İçimde ürkek ürkek bir ben dolaşır söğüt ağaçları gibi başını eğerek. İçimde nankör bir ben dolaşır yeryüzünü talan ederek. İçimde bir ben dolaşır kendine zulüm ederek. Tarif edemediğimiz duygular, kontrol altına alamadığımız öfkeler, ele avuca sığmaz içi boş kahkahalar, kuzey poyrazı gibi soğuk, yaz yağmuru gibi bir halden bir hale giren benliğimizdi bir uçurumun kenarında duran. Gürül gürül akan duygu sepkeni geçti bir vakit his dünyamızdan. Ayaz soğukluğunda hiç bir güzelliğe karşılık vermeyen bir hal aldık bazı öykünmelerde. Işık vermez dehlizlere girdik çıkmamak üzere. Bedenimiz iç âlemimize hep hoyrattı, hep nankör, yedi renk eleğimsağmanın üzerinden sürgün olarak indi yeryüzüne içimdeki ben. Köhne bir halayıktı amellerimiz dünyanın cezp edici gölgesinin altında. Güneş karanlığı ikiye böler sabah mahmurluğunda, gölgeden kemiklerimiz ayaklanır dimdik ayakta durur, kırılgan bir hal alır ölümün suskun dehlizlerinde. Zamanın en kuytu yerleri dahi zamansızdır, ayaklarımız altında kayar gider yeryüzü. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri bir güve gibi yer bitirir, hayatlar bir bir dökülür kendi mahmurluklarının üzerine. Vesvese bozgunculuktur içimizde debelenir, doyumsuz kelimeler ile yayılır arza nefsimizde biriktirdiğimiz düşünceler. Ölçülür biçilir, köle bedenler üretilir fabrikaların soğuk dehlizlerinde. Kendi medeniyetlerinin sokaklarında anlamını yitirmiş sözcükler, başıboş dolanan anlaşılmaz sesler, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın dendiğinde, yeryüzüne yayılın ama sözcüklerdeki merhameti mahvetmeyin dendiğinde, birbiriniz ile tanış olun fakat bedenlerinize zarar vermeyin dendiğinde, bütün nankörlükleri ile kibirleriyle, her şeyin sahibi gibi gözü dönmüş bir eda ile beyinsizler gibi mi davranalım der içimizdeki benlikler. Kuytu köşelerde yardım bekleyen bizi kurtaracak yok mu diye serzenişte bulunan iç çekmeler. Hangi hayatın sahiline uğrasan en onulmaz zamanlarda, kuru bir sonbahar yaprağı gibi kan tanesi rengindeki içimde büyüyen büyüyen zalim kelimeler. Benliğimizi tahterevalli gibi bir o yana bir bu yana sallayan uslanmaz ele avuca sığmayan balyoz gibi kafamıza inen sözcükler. Demir alınması gereken limanı bilmeyen, başıboş kalmış hayatlar içinde kendi amellerine de bir anlam veremeyen, anlamsızlığın denizinde yeryüzünün maddi olanaklarını hesaplayan, vurdumduymazlık tahtında, vurdumduymazlar güruhunda bir yer edinen zavallı kendi benliğimiz. Kendine ait olmayan bedeninin içinde, kendine ait olmayan ve kendine biçilmiş roller içinde seve seve atılır sanaldan putlar önüne. Her türlü envai çeşit putlardır hayatın gidişatını düzenleyen, görsel efektleri ile gözlerimiz büyülenmiş bir şekilde kendi benliğimiz gerçek ile hayal arasında gelir gider gündönümünde. Sanal benlerdir sanal putlar ile gönül evimize yerleşen. Gönül evimize mekân kuran modern zamanların en dramatik ruh halini yaşarız kendi benliğimizde. Ne kadar hazin hayatlar, ne kadar da çok kadavra olmak için sıra bekleyen aşk ateşi düşmeyen yaşayan ölüler. Gün yüzüne çıkmamış menkıbeler, gün yüzüne çıkmamış madde âlemine ürkek ürkek bakan benlikler. Bedenimizin üstündeki kirlerdir yeryüzünü kirleten. Her adımımızda, bakışlarımızda, hayata dair ne varsa zulmün kalesidir nankörlüğümüz. Ruhumuz bedenimizde çırpınır, yüreğimiz kafeste kuş ürkekliğinde. Talan için yayılırız yeryüzüne, kendi benliğimize zulmeden bir güruhun temsilcisiyiz dünyanın son demlerinde.
