Halep, Ahlaki Eşik ve Camia İçinde Savrulmalar
HAKSÖZ Sayı: 419 Şubat 2026

Halep’in Eşrefiye ve Şeyh Maksud bölgelerinde yaşanan son çatışmalar, yüzeyde askerî ve güvenlik merkezli bir gerilim olarak okunmaya müsaittir. Ancak bu olaylar, sahadaki silahlı temasların ötesinde, İslami camia içinde uzun süredir mayalanan zihinsel bir kırılmayı açığa çıkarmıştır. Bölgesel dengeler, yerel aktörler ve taktik hamleler üzerinden yürütülen tartışmalar, esas meselenin üzerini örten tali başlıklar olarak işlev görmektedir. Asıl sorun, Suriye devrimiyle kurulamayan sahih ilişkinin, bugün SDG ile ilgili gelişmeler üzerinden yeniden ve daha sert biçimde tezahür etmesidir.

2011 yılında başlayan halk kıyamı, ümmet coğrafyasında pek çok yapıyı ve iddiayı sınamıştır. Bu sınama, sadece siyasal pozisyonları değil, ahlaki duruşları, adalet anlayışlarını ve zulüm karşısındaki refleksleri de açığa çıkarmıştır. Halep’te yaşanan her gelişme, bu nedenle salt yerel bir hadise olarak görülemez. Burada verilen tepkiler, Suriye devrimine dair yıllardır bastırılan rahatsızlıkların, içselleştirilemeyen bir hakikatin ve bir türlü kabullenilemeyen bir başarı hikâyesinin dışavurumu olarak okunmalıdır.

Bazı İslami çevrelerin sergilediği sert, hırçın ve yer yer öfke yüklü tavır, anlık bir infialin ürünü değildir. Bu tutum, devrimin ilk günlerinden itibaren sahaya mesafeli duran, mücahidlerin mücadelesini temkinle izleyen ve halkın iradesine güvenmekte zorlanan bir zihniyetin sürekliliğini yansıtmaktadır. Devrimin sahadaki kazanımları arttıkça, bu çevrelerin rahatsızlığı da derinleşmiş; başarı, sevinç üretmek yerine yeni kuşkuların ve suçlamaların gerekçesi haline gelmiştir.

İçselleştirme Krizi

Suriye’de başlayan direniş, bazı İslami yapılar açısından ilk günden itibaren mesafeyle karşılandı. Bu mesafe, ihtiyatlı bir bekleyişten ibaret kalmadı; zamanla soğuk bir ilgisizliğe, ardından açık bir karşıtlığa evrildi. Halkın ağır bedeller ödeyerek sürdürdüğü kıyam, bu çevrelerin zihninde hiçbir zaman ümmetin ortak yürüyüşü olarak yer bulmadı. Devrimin sahici aktörleri, başından itibaren güvenilmez, kontrol edilmesi gereken ve sınırlandırılması icap eden unsurlar olarak kodlandı.

Bu zihniyet, sahadaki mücahidlerin elde ettiği her kazanımla birlikte daha da sertleşti. İlerleme, bu çevrelerde umut ve sevinç üretmedi; rahatsızlık, kuşku ve öfkeyi derinleştirdi. Başarı, hayırla karşılanması gereken bir imkân olarak görülmedi; yeni senaryoların, ithamların ve karalama dilinin bahanesi haline getirildi. Zaman içinde bu tutum, mesafeli duruş sınırını aşarak açık bir düşmanlığa dönüştü. Bugün SDG ile yaşanan çatışmalar özelinde dile getirilen kimi sözde hassasiyetler, bu birikmiş öfkenin ve içselleştirilemeyen hakikatin güncel bir dışavurumudur.

Daha vahimi, bu karşıtlığın giderek duygusal ve ideolojik bir nefrete evrilmiş olmasıdır. Sahada bedel ödeyenler küçümsendi, mücadele itibarsızlaştırıldı, direniş ahlaki meşruiyetinden koparılmaya çalışıldı. Güvenli alanlardan konuşan bu dil, kendisini sürekli temkin ve akıl iddiasıyla meşrulaştırırken, zulme karşı ayağa kalkan halkı sorunlaştıran bir hatta yerleşti. Böylece Suriye devrimi, adalet talebiyle yükselen bir kıyam olarak görülmek yerine, bastırılması ya da kontrol altına alınması gereken bir sapma gibi sunuldu. Bu savrulma, politik bir tercih olmanın ötesinde, vicdanla kurulan bağın kopuşuna işaret eden derin bir ahlaki kırılmayı açığa çıkardı.

İdeolojik Bağımlılıklar

Bu zihinsel savrulmanın arka planında, bölge siyasetine dair tek yönlü ve ideolojik bir okuma biçimi yer almaktadır. İran’ın uzun yıllardır inşa ettiği söylemsel etki alanı, bazı İslami çevrelerin kavram dünyasını derinden şekillendirmiştir. Direniş fikri, mezhebî ve jeopolitik öncelikler etrafında yeniden tanımlanmış; halk iradesi ikincil bir konuma itilmiştir. Bu tabloya eşlik eden bir diğer belirleyici unsur ise zamanla kronik bir refleks haline gelen komplocu siyaset okuması ve her meseleyi AK Parti karşıtlığı ekseninde değerlendiren dar bakış açısıdır. Bölgedeki gelişmeler, sahadaki gerçeklikten kopuk biçimde sürekli gizli planlar, örtük senaryolar ve merkezî yönlendirmeler üzerinden açıklanmaya çalışılmış; bu yaklaşım, Suriye direnişine yönelik mesafeyi daha da sertleştirmiştir. Sonuçta ortaya çıkan zihinsel çerçeve, adalet ve hakikat merkezli bir muhasebeyi imkânsız kılan, ideolojik körlüğü derinleştiren kapalı bir okuma biçimine dönüşmüştür.

Bu ideolojik çerçeve, mücahidlere yönelik süreklilik arz eden bir güvensizlik üretmiştir. Sahadaki her hamle, her ittifak ve her yerel mutabakat, bu güvensizliği besleyen yeni malzemeler olarak kullanılmıştır. Türkiye’nin askerî varlığı, diplomatik girişimleri ve bölgesel temasları, bu kuşkunun diri tutulduğu başlıklar haline getirilmiştir. Oysa bu teknik tartışmaların ardında, devrimin özüne yönelik köklü bir mesafe bulunmaktadır. Halkın zulme karşı ayağa kalkışını merkeze alamayan bu bakış, zamanla kendi içine kapanan ideolojik bir tortuya dönüşmüştür.

Bu tortu, sadece siyasi analizleri daraltmakla kalmamış, ahlaki muhakemeyi de felce uğratmıştır. İrancılık, AK Parti karşıtlığı, komploculuk vb. merkezli okumalar bölgede yaşanan her gelişmeyi kendi ekseni etrafında anlamlandırmaya çalışırken, zulmün faili ile direnen halk arasındaki ayrımı flu hale getirmiştir. Böyle bir zeminde Esed rejimi ile müttefiklerinin uyguladığı zulüm ve katliamlar ikincilleştirilmiş, devrimcilerin attığı her adım büyütülerek sorunlaştırılmıştır. Direniş, hak talebinin ifadesi olarak okunmak yerine, bölgesel dengeleri bozan bir sapma gibi ele alınmıştır.

Safların Açığa Çıkışı

Kimi Müslüman çevrelerin Suriye meselesinde ilk günden itibaren aldıkları pozisyon dikkate alındığında, SDG ile ilgili yaşanan son gelişmelere yönelik tutumlarını anlamak da pek güçleşmiyor. Suriye devrimine yönelik bastırılmış rahatsızlık, bu kez örtüsüz ve pervasız biçimde açığa çıktı. Bazı Müslüman çevrelerin, zulme karşı ayağa kalkan halkla kuramadıkları ilişkinin yerini zamanla sert bir karşıtlığa bırakması, Halep üzerinden bütün açıklığıyla görünür hale geldi. Tepkilerin dili, içeriği ve hedefi, meselenin sahadaki dengelerden çok daha öte bir yerde konumlandığını ortaya koyuyor.

Artık tartışma, yerel güvenlik başlıkları ya da teknik askerî değerlendirmeler sınırını aşmış durumda. Mesele, hangi safta durulduğu, kimin diliyle konuşulduğu ve hangi öfkenin büyütüldüğü sorusuna dayanıyor. SDG ile ilgili yaşanan gelişmeler, bazıları için sadece bir çatışma başlığı olabilir, ancak İslami iddia açısından bu süreç, ahlaki bir eşikte durulduğunu ve bu eşiğin kimler tarafından aşıldığını açık biçimde gösteren yakıcı bir imtihana dönüşmüş bulunuyor.

Suriye’deki mücahidlerin elde ettiği kazanımlara açık bir hasımlık besleyen mezkûr çevreler, bu süreçte SDG/YPG unsurlarına karşı mücadele eden Müslümanların tam karşısında konumlanan bir dili adeta organize biçimde üretmeye başladı. Uzun süredir bastırılan bu öfke, kısa sürede PKK çizgisini andıran refleksler doğurdu. Sosyal medya, Müslüman direnişçileri hedef alan, onları itibarsızlaştıran ve suçlayan kampanyalarla sistematik biçimde dolduruldu. Bu kampanyalara, çevreden tanıdık isimlerin de dâhil olması dikkat çekiciydi. Suriye direnişini karalamak söz konusu olduğunda, PKK söylemleriyle örtüşmekten çekinmeyen, hatta bu amaçla Kürtçü-milliyetçi bir dile savrulan yaklaşımlar açıkça sergilendi. Böylece tepki, makul bir eleştiri çerçevesinden çıkıp, bilinçli bir saldırıya dönüştü.

Daha ağır olan ise, bu süreçte Müslümanlar arasından yükselen ikaz ve hatırlatma seslerinin bastırılmasıydı. Ahlaki sınırları, ümmet bilincini ve zulüm karşısında saf tutma sorumluluğunu dile getirenler özellikle hedef seçildi. Bu hedef göstermeler, kısa sürede İslam karşıtı, sol-Kürtçü, seküler ve PKK çevrelerinin organize saldırılarıyla aynı zeminde buluştu. Aynı öfke dili, aynı etiketler ve aynı düşmanlaştırma üslubu üzerinden yürüyen bu propagandalar, eleştiri iddiasını aşan fiilî bir hizalanma görüntüsü ortaya koydu.

Burada yaşanan savrulma, basit bir siyasi hatayla açıklanamaz. Müslümanların, başka Müslümanlara yönelen linç dalgalarının parçası haline gelmesi, ahlaki bir eşiğin aşıldığını göstermektedir. Suriye devrimine duyulan öfke, bazılarını İslam düşmanı odaklarla yan yana durabilecek bir noktaya sürüklemiştir. Bu tablo, vicdanın ve adalet duygusunun ciddi biçimde zedelendiğini ortaya koymaktadır.

Kürt Meselesi Üzerinden Açığa Çıkan Seçici Hassasiyet

Bu zihniyetin en belirgin açmazlarından biri, Kürt meselesine yaklaşımda sergilediği açık söylem çelişkisidir. Türkiye bağlamında PKK söz konusu olduğunda, bu çevreler çoğu zaman güvenlikçi politikaları sorunlaştırmaz hatta bu politikaları fiilen destekleyen bir yerde konumlanır. PKK’nin özerklik, yerel yönetim ya da ayrılıkçı talepleri, Türkiye içinde “terör”, “bölücülük” ve “ülke bütünlüğüne tehdit” başlıkları altında değerlendirilir. Bu çerçevede Türk devletine ve hükümetine yöneltilen itirazlar sınırlı kalır, hatta çoğu durumda itiraz dahi üretilmez.

Ancak konu Suriye’nin kuzeyi olduğunda, aynı aktörlerin dilinin son zamanlarda keskin biçimde değiştiğini görüyoruz. PKK’nin oradaki askerî varlığı, idari özerklik talepleri ve kanton yapıları bu kez meşrulaştırılır, hatta örtük ya da açık biçimde desteklenir. Suriye devleti, aynı taleplere karşı durduğu için “Kürt düşmanı” olarak etiketlenir. Türkiye’de “ayrılıkçılık” olarak görülen talepler, Suriye sahasında “hak arayışı” söylemiyle yeniden paketlenir. Aynı yapı, aynı örgüt, aynı siyasal hedefler söz konusu olduğu halde ortaya çıkan bu zıt tutum, basit bir politik tercihle açıklanamayacak kadar bariz bir çelişki üretmektedir.

Bu noktada kaçınılmaz bir soru belirir: Türkiye’de PKK’nin taleplerine karşı çıkan bir dil, Suriye’de neden aynı taleplerin savunuculuğunu üstlenmektedir? Ankara’ya yöneltilemeyen sert eleştiriler neden Şam’a, daha da ötesi sahadaki Müslüman direnişçilere yöneltilmektedir? Erdoğan’a söylenemeyen sözlerin Şara’ya rahatlıkla söylenebilmesi, meselenin Kürt hakları ya da ilkesel bir adalet arayışıyla ilgili olmadığını göstermektedir. Buradaki asli motivasyon, Suriye’deki mücahidlere duyulan derin karşıtlıkla yakından ilişkilidir.

Bu karşıtlık, çoğu zaman mezhepçi, ideolojik ve bölgesel bağımlılıklarla beslenen bir bakışın ürünüdür. Suriye direnişinin sahadaki kazanımları, bu çevreler açısından tahammül edilemez bir gerçeklik haline gelmiştir. PKK’nin söylemleriyle örtüşen pozisyonlar, tam da bu nedenle daha kolay benimsenmekte, İslamcı iddianın adalet ve tutarlılık vurgusu ise bu noktada bilinçli biçimde askıya alınmaktadır. Ortaya çıkan tablo, Kürt meselesi üzerinden kurulan söylemin, gerçekte Suriye direnişine duyulan ideolojik husumetin bir aparatı haline geldiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Bir İmtihan Alanı Olarak Suriye Sahası

Suriye sahası, Müslümanlar için bir çatışma alanının ötesinde; hak ile batılın ayrıştığı, sözlerin ve niyetlerin tartıldığı bir imtihan zeminidir. Halep üzerinden açığa çıkan tablo, gri alanları ortadan kaldıran bir ahlaki eşiğe işaret etmektedir. Burada belirleyici olan, analizlerin isabet derecesi değil, zulüm karşısında alınan konumdur.

Kur’an, adaletle şahitlik etmeyi imanla birlikte zikreder. Şahitlik, konjonktüre göre şekil alan bir tutum değildir. Bedeli olsa da hakikatin yanında durma iradesidir. Bu irade zedelendiğinde, geriye içi boş sloganlar ve kendini meşrulaştıran gerekçeler kalır. Halep, bu dilin ne kadar kırılgan olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koymuştur.

Suriye devrimi, bedel ödeyen insanların omuzlarında yükselmiş bir hakikat yürüyüşüdür. Bu bedeli görmezden gelen, direnişi sorunlaştıran ve zulmün failini perdeleyen her yaklaşım, zamanla adalet duygusunu aşındırır. Bugün yaşanan savrulma, siyasi bir tercihten öte, vicdanın ideoloji lehine geri çekilmesidir.

İslami iddia, her şartta adaletle şahitlik sorumluluğunu yükler. Bu sorumluluktan kaçanlar, farkında olsun ya da olmasın, zulmün kurduğu dile eklemlenir. Halep, bu hakikati bir kez daha hatırlatmıştır. Bu hatırlatmayı görmezden gelmek, Suriye devrimine yabancılaşmakla birlikte, kendi iddialarımızdan da uzaklaşmak anlamına gelir.

Murat Koç Arşivi