, irin dolar, dolarsa pis kokar, rahatsız eder, gören gözün hakkına girer çirkin çirkin, yara açıkta kalırsa failinin izini taşır, onu zalim gösterir, bu yüzden açıkta kalmasın, mikrop kapıp ortalık yerde bağırıp failini fişlemesin diye üstünü örtmek lazım gelir, üstü örtüldü mü gitmek kolaylaşır, iyi olan adama da sessiz sedasız bunu kabul etmek düşer, yara içten içe kanasın, mühim değil, zamanla yaranın üstüne bırakılan örtü etine yapışır, bir parçan olduğuna inanırsın, yaşayıp gidersin güzelce, becerebilirsen. İşte tam burada tıkanıyorum, yaşamak dediğin işi pek beceremiyorum, azıcık insan gibi yaşa dediğin her seferinde, sana bunun nasıl yapılacağını sormayı akıl edebilseydim, olayı başından kavrayabilseydim eğer, etime yapışan her bir şeyle, yarayla, ağrıyla, örtüyle ne yapacağımı bilirdim, gel gör ki ne ben sormayı akıl edebildim, ne sen söylediğin şeyi kafamın alamadığını görebildin. Böyle böyle bu günlere geldik, şimdi her şey olup bittikten sonra, her şey olurken ne yapıyorsam aynısını yapıyorum, susuyorum, içime atıyorum, biriktiriyorum, anlamayıp çok üzüldüğümde iki ek atıp kendimi boşluğa bıarakır gibi sokağa bırakıyorum, sesler duyuyorum, iç içe, karmakarışık, bütün yüzlerde anlamadığım, anlamadığım içinde beceremediğim, insan olmanın, yaşıyor olmanın, benden farklı olmanın nasıl bir şey olduğuna dair izler arıyorum, çok üzülüyorum, sonra dönüp iyi adam olan beni bir yerlerde saklamış olmalısın diyerek evin içinde yandım yandım aramaya koyuluyorum, fotoğraflarda, çekmecelerde, sakladığın çocukluk elbiselerimde, gözün gibi baktığın çeyiz sandığında, evin her bir köşesinde, var ve buralarda bir yerde, yoksa niye bana bunu desin ki, gördü de söyledi, diye diye takatim kesilene kadar kendimi paralıyorum. Bir bulsam, tuttuğum gibi şu titrek ellerimle, etime öyle bir bastıracağım ki, görürsün bak, adımı Adem’in yanına nasıl yazdıracağım…
Ben… iyi… adam…
İyi bir adam mıyım değil miyim bilmiyorum ama hiç iyi değilim anne. Hasan Hoca’yla konuştum geçenlerde, yanına geldiğimi, oturup olan biten ne varsa sana rapor ettiğimi söyledim, beni duyduğunu söyledi, hatta her Perşembe gecesi ettiğimiz duaların, güzel işlerimizin sizi de ferahlattığını anlattı. Yalan yok, bunu duyunca, sen duyuyorsan Telli Baba hayli hayli duyuyordur diyerek vardım yanına, diz kırıp boyun büktüm, her şeyi bir bir anlattım, şu düğümü bir çöz gözünü seveyim, bak beni burada gören olsa gözümün yaşına bakmaz bin laf eder arkamdan, dedim, var halimi sen düşün, dedim, sonra diğer şifa arayıcılar ne yapıyorlarsa aynısını yapıp çekildim huzurdan. Beklemeye başladım, ha bugün ha yarın derken, düğüm daha beter bir hal almaya başladı, anlayacağın Telli Baba’nın da benden yana yapacağı pek bir şeyi yokmuş, belki de elalem ne der korkusu yüzünden gücendi de, bana hiç dokunmadı, Allah bilir tabi, bir de böyleyse eğer Telli Baba…
Duyuyorsun değil mi Hanım Sultan, Hasan Hoca haklı, değil mi? Kocaman hoca yanlış mı bilecek, benimki de laf, tabi ki haklıdır, tabi ki duyuyorsundur beni, Telli Baba varsın yüz vermesin, sen işit yeter, belki başını şişiriyorumdur, belki Perşembe geceleri yol gözlemelerini boşa çıkarıyorumdur, yine de sen yüz çevirmezsin benden, bilsen nasıl pişmanım, cahillik işte, aklıma gelmedi hiç, yani seni hiç böyle düşünmedim ben, bilsem, yanımdayken, altta değil üstteyken, akşamları evde, salonda beni beklerken hiç gecikir miydim, hiç üzer miydim seni? Bilseydim erkence kalkıp gideceğini, günlerin damla damla tükeneceğini, ah bir bilseydim… Bilemedim, ölüm her insanın giyeceği gömlekmiş de bundan habersiz, aklım üryan dolaştım durdum. Hazırlıksızdım. Yeri doldurulamayacak bir boşluk kaldı senden geriye, şimdi ne yapsam, kimin kıyısına ilişiversem, giderek artan bir kederle dolduğumu görüyorum, bana her durumda uzanan o elin bir daha uzanmayacağını bilmek, saate bakmaksızın, açık duran o kapının ardında yorgun bir bekleyişin olmayacağını düşünmek öyle acıtıyor ki, dünyanın bütün ayrılıklarından payıma bir nasip düşmüş gibi geliyor.
Bilseydim, bir bilebilseydim anne, saniyesinde iyi mi iyi, temiz mi temiz, şeker mi şeker bir adam oluverirdim, o zaman bunca acıyla, boşlukla nasıl başa çıkacağımı da bilirdim. Bilseydim, kalbimde her acıya ayrı bir oda açar, birini diğerine bulaştırmadan en güzel şekilde yaşardım, acıyı bile en güzelinden yaşardım, vallahi bak… Her buruklukta, her yalnız kalışımda durup durup aklımı, kalbimi, çocukluğumu, babamı, olmamış güzel ne varsa hayatımda, bir bir elden geçirip hınçla çiğnemezdim.
/insan hep böyle midir anne, aldığı her yeni yarada, bütün yaralarının mı sızısını hisseder?/
Ah şu bilmezliğim, bu yüzden beni duyman lazım işte, bu yüzden buradayken bile, bana katlanman lazım, göğsünü açıp beni kimsenin koyup gitmeyeceği bir kuytuda saklaman lazım...
Oy… Göğsüm sıkışıyor yine, korkutmaya başladı, geceleri uyutmuyor, sabahları da bir ağırlık ki üstümde, sorma. İnşallah sigaradandır, he mi Hanım Sultan? Değilse… Tamam, bak bunu biliyorum işte, tıpkı babam gibi kokuyorum, kızma n’olur, böyle işte, şimdilik gitmem gerek, haftaya yine uğrarım, kal sağlıcakla… Şey, huzurla… İşte ne bileyim, iyi ol yani… Hadi görüşürüz.
