‘Ölüm Kere Ölüm’
TEMMUZ Sayı: 17 - Aralık 2017

Bir çocuğun babasız kaldığı gecenin ilk sabahı… Yetim günlerinin ilki, ilk sabahı… Sabahın aydınlığı yok artık. Biri ışıkları söndürmüş olmalı…

Ölüm her yerde önce sükûtu sever…

Yazık oldu İsmail’e. Dün gece geç saatlerde evine dönerken yokuşun başında başıbozuklar kesmiş önünü, bıçaklamışlar dağ gibi adamı, kan kaybından ölmüş dediler. Bütün parasını istemişler fakirin. Ömer’in harçlığını, evin kirasını ne varsa istemişler. Vermek istememiş İsmail, direnmiş Sonra nasıl bakarım Ömer’in yüzüne, ne derim Fatma’ya demiş. Acımamışlar. Gözü dönmüş kahpelerin. Bir kuytuya atmışlar. Çöp toplayan bir garip fark etmiş İsmail’i. Ambulans gelmiş hastaneye taşımış. Ağır yaralıymış ama geldiğinde yaşıyordu dediler, az biraz konuşmuş, kendinden geçmiş sonra. Kan kaybından öldü dediler. Şehir eşkıyaları aldı İsmail’i bizden. Kendi halinde bir adamdı. Kimsenin tavuğuna kış demişliği yoktu…

Ölüm nice kederlere gebedir…

-Ah be Ömer koy verme kendini oğlum ya! Şurada düşüp ölecek bu ihtiyar deden. Bak çözüldü dizlerimin bağı. Ben bırakmam seni bir başına, komam seni ellere, yapma be evladım, küçücük çocuksun nerden gördün sen böyle içli ağlamayı be yavrum, içimizi parçaladın, yeter gari, yorma bu ihtiyar kalbimi, dayanmaz bak uyarıyom, amma paraladın kendini be yavrum… Ölüme çare var mı be kuzum, takdir-i ilahi, vademiz yetti mi biz de göçücez di mi be torunum, güzel gözlüm benim.

Ölüm her yerde sükûta varır…

Susma Ömer’im iki kelam et! Hekime götürem mi seni? Konuşsana be yavrum, isyan et, ağla demin ki gibi. Ne sustun, öyle bakma kuzum, o nasıl bakış öyle?

-Ayla kızım korkmaya başladım ben, bu oğlanın hali hal değil!

Ne yazık ki Ömer bir daha hiç konuşmadı. Kalbini de dilini de mühürledi o uğursuz gece. Uçup gitti kalbinden sevgiye dair ne varsa. Bir boşluğun havada asılı kalan kuru meyvesi oldu. Önüne komasalar yemeği bile hatırlamayacaktı. Küskün bakışı çehresine yerleşip yurt edindi orayı. Yüzünde ölüme yürüyen bir bedbahtın ayak izleri vardı. Yüzündeki çizgiler bir ağacınkiler kadar derin ve kan sızdırır oldular. Adına yaşamak denirse yaşıyordu işte.

Dedesi onu hiç komadı bir başına. Ne maymunluklar etti de güldüremedi Ömer’i. Mecalsiz kaldı da vazgeçmedi anlatmaktan, gözlerinin içine içine konuştu ama fayda etmedi. Çaresiz kalınca kitaba sarıldı. Nice hatimler indirdi, cüzler bitirdi de üfledi Ömer’ini lakin bir gram fayda etmedi. Hekimlere hocalara götürdüler, tonla para verdiler de gerisin geri döndüler. Pahalı oyuncaklar alıverdiler yüzlerine bile bakmadı. Dedesi çaresizlik deryasında çırpınırken geceleri hüznünden kederinden iyice kocadı.

Bir Cuma günü Ömer’i de alıp mezarlığa gittiler; dede, torun. Dedesi Yasin-i Şerifler okuyup, toprağına su döktü İsmail’in. Ömer yine toprağı kucaklayıp ağladı bir süre. Sonra o kederli suskun haline geri döndü. Dedesi bu halini görünce darlandı, önce soğuk soğuk terledi ve düşüverdi mezarın başına.

Ölümler ölümlere ulanmakta ustadır…

Ömer ölümü biliyordu artık, geleni tanıdı. Azrail’e çattı kaşlarını. Dedesinin göğsüne kapaklanıp yorulana kadar ağladı. Yalnızlığının katmerlendiğini bildi. Yine ağladı. Bir dedesi vardı o da gitti. Annesiyle kalakaldı.

Kenan Yusuf Arşivi
17 Sayı: 17 - Aralık 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler