Ruhsal Kaos
TEMMUZ Sayı: 16 - Kasım 2017

“Bir yerde yangın varken biri seni ibadet etmeye çağırıyorsa, bil ki bu bir hainin davetidir.”
Ali ŞERİATİ

Bir yangının hemen ötesindeydi. Çığlıkları duyuyor, yanan insanları görebiliyordu. Kendi aleyhine harekete geçmek onun için o kadar zordu ki… Çünkü hep kendi güvenliği, kendi menfaatleri için yaşamak öğretilmişti. Yine de içinde bir yerde bir güç, onu yangını söndürmesi gerektiği yönünde itiyordu. Oysaki içindeki bu sesi dinlemeden kendisi gibi yangına bakan, yangının yanında duran insanların yaptığı gibi yapabilirdi. Mesela önce yüz çevirip oradan uzaklaşabilir ya da sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi davranabilirdi. Sahi böyle yapabilir miydi? Bunu yapamayacağını düşündü. Ya şuradakiler? Onlar gibi yangına doğru dudaklarıyla üflese miydi? Hiç değilse, yangın karşısında, çocukların çığlıkları ve kadınların feryatları içinde kendine bir teselli bulabilirdi bununla. Hiçbir şey yapmadım demezdi böylece. Elimden, dilimden geleni ardıma koymadım ama ben de çaresizdim sonuçta der, kurtulabilirim diye düşünürken yine soru işaretleriyle, düğüm düğüm olmuş düşünceleriyle baş başa kaldı.

Yangın ne kadar da korkunç ve öfkeliydi. Tam bir küfürdü. Sarı, kırmızı albenisi içinde göklere yükselen aleviyle onun içindeki sesi boğmaya yeten bir kuvveti vardı. Tehditkârdı. Hiçbir şeye karşı merhamet duymayan, önüne geleni yutan bir canavardı. Etrafına korku saçıyor, kendinden herkesi uzak tutmasını biliyordu. Yakaladığını ise boğmak, öldürmek için fırsat kolluyordu. Böylesine bir rakibin, zalimin karşısında olmanın verdiği ürpertinin baskısını, onu baş edecek cesaretle çözmeye çalışıyordu. Sorumluluk duygusu ruhunu kamçılıyordu. Kendine dair bir şeyler hissediyor, yananın yalnızca oradakiler olduğunu değil kendisi ve canı gibi gördüğü herkes olduğunu düşünmeye başlıyordu. O anda biri, “yangını ev sahiplerinin kendilerinin çıkardığı” haberini verince rahatladı. Bunda kendisinin bir suçu yoktu ve o halde sorumluluk da duyamazdı. Bir diğeri “evin sahiplerinin çok kötü insanlar olduğunu” söyleyince, bu nefsindeki ağır yükleri bir anda boşalttı ve hafifledi. Şimdi buradan başını göğe kaldırıp, dudaklarına ıslık tutturup gitse hiç kimse onu suçlayamazdı. Zira yananlar kötüydü. Bir anda küçük bir fısıltı geldi kulağına “ ya çocuklar?” Bundan hiç hoşlanmıyordu artık. Bu ses sürekli omuzlarına ağır yükler yüklüyordu. Diğeri ise yüklerini boşaltıyordu.

Herkes boş durmuyordu. Koşuşturanları da görüyor, yangına su taşıyanları yürekten destekliyordu. Ben de onlar gibi yapabilirim diye düşündüğü anda, biri “duaya” çağırdı onu. O birinin duanın gücünden bahsedişindeki ihtişamlı sözlerini şaşkınlıkla dinledi. Başını salladı. Her şeyin Allah’ın yetkisi ve gücü dâhilinde gerçekleştiği gerçeğini nasıl olmuştu da ıskalamıştı. Öyle ya “Allah dilerse her şey olurdu” yangın da sönerdi. Bu teveküllsüzlüğe fena halde içerledi. İmanının zayıflığını görüp üzüldü. Ellerini havaya kaldırırken karanlık geceyi aydınlatan alevlerin, tenini kıpkırmızı gösterdiğine dikkat kesildi.

Yangının başındaki karmaşa, yavaş yavaş yerini sükûnete bırakmaya hazırlanıyordu. Çocukların artık sesini duymuyor, kadınlar feryat etmiyordu. Üstelik o korkunç canavarın alevinin boyu da kısalmıştı. Daha çok duman çıkıyor, tahta kirişler büyük bir çatırtıyla düşüyordu. Şimdi kendini daha mutlu hissetmeye başlamıştı. Yangının alev dalgası, içindeki o sorumluluk almaya çağıran ses ile ters orantılıydı. Şimdi bir gayrete çağıran o ses bitmişti. Bu durumda herkes gibi olma eşitliği içinde saklanıp kendini koruyabilir ve herkese düşen cezayı ya da mükâfatı paylaşabilirdi. Kalabalıklar içinde kendini kaybettirebilir ya da unutturabilirdi. Zira o bir Süpermen değildi. Güçleri sınırlı, vücut ısısı dahi belli dereceler altında ve üstünde ancak seyredebilen zavallı bir varlıktı. Kendini tesellinin bu kurnaz bilmecesinden çok hoşlanmıştı. Sürekli kendini hakir ve aşağılık görmek onu sanki rahatlatıyordu. “Ben aciz bir kulum”, “ben bir zavallıyım”, “muhtacım” dedikçe, sanki kurumdan kirlenmiş bacayı temizlercesine daha rahat soluk alıyor, manevi olarak kendini aşağılarken güçleniyordu.

Buna benzer bir şeydir felaketler karşısında insanın iç sesinden duyulanlar… Böyle bir anda insanın iç sesi çoğalır ve bu sesler birbirine karışır. Hakkın sesi ile şerrin sesi iç içe geçerken, insan beslendiği kültür, karakter ölçüsünde ve bu sesler içinde bir ayrıma giderek içinde bulunduğu kaostan kurtulmaya çalışır. Zira kaos pek kabullenebilir bir durum değildir. Uzun süren bir kaos ruhu felç eder ve böyle bir ruhta hak söze yer kalmaz.

Kısacası kaos nedir biliyor musun?Ruhsal kaos diyebileceğimiz bu durum, içine düştüğün duygusal ve fikirsel karmaşadır. Ne yapacağını bilememektir. Kaos içinde büyüyen bir korkudur. Ki o korku adım atmana izin vermez. Hem çelişkilerinden hem de yine kötü olacak korkusundan öylece kalakalmandır kaos! Pişmanlığın felç olmuş halidir. Zaman ve mekânda bir dakikalık bir boşluk için yalvaran insanın umutsuz halidir. Hiçbir zaman ve hiçbir yerde olmamanın, tanımlanamayan olmanın bir an için içine düşülen durumdan kurtulacak reçete olduğunu sanmaktır kaos!

Kaos, hikmeti ve furkanı kaybetmektir!

Serkan Akın Arşivi