Türkiye’de İslami çabaların yakın tarihine yönelik yazılı tanıklıkların yetersizliği, mücadele geleneğinin öncülerinin bu konuda bir yazılı gelenek oluşturmaması İslami kimliğin kuşatıcı ve geleceğe bakan yönünün güçlü biçimde kuşaklara aktarılması konusunda ciddi bir yetersizliğe yol açmaktadır. Türkiye’nin birçok yerinde İslami hareket saflarının saygın ve çok değerli öncülerinin yaşadıkları tecrübeleri, sıkıntıları, ödedikleri bedelleri ve bu topraklarda köklü bir çabanın inşası için harcadıkları emekleri; yazılı kaynaklardan, hatırat, söyleşi ya da müstakil biyografi eserlerinden ziyade sözlü aktarımlar sayesinde öğrenmeye çalışıp sağdan soldan duyduklarımızı bir araya getirerek hepimiz kendi yanımızda bir kanaat oluşturuyoruz. Bu durum hem öncüler hem de camialar için söz konusu. Bu nedenle birçok kesim birbiri hakkında tuhaf ve temelsiz zanlara kapılmakta, etiketler ve hakka geçen yaftalarla Müslümanlar birbirini tarif etmekte, dayanışma ve birlikte hayır üretmeye yönelik adımlar atılamamakta, karşılıklı istifade edilmesi gereken tecrübeler tarihin bilinmezleri arasına karışmaktadır. Tarih bilgisinin hem aydınlatıcı hem de uyarıcı niteliği, özellikle yeni nesiller için bu bilgiyi vazgeçilmez kılmaktadır. Ve en önemlisi de kendimize ait olanın hikâyesini biz yazmadığımız takdirde bunu çarpıtarak yazmak, Müslümanları değersizleştirmek için hazır kıta bekleyen birçok muarızın da olduğunu unutmamamız gerekir.
Şahitliklerin kaleme aktarılması için atılan her adım çok kıymetlidir. Yazmadığımız, kaydetmediğimiz çoğu şey tarih nezdinde ne yazık ki yapılmamış sayılacak kadar görmezden gelinebilir. Hele ki tevhidî bilinçlenme sürecinin barındırdığı yoğun gayret ve ödenen bedeller göz önünde tutulduğunda kıymetli bir hazinenin yok sayılması gibi bir tehlikeden de rahatlıkla bahsedilebilir. Bu çerçevede yakın zamanda Beyan Yayınları tarafından yayımlanan Osman Sevim’in Zeki Savaş’la yaptığı nehir söyleşi türündeki “Maziden Atiye” isimli çalışma, bahsettiğimiz hafıza inşasına katkı sunması bakımından önemli bir eser olarak telakki edilebilir.
Bir Dava Edinmek
Osman Sevim, İslami kesimin yakın tarihine vukufiyeti ve Zeki Savaş’ı iyi tanıması sayesinde derinliği yakalayan, kapsamlı ve kuşatıcı bir söyleşiye imza atmış. Zeki Savaş’ın kişisel tecrübeleri bağlamında kitaba yansıyanlar, mazi ve ati arasında kapsamlı bir bağ kurmamızı sağlarken eleştirel ve tahkik edici bir yaklaşımı da müşahede etmemizi temin ediyor. Sevim, Zeki Savaş’ı çok yönlü biçimde tanımamıza imkân sunan birçok pencere açıyor sorularıyla. Zeki Savaş gibi ömrünü İslami mücadeleye adayan öncü bir şahsiyetin verdiği cevaplar düne, bugüne, değişime ve yeniliğe dair düşüncelerini anlama fırsatı sunuyor bize. Özenle seçilen sorular sayesinde Savaş’ın hem kişisel hem de düşünsel dünyasına davet ediliyoruz. Kitap boyunca Zeki Savaş’ın bilgi birikimi, tecrübesi ve İslami kimliğin bir eseri olan ölçülü ve olgun karakteri fazlasıyla hissediliyor.
Genelde söyleşi tarzı eserler çoğunlukla sınırlı konuların öne çıkmasına, muhatabın belli alanlara hapsolmasına neden olur. Bu nedenle söyleşi türü eserler çoğunlukla hatırat vb. eserler kadar tecrübî birikimi, geçmişin tanıklığını yansıtma imkânını yakalayamaz. Ancak bu eserde özellikle çok boyutluluğa dikkat edilerek muhatabın katmanlı bir örgüyle ve geniş bir yelpazede fikir beyan etmesine olanak sağlanıyor. Böylelikle kitapta yakın geçmişin bilgisi, güçlü bir tecrübenin ağırlığı, bugünün tahlili ve yarına dair teklifler Savaş’ın duyguları ve düşünceleri ile birlikte belli bir insicam içinde meczoluyor.
Kitap sekiz bölümden oluşuyor. Her bir bölüm kendi içinde bağımsız görünse de konular kitap bütünlüğü içinde birbirine güzelce bağlanıyor. Kitabın önsözünde Osman Sevim söyleşinin ve kitabın amacını şu sözlerle vurguluyor: “Söyleşiler, ister kısa isterse uzun/nehir söyleşi şeklinde olsun, fark etmez, kişiye özeldir. Fakat o eserlerde yazılan, anlatılan, anılan ve konuşulanlar sadece konuşturulan kişinin hayat ve düşünceleri ile ilgili de değildir. Yazılan, anlatılan veya konuşulanlar aynı zamanda muhatabın doğduğu, yaşadığı, mücadele ettiği ve üzerinde canını teslim ettiği yerin tarihine işaret etmekle birlikte o yerin coğrafyası, kültürü, demografik yapısı, sosyal, siyasi, iktisadi, hukuki vs. yanıyla da ilgilidir.” “… Hem sahih ve sağlam kurumsal ve toplumsal hafıza adına hem de olup bitenlerden çıkarılacak, alınacak ders, ibret ve örnekliklerin intikali adına bu tür eserlerin yazılıp yayınlanmasında yarar vardır.” “… Yazılmamış veya anlatılmamış hayat, yaşanmamış hayat gibidir. Nice güzel insan, örnek şahsiyet ve sâlih önder, okuduğu ve yaşadığı oranda sadece yazmadı, konuşmadı veya konuşturulmadı diye, sonra gelen nesiller tarafından yeterince sesi duyulmadı, sireti görülmedi; tavır, duruş, kimlik ve kişiliği örnek alınamadı maalesef.” Söyleşi boyunca hem Sevim hem de Savaş önsözde bahsedilen bu hassasiyetlere ziyadesiyle özen gösteriyorlar. Kitabı kişisel bir hatıratın dar kalıplarının ötesine hapsolmaktan kurtarıp kalıcı, eğitici ve öğretici bir mahiyete büründürüyorlar.
Kitap Zeki Savaş’ın hayat hikâyesi ile ilgili sorularla açıyor sayfalarını. 1964 yılında, Diyarbakır’ın Çermik ilçesinin Allos köyünde doğan Savaş, 1978’de imam hatip ortaokuluna başlamak için Diyarbakır’a geliyor. İnsan doğup büyüdüğü topraklardan alır mayasını. Savaş, içine doğduğu sosyolojiyi tasvir ederken Diyarbakır ve bölgenin kültürel ve sosyal dinamiklerine bir bütün halinde değinerek bu hususların İslami kimliğinin yanı sıra kişiliği üzerinde etkili olan yönlerini de betimliyor. Savaş, dönemine göre diğerlerine nazaran daha eğitimli ve İslami duyarlılığı yüksek bir ailede yetişiyor. Ortaokul yıllarıyla birlikte başlayan ve hayatının en önemli parçası olacak İslami mücadele serüveninde aileden miras olarak aldığı İslami duyarlılığın ciddi bir katkısı olduğu görülüyor. İmam hatipte öğrenciler arasında inşa edilen cemaat bağlarından bağımsız okul merkezli kurulan hiyerarşik yapılanma, öğrencilerin birbirine sahip çıkması ve okul içi örgütlenme; Savaş gibi o dönem buralardan mezun olan çoğu insana özgüven aşılıyor, teşkilatlanma yeteneklerini öne çıkarma fırsatı sunuyor ve dava şuurunu o zamanlar kazanmalarına yol açıyor. Bugün üniversite seviyesinde bile yakalanması zor olan İslami kimliğin kabulü, yerleşik hale gelmesi ve hayatın merkezine oturması gibi somut bir tablonun o zamanlar ortaokul öğrencilerinde karşılığını rahatlıkla bulmasının öneminin altını kalınca çiziyor Savaş.
Savaş’ın İslami kimliğinin gelişimi, zor ve sancılı bir coğrafyada, çok gergin ve çatışmalı bir döneme denk geliyor. 80’li yıllar hem arayışların hem de bu uğurda ödenen bedellerin ağırlığını hissettirdiği, bilhassa Kürdistan coğrafyasında bunun daha da zor hale geldiği bir dönem. O yıllarda bölgede sadece İslami uyanış çabaları taban bulmuyor. Devletin baskı, zor ve şiddet uygulamaları nedeniyle Kürtlük bilinci gelişerek milliyetçiliğin ve Apoculuğun kırsal başta olmak üzere kentlerde güçlü biçimde kabulü ve örgütlülüğü ortaya çıkıyor. Bu ortamda yetişen, dava gibi bir derdi olan her Müslüman hem teşkilatlanmaya hem kendisini ilmî-siyasi-kültürel anlamda geliştirmeye hem de yerelde yaşanan sorunlara karşı duyarsız olmamaya gayret gösteriyor. Savaş da bu süreçleri herkes gibi yaşıyor ve kendi hayat hikâyesiyle ilgili cevaplarda bunları izah ediyor.
Savaş’ın hayat hikâyesi hep tercihlerle dolu. Ortaokul yıllarından itibaren birçok tercihle, yol ayrımıyla karşı karşıya kaldığını görüyoruz onu dinlerken. Her defasında bu kutlu davadan yana yapıyor tercihlerini; sonuçlarına hiç aldırmadan, başına ne geleceğini de umursamadan. Lise yıllarında merhum Fidan Güngör ile tanışmasından sonra çalışmalarının ortaokulla sınırlı kalmadığını, bir camianın çalışmalarına aktif olarak katılmaya başladığını söylüyor Savaş. 1978 yılında Diyarbakır’da Menzil Kitabevi’ni kuran ve bu isimle anılan camianın lideri olan Fidan Güngör, Kürdistan’daki İslami çalışmaların öncülerinden biriydi. Şehit edilene kadar da Türkiye’de İslami uyanış çabalarına önemli katkılar sunmuştu. Zeki Savaş’ın hayatı Fidan Güngör’le, Menzil Kitabevi ve bu camiayla tanıştıktan sonra değişiyor. Artık kolektif bir mücadele, asli kaynaklara yönelen bir ilmî arayış serüveni, toplumsallığı giderek yoğunlaşan bir mesai bekliyor Savaş’ı. Lise ve üniversite hayatı, hicret edene kadarki gençlik yılları Menzil camiası içinde, Diyarbakır’da şekilleniyor. Bu süreçte ara ara kesintiye uğrasa da klasik Kürt medreselerindeki eğitimini, üniversite hayatını ve kitabevinde aktif mesaisini bir arada yürütmeye çalışıyor. O dönem kitapevlerinin bir buluşma noktası, kültür merkezi, vakıf, dernek, akademi vb. birçok işlevinin olduğunu vurguluyor Savaş. Bugün bile etkinliğini güçlü biçimde devam ettiren birçok İslami camianın o dönem kurulan kitapevleri sayesinde geniş kitlelere ulaştığını, taban bulduğunu biliyoruz. Kürdistan bölgesindeki İslami uyanış çabalarının önemli bir kısmı kitabevleri üzerinden organize ediliyor, sosyo-kültürel bir mekân özelliği taşıyordu bu merkezler.
Zeki Savaş, hayat hikâyesini anlattığı bölümde bazı muhasebelerde ve değerlendirmelerde de bulunuyor. Özellikle İran İslam Devrimi ve Afgan cihadının o dönemki etkisinden bahsederken her toplumun İslami çabasının kendi yerel dinamikleri üzerinden yükselmesi gerektiğini savunuyor, bu nedenlerle diğer İslam ülkelerindeki inkılâp ve ıslahatları ithal ile değil tahlil ile yükümlü olduğumuza inandığını ifade ediyor. Bu meselenin devamı olarak ümmet ve yerellik konusunda şöyle bir açılımda bulunuyor: “Yerel, dinsel ve evrensel olmak üzere üç kimlik sahibi olabiliriz: Birincisi Müslüman millet kimliği, ikincisi Müslüman ümmet kimliği. Birinci kimlik yerel, ikinci kimlik dinseldir. Birinci kimliği inşa etmeden ve o kimlik üzerine bina dikmeden ümmet içinde yararlı bir üye olarak yer almak güçtür. Çünkü ümmeti kimlik ve kişilik sahibi olanlar inșa edebilir. Evrensel olan üçüncü kimliğimiz de insanlık kimliğidir. Kuran'daki ‘Ey insanlar!’ hitabı, insani olan evrensel kimliğimizi, 'Ey iman edenler!' hitabı dinsel kimliğimizi, kavimleri Allah'ın ayeti olarak nitelendiren bildirim de yerel kimliğimizi ifade ve inşa etmektedir.” Bu tespitler Savaş’ın toplumsal meseleler bağlamında ele aldığı İslami hareket metodolojisine, siyaset ve yönetime, Kürt meselesine ve mücadelenin yeni seyrindeki tutumun ne olması gerektiğine dair fikirlerinin de temelini oluşturmaktadır. Yerellik ve ümmet arasındaki ayrımın belirgin olması ama güçlü bir iş birliği ile ilgili kitabın ilerleyen bölümlerinde de ayrıntılı örnekler ve değerlendirmelerde bulunuyor.
Yazı Serüveni
Zeki Savaş bir dava adamı, öncü olmasının yanında yazarlık yönüyle de öne çıkan bir düşünür. Şifahi kültürün, sözlü aktarımın güçlü olduğu bir bölgede Savaş’ın yazıyla düşüncelerini ifade etmesi, dergicilik faaliyetleri ve kitaplarıyla bu yolcuğunu sürdürmesi oldukça önemli. Kürtçenin eğitim ve öğretim dili olmaması nedeniyle bölgede yazılı kültür yerine şifahi kültür hâkimdi ve bu güçlü bir geleneğe dönüşmüştü. Bölgedeki İslami kesimde okuma geleneği yerleşik ve yaygın olmasına rağmen yazma kültürü hâlâ çok geridedir. Kürdistan’da İslami çalışma yapan birçok öncünün ne yazık ki yazılı çalışmaları bulunmuyor. Sözlü kültür, sohbet, şifahi aktarım geleneği devam ediyor. Savaş, bunu aşarak 92’de Tevhid dergisine ilk yazısını yolluyor ve böylece yazma ameliyesi başlıyor. Yine aynı tarihte yayımlanmaya başlayan Hira dergisinde ve bu derginin devamı olan Sebat dergisinde, aynı dönemde Selam gazetesinde çeşitli müstear isimlerle yazılar yazıyor. Kendi ifadesiyle bu dönemde yazdığı yazılarda yerelden küresel bir okuma yapmaya gayret gösteriyor. Diyarbakır’da siyasi bir kimlikle yaşamanın kişiyi Kürt sorununun doğal muhatabı yaptığını belirtiyor Savaş. Bu soruna bir Müslüman olarak nasıl yaklaşılması gerektiğini ve Kürt sorununu yazılarında neden yoğun biçimde ele aldığını şöyle ifade ediyor:
“1992 yılının Nisan ayında askere giderken Ankara’da Mehmet Pamak’ı ziyaret ettim. O zaman hatırladığım kadarıyla Mazlum-Der’in başkanıydı. Sohbet Kürt sorunundan açılınca 'Bölgede olayların merkezinde yaşayan insanlar olarak neden siz Kürt sorunu hakkında yazmıyorsunuz?’ diye sormuştu. Aynı soruyu ben de kendime sordum ve askerde iken Kürt sorunuyla ilgili ilk yazımı yazdım, yazı Hira dergisinde yayınlandı. Hira'daki ikinci yazım da İslamî hareketle ilgiliydi. Yazılarım çoğunlukla başyazı olarak yayınlandı.”
Savaş’ın Ortak Payda, İnsanın İrfanı ve Salihler Hareketi isimleriyle basılmış üç kitabı bulunuyor. Söyleşi sırasında Osman Sevim bu kitaplarda apolitik bir çizginin öne çıktığından bahsederek konuyu açmasını istiyor. Savaş, insanların zamanla İslam’ın siyasi hedef ve ideallerine yoğunlaşmalarına rağmen bu hedeflere yaklaşılamamasının bir yorgunluğa yol açtığını ifade ediyor. Burada zafer ve yenilgi kavramları üzerinden İslam’ın asli yükümlülüklerinin ne olduğunu izah etmeye çalışıyor. İlahi vahyin, dünyevi yönü değil uhrevi yönü ısrarla ve tekraren öncelediğini belirterek Asr suresine işaret ediyor. Bu surede zafer ve zararın sâlih amelle ilişkili kılındığını, ahiretle irtibatlı olduğunu hatırlatıyor: “İnsanın sermayesi zaman ve sâlih ameldir. Sâlih amelden yoksun bir ömür, hüsrandır; dünyevi başarıdan yoksun bir ömür değil.” Bu gerçeğin insanı diri tuttuğunu, son nefese kadar umudu beslediğini, yorgun savaşçıya dönüşmemizi engellediğini, yol-yöntem-mekân değişikliği ile mücadeleye yeniden başlanılabileceğini söylüyor Savaş. Yeter ki dünyevi hedeflere ulaşmada yenilginin bir hüsrana yol açmadığına inansın insan. Birinci ve asli hedefin kulluk olduğunu bilsin; Allah’tan daha doğru sözlü kimsenin olmadığına, O’nun vadinden caymayacağına iman etsin: “Yani iman edip sâlih amel işleyen müminin asli hedefinde zarar ve yenilgi olmaz ama tali hedeflerde, dünyevi kısmında olur lakin bu dünyevi kısmındaki başarısızlık, onun uhrevi ve asli hedefini olumsuz etkilemez. Asli hedefte zarar ve yenilgi olmadığı için de yorgunluk ve umutsuzluk olmaz. Bu nedenledir ki umutsuzluk, yorgunluk, yılgınlık, bezginlik, bıkkınlık müminin vasıfları arasında sayılmaz çünkü iman ile bağdaşmaz ve bu nedenle imansız insanların vasıflarına daha çok yakın durur. Mümin başarısız olursa başarısızlığının nedenlerini inceler, eksikliklerini giderir, yol ve yöntem değiştirir ama yola devam eder. Asıl olan hâlis niyet ve sâlih amelle yola devam etmektir, müsabakayı sürdürmektir.”
Hicret ve İran
Zeki Savaş 1995 yılında bölgedeki çatışmalı ortam nedeniyle 27 yıl sürecek bir hicret hayatına mecbur kalıyor. 2022 yılında yurda dönen Savaş, ömrünün neredeyse yarısını İran’da geçiriyor. Bu nedenle Osman Sevim, Savaş’ın İran’daki yaşantısı ile ilgili ayrıntılı sorular sorarak bu kısma kitapta geniş yer veriyor. İnsanın kendi yurdundan ayrılmak zorunda kalması, bir daha dönmeyeceğini bilerek bu yola koyulması, bilmediği, kültürü ve sosyolojisine aşina olmadığı bir beldede sıfırdan bir hayat inşa etmesi hicret hayatının en önemli zorluklarındandır. Savaş tam da böyle bir ortama adım atıyor ve çektiği acıyı, karşılaştığı zorlukları, bu yeni yolculuğun sıkıntılarını tüm içtenliği ile paylaşıyor okuyucuyla.
“Hicret ve İran” bölümü, İran sosyolojisi ve kültürü ile ilgili sorularla genişliyor. Bu konuyla ilgili birtakım gözlemlerini paylaşan Savaş, bir İslam devleti iddiasında olan İran’daki dinî yaşantıya ve devletin dinî anlayışıyla dinin toplumdaki karşılığı bahsine ilişkin soruları ayrıntılı biçimde cevaplandırıyor. İran İslam Devrimi üzerine düşünmek gerektiğini söyleyen Savaş, İslam’ın devlet eliyle ve devlet imkânlarıyla tebliğinin toplum tarafından bir dirençle karşılandığını belirterek şunları söylüyor: “Bu direnç o kadar güçlendi ki devrimden sonra dine yönelim mi yoksa dinden uzaklaşma mı artış gösterdi tartışmaları düșünce dergilerinde akademik tartışma ve değerlendirmelere konu oldu.” Bu direnci üç nedene bağlar Savaş. Devletin eksik ve yanlışlarından kaynaklanan başarısızlıklar, İslam devleti olduğu için devlete yöneltilen eleştirilerin İslam’a yöneltilmiş gibi kabul edilmesi, devletin kendi yandaşlarına sunduğu imkânlar ve bundan ötürü insanların dindar görünmeye zorlanması.
Savaş, dinin toplum ve devlet katmanları arasındaki algılanışı, rolü ve etkisi ile ilgili de İran’da entelektüel, ulema ve toplum kesimleri arasında farklı ve derinlikli tartışmalar yapıldığından bahseder. İslam devleti ve devlet İslam’ı, evrensellik ve yerellik mevzusu, dışı güçlü içi zayıf samimiyetsiz dindarlık görüntüsü gibi konuların bu kesimler tarafından sıkça konuşulduğunu ve kendisinin de ilgisini çektiğini belirtir. Benzer değerlendirmelerin son zamanlarda dinî özgürlükler konusunda da yapıldığını, toplumun bir kısmının devleti “dinde zorlama” yapıldığı gerekçesiyle eleştirdiğini ele alır. Kendisi de bu konuyla ilgili yaklaşımlarını ifade eder. Devam eden kısımda Savaş, Şii ulemanın tarih boyunca iktidarlara karşı muhalif olduğu iddiasının da pek gerçekçi olmadığını; onların da tıpkı Sünni ulema gibi genelde iktidarlarla barışık olduğunu anlatır birçok tarihî örneği sunarak. Her iki mezhep ulemasının geliştirdikleri fıkha, iktidarlarla rol paylaşımlarına, kendilerince öne sürdükleri maslahatlara değinir. İran’ın Filistin ve Lübnan’a verdiği destek nedeniyle toplumu tarafından çok eleştirildiğini, Filistin politikasının bir ulusal çıkara değil Siyonizm karşıtlığına ve ümmetin maslahatına yönelik olduğunu söyler. İran’ın siyasal yaklaşımlar konusunda bir ulus devlet gibi hareket ettiği, İslam devleti refleksi göstermediği iddialarıyla ilgili de konuyu Filistin’e destek ve İran’ın dış politikasındaki hedefleri şeklinde iki kategoriye ayırarak meseleyi değerlendirir.
Değişim ve Yenilenme Arayışı
Zeki Savaş’ın 27 sene süren hicret hayatı 2022 yılında ülkeye dönmesiyle son bulmuştu. Çeyrek asrı aşan bu zaman diliminin ardından ülkede toplumsal, siyasi ve İslami hareketler bağlamında nelerin değiştiğine dair Savaş’ın tespitleri oldukça dikkat çekici. Savaş İran’dayken bu konuları kitaplarında işlemeye başlamış, ülkenin değişimini uzaktan da olsa anlamaya çalışmıştı. Yazdığı kitaplarda Türkiye siyasetine, topluma ve İslami çalışmalara yönelik zamanın koşullarıyla uyumlu yeni değerlendirmelerde ve tekliflerde bulunuyordu. Söyleşi boyunca Zeki Savaş’ın İslami sabitelere ve değerlere sıkı sıkıya bağlı kalarak birçok öneri getirdiğini, geçmişin tecrübesinden gelişim ve değişim adına fazlasıyla faydalanmaya çalıştığını ve sorgulamalarının derinlikli olduğunu görüyoruz. Türkiye’deki değişimi de tarih, toplum ve siyaset bağlamında iyi kavradığını fark ediyoruz.
Savaş değerlendirmelerinin bir yerinde 90’lı yıllardaki gelişmeleri, baskıyı ve kapalı ideolojik yapıların diğerleri üzerine kurduğu tahakkümü “siyasal feodalizm” kavramını kullanarak tanımlamaya çalışıyor. Özellikle kendi yaşadığı kırsal coğrafyadaki klasik feodalizmin benzerinin kentlerde siyasi bir feodalizm olarak ortaya çıktığına değiniyor. Ülkede yaşanan birçok değişimin bu feodalizmi gerilettiğini, Kürt bölgelerindeki hızlı kentleşmenin yol açtığı sosyolojik değişimleri tahlil ederek artık silahlı mücadelenin devreden çıkacağını, sivil-siyasi çabaların bu konuda ön alacağını vurguluyor.
Zeki Savaş değişime yaklaşımı bahsinde, yurtdışına çıkmadan bazı şeylerin yanlış gittiğini, kendi dünyasında muhasebe yapmaya o zamanlar başladığını ifade ediyor. O süreçte 28 Şubat darbesi yaşanıyor ve 1995-2000 arası dönemi kendisi için muhasebe ve yeniden başlamanın yollarını arama dönemi olarak tanımlıyor. Öncelikle şer’i devlet konusunun her zaman ve mekânda ve her koşulda şer’i bir yükümlülük olmadığı sonucuna ulaştığını belirtiyor. Devlet konusunun koşullarla mükellef akli bir teklif olduğuna, kendi koşullarımızda bu teklifin güç sınırlarını aştığına değiniyor. Öyleyse hedeflerin değişmesi ve vüs’at sınırlarına çekilmesi gerektiğini belirterek böylelikle sürdürülebilir bir mücadelenin ortaya çıkacağını söylüyor.
Bu değerlendirme ve önerilerini “Ortak Payda” isimli eserinde tüm boyutlarıyla işliyor Savaş. Bu kitapta iki temel hedef önerdiğini belirtiyor: “Birincisi, özgürlük ortak paydasında özgürlük alanlarını genişletme. İkincisi kazanılan veya kazanılacak olan özgürlükler alanında herkesin medenice kendi değerler dünyasını sivil alanda yaşatmaya ve genişletmeye yönelmesi. İkinci kısımda Müslümanlar için 'cemaat düzeyinde İslami hareket' hedefini önerdim.” Herkesin özgürlük istediğini, mümkünse bu ortak paydada buluşulmasını gerektiğini belirtiyor Savaş. Herkes kazandığı özgürlük alanlarını kendi ideolojik devrimi için kullanırsa kimsenin devrime ulaşamayacağını ve devrim gerçekleşemeden tüm kesimlerin birbiriyle çatışarak helak olacağını ifade ediyor. Ancak özgürlük alanlarının genişlemesinin temin edilmesinden sonra nasıl ortak bir çözüme ulaşılacağına dair bir öneride bulunmuyor. Sonuç olarak bu bahiste muhalif olan tüm kesimlere; “ideolojik yanı törpülenmiş, mümkün olduğu kadar ideolojik olmayan ve herkes için çatı olabilecek bir devlet talebi, genişletilmiş özgürlük alanları ve bu alanlarda herkesin kendi değerleri çerçevesinde sivil bir örgütlenme ve medeni bir mücadele” önerisinde bulunuyor. Zeki Savaş, bu önerileri İslami kesimde ilk kendisinin teklif ettiğini belirterek buna o dönem bir karşılık bulamadığını söylüyor. Bu sessizliği ve ilgisizliği ise 28 Şubat sürecindeki yenilgi ve yanılgının tartışılmak istenmemesine bağlıyor.
Zeki Savaş, Türk toplum yapısı içinde İslami hareketlerin inkılâpçı yöntemlerle başarıya ulaşma şansının olmadığını çünkü devlet geleneği ve toplumsal yapı arasında kadim bir “din-devlet ortaklığının” bulunduğunu söylüyor. Türk toplumunun İslam’a girmesinin ardından tarihlerinin hiçbir döneminde din-devlet gibi bir ikilemin yaşanmadığını, karşılıklı fayda ve karşılıklı sorumluluğun öne çıkarıldığını, çatışma alanı olan konularda devletin icracı, din adamlarının da onun bir adım ardında nasihat edici pozisyonda bulunduğunu belirtiyor. AK Parti tecrübesinin de bu değerlendirmeyi doğruladığını ifade ediyor. Bu iktidar döneminde dindarlar için özgürlük alanları genişledikçe inkılâpçı İslami yapıların da büyük bir kısmının iktidarın merkezinde ya da çevresinde kümelendiğini iddia ederek şu tespitlerde bulunuyor: “Tercihlerini sorgulamıyorum ancak bu değişimi yüksek sesle sorgulamadan yapmalarını, sessizce keskin geçiște bulunmalarını, geçişlerinin delillerini tartışmaya açmamalarını sorgulama ihtiyacı duyuyorum. Çünkü değişimin normal ama değişimin nedenlerini tartışmadan kaçınmanın, konuyu geçiştirmenin normal olmadığını düşünüyorum.”
Zeki Savaş ülkedeki etnik, dinî, siyasi farklılıkların bir çatışma içine girmemesi için toplumsal tabanda uzlaşı kültürünün gelişmesi gerektiğini belirtiyor. Devletten önce toplumun bu uzlaşı kültürünü yakalamasının önemini vurguluyor. Siyasetin toplumsal kültürün bir ürünü ve onun yansıması olduğunu söyleyerek toplumun bir barış ortamını, sulh iklimini yeşertmesi sonucu siyasetin de bu değişimi yakalayacağını iddia ediyor. Zeki Savaş, ötekisiz ve tekil bir dünya yaratmanın ütopya olduğunu ancak sayısız acı ve yıkıcı deneyimin, çokluğun zorla tekilleştirilemediğini pratik olarak gösterdiğini söylüyor. Bu nedenle çoklukla insanlık temelinde eşdeğer olarak adalet ve barış içinde yaşamamız gerektiğini, bunun mümkün olduğunu savunuyor.
Zeki Savaş, AK Parti iktidarları döneminde devletin İslami camialara yaklaşımının olumlu anlamda değişim geçirdiğini, İslami camiaların da devlete bakışının olumlu biçimde değiştiğini belirtiyor. Islahatçı olan camiaların dünden bu değişime razı olduğunu inkılabi yöntemi benimseyenlerin de ıslah çizgisine yaklaştığını söylüyor. Savaş, bu keskin iddiasını; devletin ve rejimin temel ilkelerine karşı İslami temelde yapılan itirazların AK Parti döneminde ortadan kalktığı, bu itirazların bir toplumsal karşılık bulma imkânının da zayıfladığı, hatta kalmadığı tespitine dayandırıyor. Savaş’a göre devlet ve İslami kesim arasında artık konjonktürel ve kalıcı bir barış sağlanmış durumda; iki taraf da birbirini tehdit olarak görmemektedir. İslami kesim adına özgürlük alanları devlet eliyle genişletilmiş ve bundan geriye gidiş de pek mümkün değildir. Bugün iktidarın merkezinde yer alan dindar-muhafazakâr kesim yarın iktidardan uzaklaşabilir ama eskisi gibi çevreye sürüklenmez, merkezden uzaklaşmaz. Merkeze ortaklıklarının kalıcı gibi gözüktüğünü belirtir Savaş. Bunun da bir normalleşmeyi sağladığını, tehdit algısını ortadan kaldırdığını ifade eder. Kitabın “Değişim” bölümünde Zeki Savaş İslamcılığın tanımına, modernlik ve gelenekle ilişkisine, İslam anlayışı içinde parça-bütün ilişkine, cemaat olma ve kullanılacak araçlar faslına dair Osman Sevim’in sorduğu sorulara özet ama net cevaplar vererek mezkûr tezlerini destekleyen açılımlar yapıyor.
Kürt Sorunu ve Filistin Meselesi
Zeki Savaş “Kürt Sorunu” mevzusunu açık ve net biçimde ele alıyor. Öncelikle sorunun tarihsel ve siyasal arka planına dair kategorik bir değerlendirme yaparak sorunun kaynaklarını ayrıntılarıyla inceliyor. Sonrasında meselenin kendisiyle ilişkili olan millet, kavim, ulus, ulusçuluk ve ulus-devlet kavramlarını anlaşılması için detaylandırıyor. Kürt sorununun geneliyle ilgili de kendi görüşlerini ifade ederken İslami esaslara bağlı kalmaya çalışıyor. Kürt sorununa İslami bir çözüm önerisi sorusunu İslami açıdan “ibahe” hükmü çerçevesinde cevaplandırıyor. Bir kavim ya da ulusun kendi devletini kurma konusunda İslam’ın bir yasak koymadığını bu nedenle bunun “mübah” olduğunu belirtiyor. Mübah olan bir konu maslahat açısından tartışılır, değerlendirilir ve bir çözüm bulunur. Uluslar konusundaki yaklaşımın ümmet fikriyle çelişmediğini, ümmetin; İslam dinini kabul eden Müslümanların inanç birliğini, kardeşliğini, dayanışmasını ve yardımlaşmasını ifade ettiğini söyler Savaş. Ümmetin Müslümanların yönetim şekline dair bir esas olmadığını, inanç ve amel birlikteliğine dair bir öğreti olduğunu savunur: “Bütün dünya Müslümanları bir araya gelip bir devlet kurabilir, elli ayrı devlet kurup yekpare bir blok gibi de hareket edebilir. İslam işin bu kısmını insanların kendi koşullarına bağlı olarak esnek bırakmıştır. İslam Müslümanlara hangi yönetim şeklini seçerlerse seçsinler birlikte hareket etmelerini, birbirlerini korumalarını birbirlerine yardım etmelerini, birbirlerini hayra ve salaha davet etmelerini, münkerden sakınmalarını emreder, işin ruhuyla ilgilenir, kalıbıyla değil.” Zeki Savaş, İslami çözüm önerisinin bu kısmıyla ilgili açıklamalardan sonra kendi çözüm önerisinin taşıdığı paradigmayla ilgili soruya konuyla alakalı müstakil bir çalışma yaptığını, inşa aşamasında olan bu çalışmayı kısmen gündeme getirmeyi doğru bulmadığını belirterek cevap verir.
Kürt sorunuyla alakalı Müslümanların yetersizliği iddialarıyla ilgili soruya da bu iddiaların Kürt ulusal kesiminden kaynaklandığını ve bunu kabul etmediğini belirterek şu şekilde cevap verir: “Kürt ulusalcıları, ulusal hakları kendileri için hayat-memat meselesi olarak kabul ederken dindar kesim de dinî değerler ve hakları hayatlarının mihverine oturtmaktadır. Herkesin kendi önceliğini öne çıkarması doğal bir durumdur ve suçlama konusu olmamalıdır. Kaldı ki Kürt ulusalcıları, dinî hakları öne çıkarmadığı gibi sol ideolojiyle kurdukları bağlardan ötürü ve Türk soluyla girdikleri temaslar üzerinden dinî değerlere karşı alenen mücadele etti. … Dindar kesim ulusal mücadeleye katılmamışsa da sol ideolojiye dayalı ulusalcıların dinî değerlere karşı gösterdikleri karşıtlık gibi ulusal haklara karşı bir savaş açmamıştır. Dindar kesimin ulusalcılara karşı mesafeli duruşunun ana nedeni onların din konusundaki tutumlarıdır. İslami kesim ulusalcıların önceliğine ilgisiz ise ulusalcılar da İslami kesimin önceliğine ilgisizlik bir yana, karşıdırlar. Hangi taraf eleştiriyi daha çok hak eder?”
Zeki Savaş kitabın “Filistin Meselesi” kısmında 7 Ekim Aksa Tufanı ile ilgili aktüel gelişmeleri de dikkate alarak ilgili sorulara cevap vermektedir. Filistin sorununun kökenine, Siyonist işgale karşı Filistinlilerin haklı direnişine, İslam dünyasının ilk günden beri yeteri kadar bu direnişe destek olmadığına yönelik açıklamalarda bulunur. Filistin sorununun çözümüne dönük olarak ideal ile realiteye yönelik kimi tespitler yaparak şu haliyle yapayalnız bırakılan Filistin halkı için reel çözümleri konuşmak gerektiğini söyler. İki devletli ya da iki toplumlu çözümün şimdilik daha esnek bir çözüm sunacağını ve bunun gerekçelerini izah eder.
Siyasete Dair
Savaş, eserin son bölümünde, “Siyaset ve Yönetim” ile ilgili değerlendirmeler yapıyor. İslam’ın yönetimle ilgili üç ayrı alanda değerler vazettiğini belirtiyor. Birincisinin şura vb. gibi yapısal değerler olduğunu ve bunun insanın tekâmülüne bağlı olarak değişkenlik gösterdiğini söylüyor. İkincisinin adalet, ahlak ve salahiyet gibi yönetimin amacıyla ilgili değerler olduğunu ifade ediyor. Üçüncüsünün de referanslarla ilgili değerler olduğunu, bunun da Allah ve Resul’ünün insan hayatıyla ilgili vazettiği sabitelere başvurmak, Allah ve Resul’üne rücu etmek olduğunu açıklıyor.
Savaş, bu bölümde ayrıca İslam fıkhının iktidarlara ve yönetimlere karşı geliştirilen itirazları ya da karşıtlıkları “fitne” olarak tanımlamasının, devrimci ve ıslahatçı çabalar için bir fıkhın neden ortaya çıkamadığının sebeplerini irdeliyor. İslami yönetim fikrinin kökenlerini, İslam siyasi mirasına etki eden değer modellerini, Batı’yı ve onunla kurulan yanlış ilişkileri ve sivil toplumun, sivil kalmanın önemini değerlendiriyor.
Zeki Savaş, tecrübeli ve dertli bir Müslüman. Zor ve acı dolu bir ömrü İslam içinde kalarak, bir Müslüman olarak yaşamaya çalışmış. Ödediği ağır bedellere rağmen bir geri çekilme içine girmeden İslam davası adına emek vermeye devam ediyor. Zekâsı, tecrübesi ve bilgi birikimiyle Müslümanlara yararlı olacak, İslam düşüncesine katkı sunacak amellerde bulunmaya çalışıyor. Bir dava adamı, bir düşünür olarak Savaş gibi öncülerin Türkiye’deki İslami çabaya katkıları oldukça kıymetlidir.


