İsrail’in Korkusu ve Suriye Devriminin Potansiyeli
Haksöz Dergisi Sayı: 410

Suriye Devrimi, 2011’de bir halkın özgürlük ve adalet çığlığı olarak tarih sahnesine çıktığında, yalnızca Esed rejiminin kanlı zulmüne değil, Ortadoğu’yu sömürge coğrafyasına dönüştüren Siyonist-emperyalist ittifakın tahakkümüne karşı da bir kıyam olarak yükseldi. Bu başkaldırı, ‘Arap Baharı’yla başlayan uyanış dalgasının bir parçasıydı; Tunus’tan Mısır’a, Libya’dan Yemen’e uzanan bir halk hareketi zinciri, zalim diktatörlerin demir yumruklarına ve onların arkasında saf tutan emperyalist tiranlara karşı bir isyan ateşi yaktı. Suriye Devrimi, bu zincirin en karmaşık ve en trajik halkası oldu; çünkü yalnızca yerel bir tiranlığa değil, aynı zamanda küresel hegemonların Ortadoğu’yu bir satranç tahtasına çeviren kirli oyunlarına meydan okudu. Arap Baharı, halkların onur ve özgürlük taleplerini merkeze alırken, Suriye kıyamı, bu talepleri ahlaki bir manifesto haline getirerek emperyalist düzenin ve onun yerli işbirlikçilerinin maskesini düşürdü.

Bütün ağır imtihanlara ve insanlık dışı zulümlere rağmen, Suriye halkının kıyamı, Rabbimizin lütfuyla kararlı bir direnişten onurlu bir devrime dönüşmüştür. Allah Teâlâ, adalet ve özgürlük yolunda tarifsiz bedeller ödeyen bu mazlum halkı, başı dik, vakur ve meşru bir zaferle taltif etmiştir. 13 yıl boyunca Esed rejiminin işlediği sistematik cürümlere sessiz kalanlar, hatta açık ya da örtük biçimde bu zulmü destekleyen çevreler; mezhepçi taassuplarını ve tarihî kinlerini kan üzerinden tahkim eden zihniyetler, bugün hiçbir hicap duymaksızın devrimcilere “Neden İsrail’e karşı savaşmıyorsunuz?” minvalinde ithamlar yöneltmektedirler. Bu yaklaşım, esasen kendi tarihî suç ortaklıklarını örtbas etme ve zulmün üzerindeki sorumluluklarını görünmez kılma çabasından başka bir şey değildir. Mağdurun onurunu hedef alarak zalimi aklama stratejisi, yalnızca ahlaki bir çöküşü değil, aynı zamanda stratejik bir körlüğü de temsil etmektedir.

Saydnaya Hapishanesi'nde uygulanan sistematik işkenceler, Yermük Mülteci Kampı'nda Filistinli muhacirlere reva görülen açlık ve soykırımcı muameleler, Hamas'ın Suriye'den sürgün edilerek yalnızlaştırılması ve Esed rejiminin Filistin halkına yönelik işlediği ağır insanlık suçları; Esed ve müttefiki İran'ın, Siyonizm ve emperyalizmin zulüm yöntemlerinden hiçbir farkı olmadığını gözler önüne seren en açık delillerdir. Suriye'de mazlumlara karşı işlenen bu vahşetler, Esed ve İran'ın Siyonistlerle mücadele ettiği yönündeki iddialarının kofluğunu ve sahicilikten tamamen yoksun olduğunu açık biçimde ifşa etmektedir. Zulmü kendi halkına reva görenlerin, adalet ve direniş adına Siyonizm’e karşı mücadele ettiğini iddia etmesi, apaçık bir aldatmaca ve ikiyüzlülüktür. Gerçekte Esed rejimi ve müttefikleri, Siyonist işgalin yöntemlerini benimsemiş ve onu aşan bir zulüm pratiğiyle Suriye’yi kan gölüne çevirmiştir.

Suriye Devrimi’nin taşıdığı manevi derinliği, Esed ve İran eksenli ihanet hattının mahiyetini ve Siyonizm ile emperyalizmin Ortadoğu’da kurduğu çıkar merkezli kirli düzeni kapsamlı bir şekilde analiz etmeden; Suriye sahasında yaşanan gelişmeleri doğru okumak ve devrimin gelecekte İsrail için teşkil edebileceği uzun vadeli tehdit dinamiklerini kavramak mümkün değildir. Bu bilinç ve derinlikten yoksun her yaklaşım, sadece bugün yaşanan zulmü anlamakta yetersiz kalmayacak, aynı zamanda Suriye Devrimi’nin bölgesel dengeler üzerindeki dönüştürücü etkisini ve ümmetin geleceği adına taşıdığı stratejik imkânları da gözden kaçıracaktır. Dolayısıyla, devrimin tarihsel mirasını sağlam bir zeminde yeniden inşa etmek, bölgesel hegemonya projelerine karşı sahih bir direniş hattı oluşturmanın da ön şartıdır.

Suriye Devrimi Tüm Dengeleri Değiştirdi

Suriye Devrimi, yalnızca bir halk hareketi olmanın ötesinde, ulaştığı aşama ve geleceğe yönelik taşıdığı vaatler dikkate alındığında, Siyonist-emperyalist düzenin hegemonyasına karşı sahici bir başkaldırı imkânı ve dönüştürücü bir potansiyel barındırmaktadır. Bu devrim, sadece bir rejime karşı değil, bölgeyi kuşatan küresel tahakküm sistemine karşı da derinlikli bir meydan okumayı temsil etmekte; adalet, özgürlük ve izzet eksenli yeni bir bölgesel bilinç inşasının önünü açmaktadır. Ortadoğu, tarih boyunca İslam dünyasının kalbi, medeniyetlerin beşiği olmuştur. Ancak modern çağda, Siyonist İsrail’in güvenliğini merkeze alan emperyalist projeler, bu coğrafyayı bir sömürge sahasına çevirmiştir. Emperyalizmin Ortadoğu’daki birincil amacı, Siyonist rejimin bölgesel üstünlüğünü garanti altına almak ve Filistin’den başlayarak İslam dünyasını bir teslimiyet içine hapsetmektir. Suriye, bu projenin kilit cephelerinden biriydi. Çünkü buradaki bir kıyam, yalnızca yerel bir rejimi değil, Siyonist-emperyalist düzenin sunî meşruiyetini de yerle bir edebilirdi.

Siyonist İsrail’in Suriye kıyamına yönelik “konforlu suskunluğu”, tesadüfi bir tarafsızlık değil, bilinçli bir stratejiydi. Esed rejimi, Golan Tepeleri’nin 1967’den beri işgal altında olmasına rağmen İsrail’e karşı fiilî bir direniş göstermemiş, aksine sınırda sessiz bir statüko sağlamıştı. İsrail için Esed, öngörülebilir ve kontrol edilebilir bir figürdü. Ancak Suriye Devrimi’nin ortaya çıkardığı İslamcı direniş ruhu, Siyonist rejim için hesaplanmamış bir tehdit oluşturdu. Devrimden önce Esed’in cephaneliklerine, uçaklarına veya askerî altyapısına yönelik ciddi bir saldırısı olmayan İsrail, devrimin ardından Suriye’nin askerî kapasitesini sistematik olarak hedef almaya başladı. Bu, Siyonist rejimin, halkın iradesiyle şekillenen bir Suriye’nin Golan’ı geri almak ve işgalci statükoyu sarsmak için gerçek bir potansiyel taşıdığını fark ettiğini gösteriyor. İran ve onun etkisindeki mezhepçi aktörlerin tüm manipülasyonlarına rağmen, Suriye’deki İslamcı devrim, Siyonist hegemonyaya karşı en büyük tehditlerden biri olarak ortaya çıktı. Bu tehdit, öyle güçlü bir etki ve siyasi dalga yarattı ki İsrail’in savaş suçlusu lideri Netanyahu, Filistin’de uyguladığı soykırım modelini Suriye’ye taşımak için emperyalist hamisi Trump’ın kapısını çalarak icazet aradı. Bu hamle, Siyonizm’in Suriye Devrimi’ni yalnızca bir iç mesele değil, kendi varoluşsal güvenliğine yönelik bir meydan okuma olarak gördüğünü açıkça ortaya koyuyor.

7 Nisan 2025’te gerçekleşen Netanyahu-Trump görüşmesi, Suriye’deki gelişmelerin Siyonist rejim açısından taşıdığı tehditleri bir kez daha gözler önüne serdi. Görüşmede, Türkiye’nin Suriye’de artan etkisi ve bölgedeki İslamcı hareketlerin şekillendirdiği yeni dinamikler ön plana çıktı. Netanyahu, Türkiye’nin desteklediği grupların, İsrail’in kuzey sınırında yeni bir tehdit yaratma olasılığından duyduğu rahatsızlığı dile getirirken, Trump ise Erdoğan’ın bölgedeki rolünü vurgulayıp İsrail ile Türkiye arasında bir tür arabuluculuk yapılabileceğini ima etti. Bu durum, Netanyahu’nun stratejik hesaplamalarını etkilemiş gibi görünüyor; çünkü Trump’ın yaklaşımı, Türkiye’ye karşı daha sert bir tutum sergileme fikrini zayıflatmış olabilir. Trump’ın, Netanyahu’nun taleplerine karşı daha temkinli bir yaklaşım sergilemesi, ABD’nin İsrail’e sağladığı maddi desteğin mevcut durumda yeterli olabileceğini düşündüğünü ima eder gibi. Bu da Suriye’deki meselelerin sadece bölgesel çıkarlar üzerinden değil, daha geniş bir stratejik perspektifle ele alınması gerektiği anlamına gelebilir. Görüşmeden sonra Netanyahu’nun, Türk etkisinin sınırlandırılması konusunda somut bir taahhüt alamamış olması, belki de ABD’nin İsrail’e yönelik politikalarındaki bir dönüşümü ve mevcut dengeyi yeniden değerlendirme gerekliliğini yansıtıyor. Netanyahu’nun Trump’tan, Suriye’de Filistin benzeri bir operasyon için icazet arayışı, Siyonizm’in Suriye Devrimi’nin manevi ve siyasi mirasından ne denli korktuğunun bir kanıtıdır. Ancak Trump’ın bu talebe mesafeli yaklaşımı, Suriye kıyamının bölgesel dengeleri sarsma potansiyelinin, emperyalist hesapları bile zorladığını gösteriyor.

Bugüne kadar emperyalist Batı, Suriye Devrimi’ni “terörizm” etiketleriyle karalayarak Siyonist çıkarlarını korudu. Batı medyası, muhalifleri “radikal İslamcılar” olarak sunarken, Esed’i “seküler istikrarın teminatı” olarak gösterdi. Bu algı operasyonu, devrimin evrensel adalet talebini gölgeleyerek Esed’in işlediği katliamların küresel vicdanda görünmesini engelledi. Esed’in Halep, Guta ve Dera’da düzenlediği kimyasal saldırılar, binlerce sivilin ölümüne yol açarken, Batı bu vahşete karşı sessiz kaldı. 2013 Guta katliamında 1.400’den fazla kişi öldü, fakat Batı, “kırmızı çizgi” söylemlerinin ötesine geçmedi. Suriye direnişi, bu ihanetle yalnız bırakıldı. Esed’in kimyasal silahlarla, varil bombalarıyla ve açlık politikalarıyla yok ettiği halkın çığlığına herkes sağır kaldı. Bu durum, emperyalizmin Ortadoğu’daki ahlaki ikiyüzlülüğünü ve Siyonist hegemonyayı koruma önceliğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Esed Rejimi: Zulmün Yerel Temsilcisi, Siyonizm’in Sessiz Ortağı

Esed rejimi ve İran’a biat eden propaganda makineleri, işledikleri katliamlarla eş zamanlı olarak Suriye kıyamını “Siyonist komplo” diye yaftaladı ve her yönüyle çarpıtmaya çalıştı. Bu karalama kampanyasında, muhalifleri “İsrail’in maşası” olmakla suçlayarak devrimi ve haklı direnişi gölgelemek istediler. Oysa Esed rejimi, Saydnaya, Yermük ve Filistinlilere yönelik zulümleriyle Siyonist-emperyalist düzene en sadık hizmetkâr olmuştur.

Esed rejimi ve İran, Suriye Devrimi’ni bastırmak için yalnızca fiziksel şiddet uygulamadı, aynı zamanda bir propaganda savaşı yürüttü. “Direniş ekseni” söylemiyle dünyayı kandırmaya çalışan zalimler, İsrail’e karşı sözde mücadele ettiğini iddia ederken, gerçekte Suriye halkını ve Filistinli mültecileri hedef aldı. Golan Tepeleri’ni geri almak için tek bir adım atmayan Esed, Şam’ın banliyölerinde, Halep’in sokaklarında, Humus’un mahallelerinde kimyasal silahlar kullanarak kendi halkını katletti. Saydnaya’da uygulanan sistematik işkenceler, buranın, “insan mezbahası” olarak anılmasına yol açtı.

Saydnaya, Esed rejiminin zulmünün en karanlık sembollerinden biridir. “Kırmızı bina” ve “beyaz bina” olarak ayrılan bu hapishane, 2011’den itibaren sivil muhaliflerin, askerlerin, öğrencilerin ve hatta Filistinli mültecilerin işkenceyle yok edildiği bir ölüm merkezi haline geldi. Tutuklular sopa, cop, kırbaç ve elektrik şoku gibi fiziksel işkencelerin yanı sıra, cinsel saldırılar, aç bırakılma, dinî değerlere hakaret ve aileleriyle tehdit edilme gibi psikolojik vahşetlere maruz kaldı. Uluslararası Af Örgütünün raporlarına göre, 2011-2018 arasında Saydnaya’da 30 binden fazla kişi infaz, işkence, tıbbi bakım eksikliği veya açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Anadolu Ajansı, hapishanede “infaz odası” olarak bilinen bir alanı belgeleyerek rejimin sistematik katliamlarını gözler önüne serdi. Saydnaya’dan kurtulanların anlattıkları, rejimin işkencelerle insanlık onurunu yok etmek üzerine kurulu bir sistem geliştirdiğini tüm dünyaya deşifre etti.

Esed rejimi, Filistinlilere yönelik zulümleriyle de Siyonist çıkarlara hizmet etti. Şam’daki Yermük Mülteci Kampı, 2012’den itibaren rejim tarafından kuşatıldı ve altyapısı sistematik olarak yok edildi. 1948’den bu yana Siyonist İsrail’in sürgün ettiği Filistinlilere ev sahipliği yapan bu kamp, bir zamanlar 160 bin kişilik bir nüfusa sahipti. Ancak Esed’in kuşatması, kampı bir ölüm tuzağına çevirdi. 2015’te kamp sakinleri susuzluk, yetersiz beslenme ve hastalıklardan dolayı binlerce şehit verdi. Rejim, açlığı bir silah olarak kullanıp sivilleri toplu cezalandırmaya tâbi tuttu. Uluslararası Af Örgütü, bu politikayı “savaş suçu” olarak nitelendirdi. Yermük’te kalan, kuşatmadan çıkamayan 18 bin kişi, rejimin keskin nişancıları, ilaç eksikliği ve fahiş fiyatlarla satılan yiyeceklerle mücadele etmek zorunda kaldı. Suriye-Filistin Çalışma Grubu’na göre, Yermük’ten 252 Filistinli mülteci, rejim tarafından alıkonuldu ve bu kişilerden hâlâ haber alınamıyor.

Esed rejimi, Hamas’ı da Suriye’den çıkarmak için sistematik bir baskı uyguladı. Hamas, Suriye Devrimi’nin başlangıcında tarafsız bir pozisyon alsa da rejimin halka yönelik katliamları karşısında sessiz kalamadı. 2012’de Hamas liderleri, Şam’ı terk etmek zorunda bırakıldı. Bu ve benzeri birçok gelişme, Esed’in Filistin direnişine yönelik ikiyüzlü tutumunu gözler önüne seriyor. Rejim, sözde “İsrail’e karşı direniş” iddiasıyla meşruiyet kazanmaya çalışırken, Filistinlileri açlığa, işkenceye ve sürgüne mahkûm etti. Yermük’teki kuşatma, Hizbullah ve İran destekli milislerin de katılımıyla Filistinlilere karşı bir soykırım politikasına dönüştü.

İran’ın Mezhepçi İhaneti

İran, Suriye Devrimi’ni sabote eden en büyük aktörlerden biri oldu. “İslam Devrimi” iddiasıyla yola çıkan İran, Suriye’de mezhepçi bir fitneyi ateşledi. “Zeyneb Türbesi tehlikede!” gibi sloganlarla binlerce Şii milisi sahaya sürerek Suriye Devrimi’ne karşı Nusayri Baas cuntasının yanında saf tuttu. Yermük Kampı’ndaki kuşatmada, İran destekli milisler ve Hizbullah, Esed rejimiyle birlikte Filistinlilere karşı açlık ve ölüm politikası uyguladı.

İran’ın yayılmacı politikaları, askerî müdahaleyle sınırlı kalmadı. Medya ve diplomasi alanında yürüttüğü algı savaşları, devrimin meşruiyetini aşındırmak için sistematik bir şekilde kullanıldı. Batı basınında muhalifler “fanatik cihatçılar” olarak kodlanırken, Esed rejimi “laik düzenin temsilcisi” olarak sunuldu. İran, bu algı savaşını destekleyerek Suriye halkının adalet kıyamını küresel vicdanda karalamak için her yola başvurdu. Bu, yalnızca Suriye’ye değil, İslam ümmetinin kendisine karşı işlenmiş bir suçtu.

İran’ın Suriye’deki rolü, mezhepçi bir tahakküm kurma çabasının ötesine geçti. Esed rejimini ayakta tutarak Siyonist-emperyalist statükoyu destekleyen İran, sözde “İsrail’e karşı direniş” iddiasını bir kez daha çürüttü. Hizbullah’ı Suriye’ye taşıyarak halkın kıyamını bastırmaya çalışan ve Yermük’te Filistinlilere zulmeden İran, gerçekte Siyonist hegemonyanın dolaylı bir müttefiki oldu. İran’ın önceliği, İslam ümmetinin birliğini yok ederek mezhepçi bir imparatorluk kurmaktı. Adına ‘Şii Hilali’ dedikleri Safevi hülyasından mülhem bu emperyal hesaplar Suriye’de büyük bir yenilgi aldı. İran ve onun etkisindeki mezhepçi aktörler, devrimin İslamcı ruhunu karalamak için her türlü manipülasyonu denese de bu kıyamın kendileri için taşıdığı varoluşsal tehdidi örtbas edemedi. Suriye Devrimi İran’ın mezhepçi politikalarını ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Rabbimizin lütfuyla devrimin etkisi benzer şartların ortaya çıkması durumunda, Siyonizm tarafında da bir yenilgiyi beraberinde getirecektir. Yani, İran’ın yaşadığı mağlubiyetin bir benzeri, Siyonist güçler için de kaçınılmaz olacaktır.

Suriye Kıyamı Siyonizm’in Kâbusu Olacak

Suriye Devrimi’ne yöneltilen “Neden İsrail’e karşı savaşmıyorsunuz?” sorusu, devrimin manevi, ahlaki ve stratejik derinliğini kavrayamayan, sığ bir eleştiriden ibarettir. Bu tür sorular, 2011’de özgürlük, adalet ve onur talebiyle sokaklara dökülen Suriye halkının direnişinin ruhunu anlamaktan oldukça uzaktır. Suriye halkı, Esed rejiminin zulmüne karşı durarak ümmetin onurunu ve adalet arayışını yüreğinde taşıdı. Ancak bu hareket, rejimin ve İran’ın şeytani şiddetiyle silahlı bir direnişe dönüştü. Bu direniş, Suriye’nin firavununu devirmek, Saydnaya ve benzeri zindanlardaki işkenceleri, Yermük’te açlıkla mücadele eden Filistinli kardeşlerimizin feryatlarını, Guta’da kimyasal silahlarla katledilen masum çocukların gözyaşlarını dindirmek için verilen bir mücadeleydi. Allah’ın yardımıyla, bu mücadelenin zafere ulaşması, Suriye halkının inancının ve direncinin bir tezahürüdür.

Asıl sorgulanması gereken, Esed rejimi ve İran’ın ümmete ve Filistin davasına yaptığı ihanettir. Bu rejim, sözde “direniş ekseni” adı altında, Saydnaya’da Müslümanları işkencelerle katlederken, Yermük’teki Filistinli kardeşlerimizi açlıkla boğarak ve Hamas’ı Suriye’den çıkararak Siyonist rejime hizmet etmiştir. Esed, Golan’ı işgal altında tutan İsrail’e karşı tek bir kurşun atmazken, kendi halkını ve ümmetin evlatlarını katletmekten geri durmamıştır. Bu, ümmetin düşmanlarına hizmet etmekten başka nedir? Suriye Devrimi, işte bu ihanet düzenini sarsarak dolaylı bir biçimde Siyonist-emperyalist statükoya meydan okumuştur. Özgür bir Suriye, halkın iradesiyle şekillenen bir yönetimle, Allah’ın izniyle, Golan’ı geri almak için onurlu bir mücadele verebilir. Ancak Esed ve onun mezhepçi müttefikleri, Suriye’de işledikleri cürümlerle öncelikle Siyonizm’in bölgedeki çıkarlarına katkı sunmuştur.

İlk günden beri ifade ediyoruz; Suriye Devrimi, yalnızca bir halkın özgürlük mücadelesi değil, ümmetin onurunu yeniden inşa etme çabasıdır. Suriye halkı, Allah’a duydukları sarsılmaz bir imanla zalimlere karşı kıyam etti. Ancak, Rus bombardımanları, İran destekli milislerin vahşeti ve küresel güçlerin sessizliği, bu kutlu direnişi zayıflatmaya çalıştı. Bugün Suriye, on yıllarca süren savaşın yıkımıyla, milyonlarca mülteciyle, harabeye dönmüş şehirlerle ve ekonomik çöküşle karşı karşıya. Böyle bir ortamda, Suriye’nin önceliği, birliğini yeniden inşa etmek; askerî, siyasi ve ekonomik olarak ayağa kalkmaktır. Bu süreç, sabır ve sebat gerektirir. Devrimden, bu yıkım içinde İsrail’e karşı bir savaş başlatmasını beklemek, ümmetin bu kutlu davasını boğmaktan başka bir şey değildir.

Ancak unutulmamalıdır ki Suriye Devrimi, Allah’ın izniyle, doğru zamanda ve koşullarda ümmetin en büyük zaferlerinden biri olabilir. İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırıları, Golan’daki işgalini pekiştirme çabaları ve devrimin zayıflatılması için gösterdiği çaba, onun bu potansiyel tehditten duyduğu korkunun açık bir göstergesidir. Özgür bir Suriye, ümmetin birliğiyle, Kur’an’ın “Allah yolunda mücadele edenlere zafer yakındır.” (Bakara, 214) müjdesine mazhar olabilir. Bu Suriye, Filistin davasının en güçlü destekçisi, Golan’ın özgürlüğüne giden yolun öncüsü olacaktır. İsrail, bu gerçeği bildiği için, devrimi boğmak adına her türlü yola başvurmaktadır.

Bizler, ümmet olarak Suriye Devrimi’ni her yönüyle desteklemeli; bu kutlu cihadı dualarımızla, maddi ve manevi yardımlarımızla güçlendirmeliyiz. Özgür bir Filistin, ancak özgür, güçlü ve Allah’ın yolunda birleşmiş bir Suriye ile mümkündür. Bu, yalnızca Suriye halkının değil, tüm ümmetin ve insanlığın geleceği için büyük bir umut anlamına gelmektedir. Suriye Devrimi’ni Siyonizm’in kâbusuna dönüşecek bir zaferle taçlandırmak, ümmetin boynunun borcudur. Bu yolda sabredenler, Allah’ın vaadine nail olacak, mazlumların gözyaşları, zalimlerin sonunu getirecektir.

Suriye Devrimi, bir ahlak ve adalet kıyamıydı. Sloganlarla değil, kanla, gözyaşıyla, alın teriyle yazıldı. 13 sene boyunca ödenen bedellere baktığımızda, bu devrimin ne kadar büyük bir manevi sınavdan geçtiğini görürüz. İran’ın mezhepçi ihaneti, Esed’in kanlı zulmü ve emperyalizmin ikiyüzlü politikaları, bu kıyamı bastırmaya çalışsa da Suriye halkının onurlu direnişi tarihe altın harflerle kazındı.

Direnişin onuru, düşmanı kimle tanımladığıyla değil, zulme karşı ne kadar ahlaki ve adil kaldığıyla ölçülür. Suriye halkı, “Önce içerideki firavunla yüzleşin!” diyerek İslam dünyasına manevi bir manifesto sundu. Bu manifesto, belki bugün tam anlamıyla karşılığını bulmadı; ancak özgürlük ve adalet mücadelesi veren tüm halklar için ebedi bir pusula olacaktır. Suriye Devrimi, Siyonizm ve emperyalizme karşı verilen mücadelenin yalnızca bir cephesi değil, aynı zamanda İslam dünyasının vicdanını uyandıran bir kıyamdır. Bu kıyam, zulmün her türlüsüne karşı direnenler için sonsuza dek bir ilham kaynağı olacaktır.

Murat Koç Arşivi